Oğuzhan Gülcemal, Söz Ola

Bir gündü. Takvimden bihaber dünün ertesiydi. Havada kuşlara yol açan bulutlar gergince yol alırken sanıyorum yapraklar da dallarından sıkılmıştı… Ya da yazın bitmesini istemeyişimdendir bu anormal gözlem. Yere düşmüş yaprakları görünce sanki yazı hep kaybetmişim gibi acı çektiğimi hissederim çoğunlukla. Ve bu mevsimde en çok kendimle konuşurum. Kendime söyleyeceklerim var…
Tramvaya çıkan sokakta bir baymışlık hissi vardı. Bence mevsimlerden apayrı bir haldi bu. “Yollar gitmekle aşınmaz” demişler güya… O söz bu sokağa uğramamış. Burası söylenmemiş sözlerini biriktirenlerin sokağı. Haliyle burdan geçen her kimse,  dünyanın yükünü taşıyormuşçasına yerde iz bırakarak geçiyor. Sokak, sözü olanların izleriyle doluyor. Ben de yerdeki izlerin üzerine basmamak için sağa sola yalpalayarak tramvaya geçip gittim. Hemen sonra elimde çantamın olduğunu fark ettim. İçinde ne olduğunu tam hatırlamıyorum ama mutlaka karaladığım bir kaç sayfa vardır. Açıp okumak geldi içimden, ama ne mümkün? Bütün gözler çantamdaymış hissine kapılmıştım. Açsam belki bir el uzanıp kapatacak, belki alıp kaçacak. Sonra kim ne yapsındı benim çantamı? Hem uzaktan bakınca gayet pejmürde görünüyor. Kendimle kaygılar âlemi arasında gel gitler yaşarken, durağı kaçırmışım. Panikle dışarı attım kendimi. Duraktan hızlıca çıktım. Sonra birden kendi kendime neden bu kadar acele ettiğimi düşündüm. Neden dışarı çıktım? Nereye gidiyorum? Çantam aklıma geldi yine. Elimdeyken giderek ağırlaşıyor üstelik. Bunu açmam lazım, hemen müsait bir yer bulmalıyım. O sokak olmaz, bu sokak kalabalık derken, kendime yer beğendirmeye çalışıyordum. Alelade bir sokakta adamın birini gördüm. Elinde 3-5 basamaklı tahta merdiven vardı. Adamın favorileri neredeyse kulağını kapatmıştı. Kılık kıyafeti Yeşilçam filmlerinde mahallenin delilerine giydirdikleri kostümleri andırıyordu. Aldırış etmeden yanından geçmek istedim ama bana bir dakika diyerek, ricacı yüz ifadesiyle seslendi. Yanında durup durmama arasında tereddüt ettim. Her büyükşehir insanında bir parça var olan, zamandan ve mekândan bağımsız aceleci haller, bende de vardı.

Bana, bildiğim en yakın kuyuyu sordu. Ne yapacaktı? Kendisini kuyuya atıp intihar mı edecekti? Güpegündüz kalkıp kuyudan su mu çekecekti? Hem sonra köy yeri mi burası yahu? Kuyuyu nerden bulacaktım? Birbirimize baktık. Neden diye soracağımı anladı ki, birden “Beni kör kuyularda merdivensiz…” diye yarı açık yarı kapalı dudaklarının arasından birşeyler mırıldandı. Aynı şeyi tekrar tekrar mırıldanmaya başladı. Artık bana bakmıyordu. Yere bakarak son kez mırıldanıp sustu. Hani bir misafirliğe gidersiniz, zar zor bulduğunuz bir kaç konu üzerinde konuşup konuyu tüketirsiniz; laf lafı açmaz hale gelip de etrafa boş boş bakınmamak için yerdeki halıya bakarsınız, desenlerini uzun uzun incelersiniz… Buna benzer bir durumu, konuşmadan yaşadık. Anlaşılan o ki, sözlerini kendine biriktirmişti bu adam. Ve bana söyleyecek başka bir şeyi yoktu.

Oradan uzaklaşırken içimde merak oluştu. Hiç tanımadığınız bir insanla konuşmaya başladığınızda, işi, nereli olduğu, nerede oturduğu, evli olup olmadığı gibi konular hakkında birbirini bilgilendirme faslından sonra söz dönüp dolaşıp illaki hayat hikâyesine geliveriyor. Bu, samimiyetinize göre çok derinlere dalmadan, hemen konu kapatılarak da sona erebilirken, hikayenin en dokunaklı yeri anlatılarak yüreğiniz sızlatılabiliyor da. Kimse kendi hikayesinden bağımsız yaşamıyor. İnsan belleği, bilgisayar belleği gibi değildir. Silmek istese de kendi içinde yaşadığı anılarını, hikâyeleştirdiği geçmiş zamanını tüketemiyor. Belleğinizde bir yerlerde bir parça bir şeyler kalmışsa, parça kendi bütününü geri getiriyor. Bunu, geçmişe takılı kalmakla açıklayamazsınız. Geçmişiniz, bugünden yarına atacağınız adımınızın ayak ölçüsüdür çünkü.

Oturup düşünsem, bu meseleyi açıklayamazdım kendime. Çünkü bir şeyi düşünmek için oturmaktansa, o şey ansızın aklınıza geldikten sonra düşünmek daha olasıdır. Ayaküstü filozofluğa soyunup da kendime açıklamalar yapıyordum işte böyle. Önce kendimden kelimeler verip, sonra düşünceler alıyordum kendime. Psikolojide, “içe bakış” diyorlarmış buna. Bu da sonradan geldi aklıma.
Yoluma devam ettim. Çantam omzumu ağrıtıyordu artık. Sultanahmet meydanındaydım. Her şey eskise de Sultanahmet Meydanı, iki bin yıldır eskimeyen ayinlerle dolup taşar… Meydanda bankın birine oturdum. Ayaklarımın altında kuru yapraklar vardı. Yine aynı hüznü hissettim. Neden bu kadar önemli bu yaz mevsimi? Acaba çocukluk aşkım mı benim? Okullar kapanır da  3 ay süren tatil az mı gelirdi? Öyle ya, kısa sürdüğü için hep bir yarım kalmışlık duygusu kalmıştır içimde belki. Çantamı kucağıma alıp açtım, içinde bir kaç sayfa katlanmış notlarım vardı. Saatlerdir git gide ağırlaşan yüküm hepi topu bir kaç sayfadan mı ibaretti yani? Üstelik sayfanın tam ortasında “insan, en çok kelimeleri tüketir.” yazıyordu. Sadece bu söz… Oyun kâğıtlarının arasına karıştırılmış küfür, kahve fincanlarının dibine çökmüş dedikodu, iki sevgilinin hasretle kucaklaşması, meydanlarda keskinleşen nutuk, pazaryerlerinde belediye anonsu, final sınavı sonuçları, şirketlerde pazarlık, talkshowlarda otomatikleşmiş espiri, kahvehane masalarında gazete manşeti, camilerde vaaz, bir şairin ilhamı, Bakanlar Kurulu’nda kararname, hâkimin dudağının arasında hüküm, Karacaahmet’de bir Fatiha… Ne çok tüketiyoruz değil mi? Kimilerinin hikâyesinde bir söz, anımsanınca yüzde tebessüm ettirir, bir başkasında gözyaşına sebep olur, kimisinde ümidin diğer adıdır o söz, kimi o sözü her duyduğunda ilk söyleyenini hatırlar… Aynı kelime, herkeste aynı anlama gelmiyor. Geçmişte bir kelimeyi nasıl tükettiyseniz ağırlığını  da ona göre belirlemiş oluyorsunuz. Söylenmemiş sözlerini biriktirenler, onlara atfettiği anlamlara göre, dünyanın yükünü sırtında taşıyor olabilir.

Bana kuyu soran ve büyük ihtimalle de meczup olduğunu düşündüğüm adam aklıma geldi. İlkin cesaretle bana bir şeyler anlatmaya çalıştı. Ben soru sorsam, vereceği cevabı kıymete değer görmeyecektim. Belki ağzından çıkıp gitse kelimelerce hafifleyecekti. Belki kendi hikâyesinin ağırlığı onu var ediyordur. Belki de benim çantamı tramvayda açamamamın nedeni başkasının ne yazdığımı görmesinden korkmamdı. Çantayı ben taşıyorsam, ağırlığına da ben katlanırdım!

Cesaret edip de çantanın içinden çıkardığım sayfadan, ağırlığınca sözü buruşturup çöpe attım. Çantayı kapattım; onu elime alıp ayağa kalktığımda boş bir çantadan daha hafifti. Bir süre şaşkınlık yaşamıştım. Niye şaşırdıysam artık? Kendime biriktirdiğim sözlerimi, oturup, sessizce kendim dinlemiştim yine. Yalnız sadece çanta değil, ben de hafiflemiştim artık. Omuzlarımı dikleştirdim, işe güce koyulmak için sözler koridorundan durağa yürüdüm.

 

Oğuzhan GÜLCEMAL / Keşke Dergi
İZDİHAM

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın