Sait İşbilir, Teşekkürler İnsepşın

Zabıtaları sevmem. Eminim onlar da bana bayılmıyorlar. Her hece rüyalarıma giriyorlar. Gündüzler de anlatırım; gözleri arpacık soğanından üç beş mavili lacivertli adam kovalıyor beni. Biri orta yaşlı, göbekli, bıyıklı, diğerleri yeni yetme tüysüz gençler. Kabahatimi bilmiyorum ama Yunan askeriymişim gibi kovalıyorlar beni. Gençler yetişip omzuma dokununca dönüp bir hışımda silkeliyorum hepsini.

Yerde yattıklarını görünce de rüya buya hıncımı alamayıp basıyorum tekmeyi. Ama ne tekme Malkoçoğlu edasıyla emekli dul ve yetim ayırt etmeksizin neçe gariban varsa zabitadan muzdarip, hepsinin intikamını alıyorum. Ta ki o bıyıklı heyula elinde biber gazıyla birlikte bölüm sonu canavarı gibi önümde belirene kadar.

Dudakları hareket etmeksizin konuşuyor. Arpacık soğanından gözleriyle, ruhumun derinliklerinde yalnız kendime sakladığım mahremlerime bakıyor sanki arsızca. Ağzı yok bir ses, yankılana yankılana tırmalıyor kulaklarımı: “Ay ken si vat, yu si naaaat”.

-Aman Ya Rabbi! Diablo bu.

İlk şaşkınlığımı atınca üzerimden, en alışılmadık kombolarla şansımı denesem de bu heyulayı alaşağı edemiyorum. Her seferinde başarısız oluyorum. Kan ter içinde sıçrıyorum yatağımdan.

Gözlerimde bir yanma, göğsümde bir ağırlık; en baba “veteran difficulty” ifritler zabıta kılığında tokatlıyorlar her gece beni. Zar zor besmele çekip kurtarıyorum paçayı.

Sevmiyorum o yüzden zabıtaları. Sevmediğim meslek erbabı sıralamasında başı çekiyorlar. Düşün pastel renk uzmanlarını dahi solladılar. Her gece kanıma ekmek doğruyorlar, ekmeğimin üzerinde tepiniyorlar. Her gece kendi küçük rüyamda kurduğum kestane kebap tezgahımı dağıtıyorlar. Gözleri hep arpacık soğanından.

Bir müddet sonra belediyelerin önünden bile geçemez oldum, her belediye binası “Braveheart” filmindeki feodal lordun kalesiymiş, her zabıta da o lordun fakir halka kan kusturan birer askeriymiş gibi. Ogün bugündür her cumartesi düzenli olarak Belediye Kültür Sarayı’nda sürreal paranoid şizofren tavırlar sergiliyorum. Ücretsiz, zabıtalar hariç herkesi sergime kabul ediyorum.

Uzatmıyayım; kime gittiysem, ne ettiysem olmadı. Bu hastalıklı halimi en meşhur tabiplere danıştım ama ne çare. “Tıp bu hususta çaresiz çünkü tıpta utanma yoktur” dediler. Alimlere danıştım, ekmek parası için zabıtalık etmeye cevaz verdiler. Bir köprü altında “Çare Sarıgül” yazıyordu onu da denedim ancak o konuya hiç girmeyeceğim.

Nice zaman sonra tam da ümidimi kesmiş bir halde korsan film sitelerinde dolaşırken ansızın sistemin “bug”ını buldum. Çareyi belediyenin mücavir alanının dışında rüya görmekte aramak lazımmış. Rüyalarımı koşullandırmayı öğrendim. Artık imar ve iskan kanunnamelerine uygun rüyalar görüyorum. Bazı rüyalarımda encümen desteğini arkama aldığım bile oluyor. Ama yine de hala zabıtaları sevmiyorum. Gözleri böyle hep arpacık soğanından.

Kaçak hayaller kurmaya karşı kendi içimde bir mücadele başlattım ve sanırım bu mücadelemde başarılı da oluyorum. Size de öneririm. Hayallerinizi “laaaaps!” diye kurmayın. İşportacı olmayın mesela. Bakın bana; artık rüyalarımda ya AVM’de çalışıyor ya da 657’ye tabi oluyorum. Sulh gibisi var mı? Teşekkürler İNSEPŞIN.

 

 

 

 

 

Sait İşbilir

İZDİHAM

 

 

 

 

“Biz yazılıya çalışmıştık, hayat bizi sözlü yaptı.” İzdiham Dergisi’nin 30 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye. İzdiham Dergisi'nin 30. Sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın