Piyangodan Büyük İkramiyeyi Kazanmasa, Yazar Olmayacaktı!

Paul Auster,  Piyangodan Büyük İkramiyeyi Kazanmasa, Yazar Olmayacaktı!

Paul Auster’ı niçin seviyoruz? Kitapları bize ne hatırlatıyor? Hayatta sıfır noktasına gelmek ne demektir, neye yarar? Peki ya Auster’ın pek alelacayip diyebileceğim sıfır noktasından çıkış hikayesi… Hepsi bu yazıda. Buyurun okuyun.

 

Ay Sarayı, Şans Müziği, Son Şeyler Ülkesinde, Yanılsamalar Kitabı, Kehanet Gecesi, Cam Kentte, Hayaletler ve son olarak Görünmeyen gibi romanlarında Paul Auster sadece olayları ve karakterlerin arasındaki diyalogları değil onların halüsinasyonlarını, rüyalarını, mektuplarını, okudukları gazete haberlerini; yani gerçekliğin içindeki ikinci, üçüncü gerçeklik katmanlarını da kullandı. Karakterlerin neyi hakikaten yaşadığından ve neyi yaşadığını sandığından okur olarak hiç emin olamayarak ilerledik onun romanlarında.

Emin olduğumuz tek şey, hayatın bizim gördüğümüz kadarından ibaret sayılamayacağını, yaşadığımızdan daha büyük bir hayat olduğunu bize kanıtlamayı isteyerek yazdığıydı. Başımıza ne gelirse gelsin, hangi felaketle yüz yüze kalırsak kalalım, bu böyleydi… Paul Auster’a göre felaketler tesadüf değildi, hiçbirini boşu boşuna yaşamazdık. İstikrarlı bir biçimde arka arkaya onlara maruz kalıyorsak eğer, bunda bir mana olmalıydı. Görmek istemediğimiz, görmekten kaçındığımız şeyleri bize hayatta başımıza gelen olaylar hatırlatıp dururdu. Ve biz görene, onların bize söylemek istediklerini çözene kadar bastırmaya devam ederlerdi. Bir felaket yetmezse bir tane daha gelirdi, bir başarısızlık bize bir şey söylemezse peş peşe iki tane daha yaşamak zorunda kalırdık. Yeniden, hep yeniden… Roman kahramanları ailelerini, sevgililerini, arkadaşlarını kaybeder, işsiz kalıp beş parasız ve aç yaşamak zorunda kalır, bin türlü tehlikenin göbeğinde kaybolurlardı.

Peki niçin bu adamı okumaya devam ediyorduk ki biz o zaman? Niçin sıkılmıyorduk, niçin her kitabını çıkar çıkmaz alıyorduk? Sanırım şundan: Paul Auster okurken bunca negatiflik insanı bir an bile sıkmaz, boğmaz, daraltmaz… Hatta bir süre sonra negatiflikleri “mutluluğa aykırı şeyler” diye algılamaktan bile vazgeçeriz. Her türlü şahsi başarısızlık ve felaket insanın kendini daha iyi tanımasını sağlayan, zihnindeki boşlukları doldurup belirsizlikleri netleştiren, hayattaki fazlalıklardan, yararı olmayan gereksiz ayrıntılardan kurtulmayı sağlayan şeyler haline gelir. Yazarın haklı olduğunu gönül rahatlığıyla hissederiz; yepyeni bir hayata eskisinden çok daha kuvvetli bir biçimde ve özgür olarak başlayabilmek için, önce sıfır noktasına gelmek şarttır.

 

İlk bakışta aşk

Gençlik yıllarını Paris’te geçiren Paul Auster, roman yazmaya ikinci evliliğinden sonra başladı. Görür görmez âşık olduğu ve yaşam öyküsünde “İlk tanıştığımız gün bir fotomodel kadar gözalıcı ve güzeldi” diye anlattığı meslektaşı ve kızı Sophie’nin annesi Siri Hustvedt’le Brooklyn’e yerleştiler. New York’un bu çok renkli, her an her şeyin olabildiği, sürprizlerle dolu ve zaman zaman da tekinsiz bölgesi, onun hem evi hem de ‘çalışma odası’ oldu.

Psikanalizden; yaşadıklarımızı ancak kelimelere döktüğümüz zaman tam olarak idrak ettiğimizi, bunu yapamadığımız sürece dünyanın bizim için hep eksik ve bilinmez kalacağını iddia eden Jacques Lacan’ın çalışmalarından etkilenen Paul Auster’ın ilk yapıtı Yalnızlığın Keşfi oldu. Bir yazarın ilk kitabında, hem de henüz çok gençken anılarını yazması esasında pek alışılmış bir şey değildi ama ona büyük ün kazandırdı. Ardından üç kısa polisiyeden oluşan New York Üçlemesi geldi. Polisiye kurguyu yepyeni bir bakış açısıyla ele alıyor; entrikayı insanoğlunun varoluşsal meselelerini, kimlik, mekan, dil ve edebiyat gibi konularda kafasını bulandıran soruları çözmek için kullanıyordu.

Bu tavrını polisiye olsun, olmasın sonraki yapıtlarında da sürdürdü. Mesela tesadüflerin ya da tesadüf sanılan hadiselerin insanın hayatını ve evrenin gidişatını nasıl değiştirebileceği üzerine düşündüğü Şans Müziği ve sonrasında kaleme aldığı Yanılsamalar Kitabı ve Ay Sarayı’nda… Bu kitaplarda Paul Auster’ın bizzat kendinden yola çıkarak yarattığını sezdiğimiz ana karakter, hemen her zaman başka birtakım insanlar tarafından çözümsüz durumların içine çekiliyordu. Ve finalde onunla birlikte biz de hiçbir insanın ötekinden güçlü olmadığını, bütün bu yaşananların çok daha büyük bir evrensel gücün, ‘görünmeyen’in kurgusuyla olageldiğini keşfediyorduk. O gücün adını koymak da elbette okura kalıyordu.

 

Sıfır noktasından piyangodan kazandığı parayla çıktı

 

New Jersey doğumlu Paul Auster, tarihçi Lydia Davis’le evlendikten sonra Dante’nin İtalya’sında Lorca’nın İspanya’sında, James Joyce’un İrlanda’sında ve nihayet Mallarme’nin Paris’inde yaşadı. Garip işlere girip çıkıyor, hatta bazılarını kendi yaratıyordu. Mesela bir dönem tuhaf kağıt oyunları icat edip patentini alarak, oyuncak firmalarına satmıştı. Bir kış mevsimini, şehir dışında bir çiftlikte karısıyla birlikte kahyalık yaparak, hayvanlara bakarak geçirdi. Hatta Meksika’ya gidip ucuz filmlerin setlerinde bile çalıştı. Bugün DJ’lik yapan oğlu Daniel doğunca, para kazanabilmek için asker olarak Vietnam’a gidecekti. Neyse ki, piyangoda büyük ikramiyeyi kazanınca bundan vazgeçti. Artık sıfır noktasından çıkmıştı, parası vardı, roman yazmaya başlayabilirdi.

 

Kızı Sophie şarkıcı ve model

 

Yazarın müzisyen kızı Sophie Auster bir süre önce MNG firmasının yeni yüzü oldu. Sophie’nin albümüne babası da birkaç şarkı sözüyle katkıda bulundu. Auster daha sonra New York’lu urban rock grubu One Ring Zero’nun ilk albümünün prodüktörlerinden oldu ve grup için şarkı sözü yazdı. Böylece o da Margaret Atwood, Neil Gaiman, Dave Eggers, Daniel Handler, Jonathan Ames gibi şarkı sözü yazan edebiyatçılar kervanına katıldı. Hatta bu işi sonrasında da sürdürdü. Mesela caz trompetçisi ve besteci Michael Mantler’ın Hide and Seek albümüne söz yazdı. The Fardangs’ın We Must Be Losing It adlı albümündeki iki şarkının da sözleri de ona aitti.

 

Orhan Pamuk’la yakın arkadaş

 

Paris Review dergisi için verdiği röportajda en beğendiği yazarlar arasında Orhan Pamuk’u sayan ve bu ülkede ona haksızlık edildiğine inanan Paul Auster politikayla alakasını Türkiye söz konusu olduğunda da ortaya koyuyor ve her ülkenin geçmişinin ayıplarla dolu olduğunu söylüyor. Ona göre, Almanların II. Dünya Savaşı’yla, Amerikalıların kızılderililerin katliamı ve siyahları yüzyıllarca köle olarak kullanmalarıyla yüzleşmesi şart. Yasemin Çongar’la röportajında da “Türkiye’nin gocunacak bir şeyi varsa eğer, her şeyi serbestçe tartışamamak olmalıdır” demişti.

Hakkında az bilinenler

* Korku edebiyatının ilk büyük ustası Edgar Allan Poe, deneysel edebiyatın öncülerinden İrlandalı Samuel Beckett, Moby Dick ve Bartleby gibi romanlarıyla tanıdığımız Herman Melville’in Paul Auster üzerindeki etkisi büyük. Hatta bazı romanlarında bu üç yazarın yarattığı karakterler ara sıra ortaya çıktı.

* Ay Sarayı’nda insanoğlunun gerçekte Ay’a gitmediğine, her şeyin Hollywood stüdyosunda görüntülendiğine dair bir komplo teorisi vardı. Bu fikir daha sonra çok izlenen bir TV dizisi haline getirildi.

* Başrolünü James Spader’ın üstlendiği Şans Müziği filminin küçük bir sahnesinde onu aktör olarak izledik.

* “Her şeyim” dediği eşi Siri Husvedt’in Sevdiklerim ve Gözbağının Ardında adlı romanları Can Yayınları’ndan çıktı.

 

 

Gülenay  Börekçi

İzdiham

 

 

 

İzdiham Dergisi 32. Sayısında birbirinden güzel yazılar, şiirler, çıldırmalar, öyküler ve denemelerle okuyucusuyla buluşuyor. Kapakta viyolonsel çalan Vedran Smailovic.  Bosna yerle bir edilirken her enkaza smokinini giyerek ağıt yakan Vedran’ın iç burkan hikayesini okuyacaksınız. Arka kapakta ise saçlarını üfleyince tarak uzattığımız Naim Süleymanoğlu. İzdiham, unutulmaz bir sayı daha sunuyor. İzdiham Dergisi 32. Sayısına Buradan Ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın