Paris Teksas

Paris Teksas
İşte size izleyebileceğiniz bir film. Paris Teksas. Yıldıray Kibar yazdı filmi

Sona ermemiş/yarım kalmış bazı hikayelerin nerede ve nasıl bittiğini tahmin etmekte zorlandığımız zamanlar olur. Hikayeyi anlatmayı/yaşamayı sürdürürken aslında neresinde olduğumuzun farkında olamayız bir türlü. Uzattıkça kabak tadı veren ve kendi biçiminden kopup giden bir biçime dönüşür tema. Wim Wenders, Paris, Teksas’ta; bir biçimde bitmemiş bir hikayeye son bulmaya çalışır. Gerçeği aramaya çıkar. Bunu yolculuk mitosu ile başarır.

Üzgün bir adam yıkılır-unutur, üzgün bir kadın kaçar-unutur ve bu paralelleri keskin uçlu bir aşk keser. Gerçekte ne olur?

Önce yönetmen hakkında bir iki çift laf etmek gerekir ama Wenders üzerine bugüne kadar yazılı metinlerin ardına ekleyecek bir sözüm yok. Yabancılaşmanın, yalnızlığın görsel alandaki en başarılı sözcülerinden, güzel adam diyerek Travis’e doğru yol almak niyetindeyim.

Travis(Harry Dean Stanton) Paris, Teksas’ın başrolündeki anti-karakterimiz. Onunla ilk karşılaşacağımız yer uçsuz bucaksız bir Teksas çölü. Karşımızda gördüğümüz kişinin kim olduğu aslında çok göreceli bir kavram. Büyük bir travma Travis’i çoktan öldürmüş ve varoluş biçimlerini karmakarışık etmiş; Travis arayıştadır. Travis olmayı bile unutmuş vaziyettedir. Kendisini unuttuğu gibi neyi aradığını çoktan unutmuş olarak çözüm yolunu sadece gitmeye indirgemiş, sadece gitmek. İnsanların olmadığı, uygarlığın olmadığı, belleğin olmadığı bir yöne gitmektir bütün eylemi. Travis’in yolculuğunda izlediği bir rota yok gibidir. Biz onunla tanışırken, yönetmen de olabildiğince sesleri, bilgileri saklar bizlerden. Bu yabancılaşma metaforuna neyin neden olduğunu merak ederek sessiz biçimde ve içimizde büyük bir boşluk oluşarak filmi izlemeye başlarız.

Travis için boşluğun ve yolculuğun aslında modernist bir okuması yoktur. Wenders sessiz ve boş arazilerin yerine kalabalıkları ve dar sokakları koymuş olsa da kaybolacaktır Travis. İçinde gittiği büyük boşluk kendisidir. Kendi kayboluşudur durmadan ve ısrarla içerisinde ilerlediği. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunun önemi kalmayan bu yolculukta insan kendi sıfır noktasına yaklaşır ve aslında bulur. Geri dönebilmek için hiçliği ile yüzleşmesi gereken insan Travis’tir.

Girizgahın sonunda Travis’i bulduğumuzda üzerinde kirden ve yıpranmışlıktan manasını yitirmiş (Güneyli Amerikan imajı) jean üzeri takım elbise, ikonik beyzbol şapkası ve sakalları vardır. Kimsenin tanımadığı bu adamı tanıyabilmek için kardeşinin onu gelip biz izlerken bulmasını bekleriz. Dini bir figür gibi mistik görünür gözümüze Travis. Çektiği acının ulvi bir manası olmalı diye geçer zihinlerimizden. Wenders’ın oynadığı oyun da budur aslında. Bütün metafor ve mecaz bombardımanı hikayenin çekirdeğine doğru ilerledikçe elle tutulur ve anlamlandırılabilir hayatın içinden basit öğelere dönüşecektir.

Der Himmel Uber Berlin’de Damiel ne ise Travis’te O’dur biraz. Yalnızlık ve yabancılığın acı ile hüküm sürdüğü ruhun yansımalarıdır izlediğimiz. Oysa tek acı çeken ve unuta(may)n Travis değildir. Hikayenin bilmediğimiz kısmında Jane(Büyüleyici güzellikte Nastassja Kinski) vardır. Başka bir acıya ortak kiracıdır Jane. Travis’in anlatıdaki parçası bir nevi Odyssey olarak tanımlanabilir. Yolculuk. Kendini tanımak, eksik yanlarını tamamlamak üzerine kurulu antik bir formüle sahip bir yolculuk. Bu yolculuğu zaman zaman sarhoş ve aşırı duygusal bir içsellikle bezeyen Wenders, Travis’e ayrı özen gösterir. Oysa Jane’in trajedisi de bu basit hikayenin epikleşmesi ekseninde yabana atılacak cinsten bir duruma kesinlikle sahip değil.

Metnin bu noktasında araya girmek ve bu filmin 1984 yapımı, bugün izlendiğinde bile genel geçer biçimde zamanla alakasız bütünlük/güzelliğe sahip olduğuna dikkat çekmek istiyorum. Cannes’ta altın palmiye ile, diğer bir çok festivalde büyük ödüllerle taçlandırılması kesinlikle abartı ve entelektüel şalala değil. Kaybetmek, kaybolmak ve geri dönüş yolculuğu hangi dönemde yazılırsa yazılsın, çekilirse çekilsin; doğru/yeni/farklı anlatımla adını ölümsüzleştirebilir. Bunun adı bu filmde Texas’ta bir yerleşim birimi olan Paris olur. Sam Shepard’ın kısa öykülerinden derleyerek oluşturduğu senaryounun adaptasyonu L.M. Kit Carson tarafından yapılmıştır. Filmdeki üst ölçekli duyarlılık ve farkındalık metinlerin özüne uygun biçimde diyaloglardan ziyade betimleme ve metaforlar yardımı ile ortaya çıkar. Burada Wim Wenders’ın ustalığı başgösterir.

Bu gereksiz bilgilendirme molasından sonra, Jane’e ulaşabilmek için Travis’in kendisi, oğlu ve geçmişteki hayatı ile tanışmasını geçebiliriz. Yabancı bir adam olarak gördüğü Travis’e mesafeli duran oğlu Hunter’ın zorlu yakınlaşma süreci kozmik bir problem paydasında yakınlaşır. Travis’in erkek kardeşini baba olarak tanımlayan Hunter eve gelen bu yabancının biyolojik olarak babası olması dışında başka bir yakınlığını hissetmez. Oysa her insanın içerisinde az veya çok olan varoluş sorunu ve merakı O’nu da Jane/Annesine doğru bir yolculuğa çıkaracaktır. Hikaye herkes için tamamlanacaktır. Bunun ilk adımları Hunter’ın Travis’i olduğu gibi(garip) kabul etmesi ile başlar. Travis’in aydınlanması belirgin ip uçları vermese de bireysel yolculuğuna oğlunun kendi iradesi ile katılmak istemesi tamamlayıcı bir unsurdur.

Travis’in Hunter’ı da yanına alarak Jane’e doğru yol almasından önce hikayemizin yarım ve kırık bir aşk hikayesi olduğunu anlarız. İki ayrı insan ve ortada kalmış bir çocuk. Bütün bağları kopmuş, paramparça olmuş bir dünya.

Baba oğul ellerinde Jane’e ait olduğunu bildikleri bir banka hesabının yardımıyla izini bulur ve çalıştığı yere kadar O’nu izler. Bir tür sex/striptiz shop dükkanına vardıklarında Travis Hunter’ı arabada bırakarak hikayesinin son epigrafına doğru yol almak üzere içeri girer. Kapalı bir alanda kişiye özel striptiz gösterisi yapan Jane’in olduğu kabini seçer ve içeri girer.

Dante, İlahi Komedya’da “lasciate ogne speranza voi ch’intrate” yani buradan içeri girdiğinde umudu geride bırak der. Travis’in umudu geride bırakarak kendisi ile yüzleşmeye geldiği/bulduğu yer bu karanlık odadır. Karşısında dokunmadığı her erkeğin sesinde O’nu arayan kadın vardır. Sevdiği ve sonrasında dağılıp paramparça olduğu kadın. Bu noktada Amerikan Rüyası, yenş hayat hayali, umuda, mutluluğa dair her ne varsa dışarıda kalır ve acı bir hikayeye ait monologlara dönüşerek atomlarına ayrılır.

Filmin görsel bütün güzelliğine(Görüntü yönetmeni Robby Müller’e selam olsun) rağmen en etkileyici sahne Jane’in monologudur. Jane’de çok mutsuzdur. Yaşadığı büyük hayal kırıklığı ve mutsuzluk travmasının sonrası bir başka mutsuzluk olmuş ve güzelliğine tezat bir biçime çirkin bir hayata dönüşmüştür. Sevdiği adamın hayatında dönüştüğü biçim, ona yaptığı zulüm ve üstesinden gelemediği her şey yüzünden gitmek/kaçmak zorunda kalmış. Geride oğlunu, sevdiği adamı ve hayatını bırakmaya çalışmıştır. Eksiklik ve kayıp olma hissinin dönüştüğü bir başka biçimdir kadının hayatı. Jane anlattıkça, Travis’in bizim bildiğimiz haliyle kırgın, uysal ve sakin görüntüsünün arkasında ki kötülüğü anlamaya başlarız. Hiç kimsenin suçsuz/günahsız olduğu bir dünyanın olmadığını burada gösterir Wenders. Hikayenin çekirdeğinde, Travis’in aynada kendisini gördüğü yere gelip, acı bir biçimde kayboluşa geniş açıdan bakabiliriz artık.

paris_texas

Sonunda Travis, oğlunu annesine kavuşturur. Sevdiği kadına hiç dokun-a-madan hikayesinin sonunu bulur. Parçalar kırık dökük birleşir ama herkesin mutluluğu yine de yarım kalır.

İnsanın hayatını değiştiren yıkan deneyimlerden sonra kafasında oluşan soruların cevabını alabileceği kilit insanlar olur. Travis’in özgürleşebilmesi için Jane anahtardır. O anahtarın açtığı kapıdan acılara karışarak bir yaşamı felç eden zehir irini ile beraber akar.

Wenders film boyunca görüntü-yoğun olarak da tanımlanabilecek ağır tempolu bir stil izler. Sessiz ve geniş planlar filmin genel karakteristiğini ortaya çıkarır. Medeniyetin ve kalabalığın; insanların günlük olaylarda fazladan anlam yükleyerek rutini benimsemesinin, Amerikan rüyasının üzerine ağır ağır eleştirisini yıkar. Travis, kendine özgü film karakterlerinin en değerlilerinden biri olarak bu filmle sinema tarihine girer. Ayakkabıları özenle dizmek konusundaki saplantısı Travis’in mizahi bir yanı da olduğunun göstergesidir.

Paris, Teksas; mutlak mutluluğun olmadığına dair bir film. Benliğini kaybeden Travis’inden, Hayatının anlamını kaybeden Jane’e. Kimliğini bulmakta zorluk çeken Hunter’a, Köprüdeki slogan adamının ironik durumuna, Jane’in çalıştığı binanın duvarındaki özgürlük heykeline kadar her bir imge ve karakter işaret edilenin gerçekdışılığını ve yalancı yüzünü ortaya koyuyor. Gerçek acıtsa da, bulmak zaman alsa da, zor bir yolculuğun sonunda ortaya çıksa da bütün yalanlardan, kaçışlardan, unutmuşluktan çok daha değerlidir. Gerçeği [kendini, sevdiğini unutarak] yok etmek mümkün değildir. Gerçek; mutlak mutluluğun olmadığını anlatır. Sahip olduğundan vazgeçmeye karar verirsen seni sen yapanı kaybetmeye mahkum kalırsın. Sahip olduğun mutluluğu korumazsan sana vaat edilen yalnızca yalanların/kayıpların/idare etmenin uygarlığı olacaktır. Bu uygarlık başlangıçta bunalımdan kurtuluş yolu gibi gözükebilir. Bütün vaat edilen yalanlarda olduğu gibi bir gün aydınlanıp kaybettiğini bulmak istemek elzem olacaktır. Sonunda bir gün insan Paris, Teksas’ta yaşamak istediğini mutlaka hatırlar.

Yazı bakiniz.com’dan alındı. Film İzdiham ekibinden Adem Eyüp Yılmaz tarafından izlendi. Yazmanın gereksiz olduğunu düşündüğü için filmi kaleme almadı.

Yıldıray Kibar
İZDİHAM
İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: