Oscar nedir?

Yok efendim, kız bakmış da bakmış da ‘aaa bu heykelcik Oscar amcama ne kadar benziyor’ demiş, ödülün adı o gün bugün Oscar olmuş falan, bunları geçelim.

Histeriye gelelim.

Ülkemizde, canım, ülkemizin bütününde değil de basında ve birtakım çevrelerde tabii, bir ‘Oscar histerisi’ yaşanıyor. Magazinciler bayılıyorlar Oscar muhabbetine.

Günler öncesinden başlıyor, günler sonrasına sarkıyor Oscar patırtısı.

Sabahın köründe canlı yayınlar, televizyon başında sabahlamalar falan…

Hamburger şişkosu Amerikan hayranları da bayılıyorlar. Bunu ‘Nobel gibi bir şey’sanıyorlar.

Keyifli yanları yok değildir canım, Halle Berry’nin memelerini, Charlize Theron’un kıçını görmek keyiftir elbette.

Bu ödül, Amerikalılar tarafından Amerikan sinemasına dağıtılan bir ödüller demetidir. Al gülüm ver gülüm, kendi aralarında başlayıp biten bir olay. ‘En iyi yabancı film’ niyetine de bir film seçilir, ve geçilir. O kadar.

Yani, ‘babanızın ödülü’ değildir. Ananız Amerikalı bir erkek tanıyorsa, onu bilemem.

İyi filmlere verildiği gibi, kötü filmlere verildiği de çok olmuştur. En hazin yanı da, ‘önemsiz’ kabul edilen dallarda dağıtıma geçildiği zaman, yani dekor, kostüm, makiyaj falan, bizim Amerikan çocuklarının bile sıkılıp olaydan kopmaları, televizyon başından kalkıp çişe gitmeleridir.

Üstelik, en iyi film ödülü ayrı bir esere, en iyi yönetmen ödülü de bambaşka bir adam çokça verilir, ben de bunu anlayamam. Ne yani, en iyi filmin yönetmeninde iş yok mudur, ya da en iyi yönetmenin çektiği film yaramaz mıdır? Bu nasıl ölçüdür?

Bu ödülleri Amerikan Film Akademisi dağıtır. ‘Saint-Martin’s-in-the-Fields’ adında bir müzik akademisi ne kadar varsa, bu akademi de o kadar vardır, yani yoktur.

Bunlar toplanıp ödül dağıtırlar, başka da bir şey yapmazlar. Bu ‘akademi’, seksen yıl kadar önce, sinemanın yalnızca eğlence değil aynı zamanda ‘güzel sanatlardan biri
olduğunu’ kanıtlamak, sinemaya hakettiği saygın yeri sağlamak için bir avuç sinemacı tarafından kurulmuştur, Douglas Fairbanks, Mary Pickford falan.

Eğitim falan da vermez. ‘Ben Amerikan Film Akademisi mezunuyum’ diye bir çocuk gelirse Alyon Sokak’ta On Bir Osman’ın kahvesine, ya da Arif ile Azmi’nin barına, kovunuz, yalan söylüyor.

Sonuç olarak, bir reklam ve promosyon fırsatıdır. Kazanan filmlerin bilet fiyatlarına zam yapmaya yarar.

Hani nasıl bizde de ‘Büyü’ filminde yapılan büyü tutuyordu da ikide bir yangın çıkıyordu, filmde oynayan şabalak durup durup kafasını biryerlere çarpıyordu, onun gibi bir şey.

Avrupa filmlerine dağıtılan Cannes gibi, Venedik gibi, Berlin gibi şenliklerin ödülleri vardır, bunlar daha saygındır, fakat bunlara da ‘enteller’ takılıyorlar. Halkımız da Asmalı Konak’a, Kurtlar Vadisi’ne takılıyor.

Örneğin Avoriaz şenliğinde yalnızca korku ve gerilim filmleri değerlendirilir. Altmışlı yıllarda Türk sosyalistleri arasında Karlovy Vary (bildiğiniz Carlsbad) şenliği önem taşırdı, çünkü Çekistan’da yapılıyordu! Bendeniz de o zamanlar ‘Knokke-le-Zoute’ şenliğine kafayı takmıştım,
ödülü mödülü bırakın, buram buram Belçika murtluğu kokan bu kasabanın adı tuhafıma ve hoşuma gidiyordu…

Diyeceğim, festival de muhtelif, mükafat da muhtelif.

Bizde bile Antalya var, ve orada yıllardır en
boktan filmler ‘Oscar muamelesi’ görmüyor mu? Bizim de bir şenliğimiz olsun, geri kalmayalım diye bu işe kalkıştık, ancak şenlik, ‘filim artizlerini’ kamyona doldurup apukarya maskarası gibi halkın içinde dolaştırma ve Antalya
köylüsüne bunların ‘canlısını’ gösterme düzeyinde kaldı. Üstelik ödüller de genellikle ‘solcularla Türker’in adamları’ arasındaki sinsi çekişmeyi ve gizli düşmanlıkları yansıttı…

Bilmez miyim? 1990 yılında orada jüri üyeliği yaptım. Anlatsam film olur.Yok efendim, kız bakmış da bakmış da ‘aaa bu heykelcik Oscar amcama ne kadar benziyor’ demiş, ödülün adı o gün bugün Oscar olmuş falan, bunları geçelim.

Histeriye gelelim.

Ülkemizde, canım, ülkemizin bütününde değil de basında ve birtakım çevrelerde tabii, bir ‘Oscar histerisi’ yaşanıyor. Magazinciler bayılıyorlar Oscar muhabbetine.

Günler öncesinden başlıyor, günler sonrasına sarkıyor Oscar patırtısı.

Sabahın köründe canlı yayınlar, televizyon başında sabahlamalar falan.

Hamburger şişkosu Amerikan hayranları da bayılıyorlar. Bunu ‘Nobel gibi bir şey’sanıyorlar.

Keyifli yanları yok değildir canım, Halle Berry’nin memelerini, Charlize Theron’un kıçını görmek keyiftir elbette.

Bu ödül, Amerikalılar tarafından Amerikan sinemasına dağıtılan bir ödüller demetidir. Al gülüm ver gülüm, kendi aralarında başlayıp biten bir olay. ‘En iyi yabancı film’ niyetine de bir film seçilir, ve geçilir. O kadar.

Yani, ‘babanızın ödülü’ değildir. Ananız Amerikalı bir erkek tanıyorsa, onu bilemem.

İyi filmlere verildiği gibi, kötü filmlere verildiği de çok olmuştur. En hazin yanı da, ‘önemsiz’ kabul edilen dallarda dağıtıma geçildiği zaman, yani dekor, kostüm, makiyaj falan, bizim Amerikan çocuklarının bile sıkılıp olaydan kopmaları, televizyon başından kalkıp çişe gitmeleridir.

Üstelik, en iyi film ödülü ayrı bir esere, en iyi yönetmen ödülü de bambaşka bir adam çokça verilir, ben de bunu anlayamam. Ne yani, en iyi filmin yönetmeninde iş yok mudur, ya da en iyi yönetmenin çektiği film yaramaz mıdır? Bu nasıl ölçüdür?

Bu ödülleri Amerikan Film Akademisi dağıtır. ‘Saint-Martin’s-in-the-Fields’ adında bir müzik akademisi ne kadar varsa, bu akademi de o kadar vardır, yani yoktur.

Bunlar toplanıp ödül dağıtırlar, başka da bir şey yapmazlar. Bu ‘akademi’, seksen yıl kadar önce, sinemanın yalnızca eğlence değil aynı zamanda ‘güzel sanatlardan biri
olduğunu’ kanıtlamak, sinemaya hakettiği saygın yeri sağlamak için bir avuç sinemacı tarafından kurulmuştur, Douglas Fairbanks, Mary Pickford falan.

Eğitim falan da vermez. ‘Ben Amerikan Film Akademisi mezunuyum’ diye bir çocuk gelirse Alyon Sokak’ta On Bir Osman’ın kahvesine, ya da Arif ile Azmi’nin barına, kovunuz, yalan söylüyor.

Sonuç olarak, bir reklam ve promosyon fırsatıdır. Kazanan filmlerin bilet fiyatlarına zam yapmaya yarar.

Hani nasıl bizde de ‘Büyü’ filminde yapılan büyü tutuyordu da ikide bir yangın çıkıyordu, filmde oynayan şabalak durup durup kafasını biryerlere çarpıyordu, onun gibi bir şey…

Avrupa filmlerine dağıtılan Cannes gibi, Venedik gibi, Berlin gibi şenliklerin ödülleri vardır, bunlar daha saygındır, fakat bunlara da ‘enteller’ takılıyorlar. Halkımız da Asmalı Konak’a, Kurtlar Vadisi’ne takılıyor.

Örneğin Avoriaz şenliğinde yalnızca korku ve gerilim filmleri değerlendirilir. Altmışlı yıllarda Türk sosyalistleri arasında Karlovy Vary (bildiğiniz Carlsbad)
şenliği önem taşırdı, çünkü Çekistan’da yapılıyordu! Bendeniz de o zamanlar ‘Knokke-le-Zoute’ şenliğine kafayı takmıştım,
ödülü mödülü bırakın, buram buram Belçika murtluğu kokan bu kasabanın adı tuhafıma ve hoşuma gidiyordu…

Diyeceğim, festival de muhtelif, mükafat da muhtelif.

Bizde bile Antalya var, ve orada yıllardır en
boktan filmler ‘Oscar muamelesi’ görmüyor mu? Bizim de bir şenliğimiz olsun, geri kalmayalım diye bu işe kalkıştık, ancak şenlik, ‘filim artizlerini’ kamyona doldurup apukarya maskarası gibi halkın içinde dolaştırma ve Antalya köylüsüne bunların ‘canlısını’ gösterme düzeyinde kaldı. Üstelik ödüller de genellikle ‘solcularla Türker’in adamları’ arasındaki sinsi çekişmeyi ve gizli düşmanlıkları yansıttı.

Bilmez miyim? 1990 yılında orada jüri üyeliği yaptım. Anlatsam film olur.

Engin Ardıç, Akşam Gazetesi, 2005
İZDİHAM

İzdiham'ın 37. sayısında Rainer Maria Rilke'nin vasiyetnamesi Sema Peltek'in çevirisiyle Tükçe'de ilk kez İzdiham'da yayımlanıyor. Müslüm Gürses’i kapağına taşıyan İzdiham Dergi’nin Ekim-Kasım sayısı; Meltem Gülname Kaynar’ın hazırladığı İzdiham Maarif Takvimi’yle başlıyor. Rilke’nin Vasiyetnamesi ilk kez Sema Peltek'in çevirisiyle Türkçe yayımlanırken Gökhan Özcan’ın kendine has bir tarzda yazdığı yazısıyla devam eden bu sayıda Gerard de Merval’in morg kaydına yer veriliyor. Erhan Tuncer köşesinde Yeşilçam Şiirlerinden oluşan bir yazı dizisine başlarken; birbirinden farklı üsluplarıyla dikkat çeken ve bu sayıda yer alan yazarlar: Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Faruk Aksoy, Furkan Güngör, Güray Süngü, Hakan Göksel, İbrahim Varelci, Melda Zirek, Muhammed Güleroğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Seda Nur Bilici, Talip Kurşun, Tuğba Karademir, Turan Karataş, Yasin Kara. Şiirleriyle: Bülent Parlak, Abdülhamit Güler, yer alırken; öyküleriyle: Arzu Özdemir, Emine Şimşek, Zeynep Kahraman Füzün; masalıyla: Meryem Ermeydan yer alıyor. Filmler ve Replikler köşesini Berat Karataş hazırladı. Etibar Hesenzade Şehriyar'ın biyografisini yazdığı, Arzu Özdemir'in de bir şiirini çevirdiği dergide: Enes Aras, Mercedes Kadir’i; Ferhat Toka, Cahit Zarifoğlu’nu; Özer Turan, Bakunin’i; Yunus Meşe, Kadı Burhanettin’i anlatıyor. Röportajlarda; Beyazıt Bestami dolarla, Hacı Ahmed Eriş oto tamircileriyle, Mustafa Toprak Ahmet Hamdi Tanpınar ile konuştu. izdiham dergisinin 37. sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.    

Bir Cevap Yazın