Ressam İsmail Acar ile Röportaj Yaptık

Ressam İsmail Acar ile Röportaj Yaptık

 

İsmail Acar, kendi deyimiyle “Türk gibi resim yapan” ve aynı zamanda resim sanatını günümüz formlarıyla harmanlayarak önemli başarılara imza atan bir ressam. Çocukluk döneminde beyaz kağıtlara karaladığı çizgilerin meslek olduğunu bilmeden yaşadığı Sivas’tan, Psikoloji eğitimi almak için İstanbul’a gelen Acar, burada Güzel Sanatlar Fakültesi’nin varlığını öğreniyor. Marmara Üniversitesi’nde yapılan sınavlara katılarak aynı üniversiteden mezun oluyor.

Öğrencilik döneminde de birçok önemli isimle çalışan Acar (Prof. Dr. Engin İnan), bugün 47 ülkede önemli sergilerde eserlerini sergilemekle kalmayıp; Dick Cheney, Jack Nicholson, Kevin Costner, Madonna gibi sanatçıların da evlerini süslüyor. Biz ise onu ilk olarak, 2000 yılında Kaş Marina duvarına yaptığı 350 metre uzunluğundaki çalışmasıyla daha yakından tanımaya başladık.

Çalışmalarını artan bir ivme ile devam eden İsmail Acar’a, İzdiham için birkaç soru yönelttik. Kırmayıp cevapladığı için ise kendisine ayrıca teşekkür ediyoruz.  (İlkay Yaprak)

 

 

Sivas ( Su Şehri ) doğumlusunuz. İlk aşamada ( sizin deyiminizle) bir tesadüf eseri olarak Psikoloji Bölümü’ne başlıyorsunuz. Üniversite yıllarında Güzel Sanatlar Fakültesi’ni keşfederek sınavlara katılıyorsunuz. Üniversite yıllarına gelene kadar bir şekilde gizli kalan yeteneğinizi kullanmanızda etkili olan, sizi bu noktaya taşıyan en önemli kırılma noktası nedir?

Evet, Su Şehri doğumluyum. Güzel Sanatlar benim için kendimi ifade edebileceğim en önemli alanın bir bakıma keşfi niteliğinde idi. En önemli kırılma noktası, kendini ifade edebileceğin alanı bulmak.

İsmail Acar ismi neredeyse ” geleneksel ” ile birlikte anılır oldu. Fakat her tabloda resim sanatının kendi geleneklerinin de varlığını unutmamak gerekir. Esas olarak boyalarla özü birleştirirken bir tablo sanatçıyı nasıl yönlendirir?
Kendi gözleminden kendi biriktirdikleriyle yorumlar. Özgünlük ve de o güne kadar hiç yapılmamışı yapmak arzusu, sanatçının ana çıkış noktası. Kısacası, yeni, çağdaş ve özgün olma arzusu en önemli katalizör bu süreçte.

 

Son iki yılda gördüğümüz sergilerde İsmail Acar sanatı karşımıza yeni olgu ya da formlar ile çıkmakta. Özellikle İstanbul’dan ve İstanbul’un önemli imgelerinden esinlenen bu eserlerde, İstanbul’da varolmuş bütün medeniyetleri üst üste bindiren bu formları daha çok görmekteyiz. Üç İstanbul sergisi bunun başlangıcı oldu diyebilir miyiz?

Aslında çokta öncesi var. 1987’ler tabi ki, ama yine de Üç İstanbul 2000 yılında, izleyicinin dikkatini çeken en önemli sergilerimden biriydi sadece.

 

 


Formların artışı ile birlikte, “mezar taşları”, “heykel”ler de sergilerde yerini almaya başladı. Bunların en büyük örneklerini Çırağan Sarayı sergisinde ve İslam Eserleri Müzesi’ndeki sergide daha yakından deneyimleme fırsatı bulduk. Bütün bu formlar arasında aynı sanat dilini, farklı formlarda eşit bir biçimde yakalayabilmek sizi nasıl bir noktaya taşıdı?

Dil hep aynı olunca, anlatılan hikâyeler farklı bile olsa, içlerinde bir bütünlük oluyor. Yine de aslında sanatçı hep bir arayış içinde, bütün bunlar arayışın bir parçası, süreci zaten.

Bir röportajınızda : “- Resimde erdem arıyorum.” tabirini kullanmaktasınız. Bütün çalışmalarınızı göz önüne alarak; bu toprağın kendi özünde yaşattığı mirası, değerleri, kadim geleneklerini ve kültürünü “erdem” olarak değerlendirebilir miyiz?

Elbette. Geçmiş, bir tarih olmanın ötesinde insanı ve kültürel tecrübelerin ve erdemlerin geleceğe de taşınması açısından zaruret arz eder. Geleceğin de yapı taşlarıdır aslında geçmiş.

 

İsmail Acar tablolarında “Lale”, “Nar”, “İncir”, ” Elma” gibi simgeler sanki unuttuğumuz bir şeyi hatırlatmak ister gibi özel bir çaba gösterir. Özellikle “Lale” simgesi, yalnızca bize sunulmuş ve elimizi uzatsak tablodan alabilecekmişiz gibidir. Renkleri ise  büyüler. Bunun yanı sıra şunu sormak istiyorum; bütün simgeler hem bir sonrakini desteklerken, kendini de asla unutturmaz. Bunun sırrı nedir?

Çok gözlemleme diyebiliriz ve yoğun çalışma. Aslında daha da önemlisi empati. Dönemler, kültürler arası diyalog ve ötekileştirmeden çok benimseme arzusu.
Şimdilerde sergilerinizde sanatı herkese ulaştırmak için tablolara farklı özellikler eklemektesiniz. Kullandığınız rölyeflere, braillere gelen tepkiler nasıl?

Tepkiler tamamıyla olumlu. Görme engelli bir kişiye sergi gezdirmek çok ütopik bir şey. Bu süreç çok iyi tepkiler alıyor. İlgi yüksek, şimdiden bir resim sergisini 2000’in üzerinde görme engelli gezdi.
Sizin sosyal yöynünüzünde epeyce bir kısmı yalnızca bilenler tarafından bilinmekte. Sosyal sorumluluk projeleri için yaptığınız çalışmaları bir resimde toplamak isteseydiniz, nasıl bir resim çıkardı ortaya?
Hepimiz çevremizdeki olup bitenlerden şikayet etmek yerine bir şeyler yapsak, şikayet edebileceğimiz bir eksiklik olmazdı çevremizde. Niyet çok önemli bu süreçte.

Bu soruyu tamamen kendim için soruyorum. 47 ülkede çeşitli müze, galeri ve koleksiyonda eserleriniz bulunmakta. Özellikle diğerlerinden ayırdığınız, sizi heyecanlandıran bir eseri “feda etmek” zorunda kaldınız mı hiç? ( Şahsen ben sizin bazı tablolarınıza sahip olsaydım, asla vazgeçemezdim.)
Umarım bir tabloya sahip olursunuz. Bende bu konuda elimden gelen gayreti gösteririm, bu çok zor değil… Aslında ürettikten sonra her eser sizden kopuyor, yenisini üretebildiğiniz sürece…

Size kısa kısa kelimeleri sorsam, yanıtınız nasıl olurdu?

Palet: Renkler, mutfak
Kırmızı: Aşk
Nar: Bereket
Üçleme: Zikir
Süleymaniye: Görkem ve Tevâzu
Galata: Yaşam
Lale: Yansıma
Cemal Sıfatı: Nefs Terbiyesi

 

İlkay Yaprak

İzdiham

 

 

 

 

 

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın