Nevvab Temel, Nazik Bir Potpori

Nazik El Melaike, 1923 Bağdat doğumlu Arap şair. İlk kasidesini 13 yaşında yazan Melaike, klasik geleneksel şiirin biçimsel olarak çağdaş yaşantıya uymadığını, anlamı zayıflattığını savunarak çağdaş Arap şiirinin ilk örneklerini verir. 1947 de Bedri Şakir’le beraber yayımladıkları deneysel şiirler Arap edebiyatında serbest nazımın başlangıcı oldu. Edebi üslubu, romantizm, realizm ve klasik şiirin arasında bir dengeye dayalı olan şairin şiirlerinin muhtevası ise; yalnızlık, hüzün, geçmişle kurulan anakronik ilişkiye isyan, zamana-mekâna dair farklı okumalar, ölüm, hayat ve kimi zaman da Schopenhauer tarzı bir karamsarlıktır.

 

“Anılan sabah hüzünlenip
Dağılsa kırık kalbimin üstünde

Bunca yıl uzanan yolda feryat eder
Bu tozdan yoksun ovada güneş”

 

Nazik El-Melaike’nin el öpmeyen şiiri, en derin anlamıyla filizlenen hayatı, hüznün acımasız fotoğrafında, bedenin ve zamanın içinde tortusu saklanan anlamını, derinleşen gecede taşırır. Sahranın derin hayatında, kumun alevi üstünde sıcak nefesi hissedilir; kalbindeki düşlerin donduğu nehrin kayalık çemberine rağmen. Ve geriye dizelerin kara gölgesi kalır, hayat başlamadan ömür kesilir, şiirin dünyasıysa gözyaşıyla yazılır.

“Bütün bir yıl uzanır, bütün gün
Sabahın düşünde toplanır”

Şüpheli bir titreyiştir, yıldızların haberiyle örülen duvarda tuhaf bir zamanda yürüyen adımlardır; bütün bir yıl boyunca her gün sabahına yemin edilen. Varlığı varsayılan sabahın düşünde göklere yükselen davetin biriken adımlarını laubali öğütler kesemezken anlamı şiirin neşesinde saklı olan süreçte, Planck sıcaklığında zemheriyi yaşayan mekânda hayatın nabzı hissedilir. Arzular titreşir, istekler ayrılır, kökler kusulur ve zamanın hükmü şimdiden geleceğe uzanır.

“Böyle öldü geçmişin çığlığı ve ardına bir şey bırakmadan.”

Sabah vadide renkler erirken soğuk bir yangında, ayaklarına doğanın dalları uzanır gölgenin esmerliğinde… Gündüzüne yayılan dalgaları görmese de ve umursamasa da seslerini, benliğinin derinliğinde gördüğü bugün geçmişe âşık olmasına engel olur. Omurga iliğinin duruluğunda bir kalp gibi hüznü yaşarken, günün yirmi dört saatinden hayatı kurar; düşü unutsa da böyle bir akşamı. Geceleri uyandırmadan kumun tepesinde yaşarken, kurulan hayatın mahiyeti mekânın cevherinde ifadesini bulur. Gecenin bitiminde toz lekesinden ibaret olan geçmişin ufku kapatışına alışamayan ruhun çığlıkları duyulur.

 

“Dün gece giz içindeki fotoğrafı kışın;
Uyanık hazır ölüydü dün
Beni öylece bıraktı akşamın kefeninde
Davetini kıskandım gömütün
(ve)Ruhumun çığlığını duydum uyuyan karanlıkta”

 

Ölü yılların ardından geceyi gündüze katıp çocukluk çağına dönerken, dünün inceliğine dokunmanın kederi sarar bedeni ve farkına varılır; ‘ben’in yarasından neşet edilen hayatın. Gece derinleşir ve dolup taşar anlamı… Gömütlerin arasında altına çökerken geçmişin, hayatın öyküsünü anlatamaz çocukluğuna, düş gider çocukluk çağına ve döner dünden bir hançerle. Ardından bedeninde açılan yaraların eşliğinde hayatın rengi benliği dürter… Kanın hareketi hayat vaat etmezken sararan yüzde güneşin batışına şahit olunur. En nihayetinde ahzan bir halvettir söz konusu olan; yalnızlığın yalnızlığında ifadesini bulan.

“Ufukta ince bir bulut kimsesiz bir gölge
Garip bir gün bitiyor
Hoş sedası uzanır(ken) sığınır anılardan bir mağaraya”

Sararan şeylerde katmanlaşırken şiirin bedeni, bütün aklar siyaha bürünür, gelecek şarkıların yalınlığı yitilir ve bütün şeyler bir bir inadına güzel düşlerine döker kendini. Yankıları hayatına uzanırken geçmişin, saatler tekrarlatır kendini; katranlaşırken ufkun korkulan karanlığı.

 “Geçmiş sardı ve toprakta bittiği görüldü
Dünün acı çığlığı kulağımda”

Tekrarlanan acılar kanatlarını parçalatırken akbabaya, şifası biter gözyaşların ve mutluluk adımları anılır. En yalın haliyle anılan; geçmişe götürür hapseder, anakronik bir vaziyet söz konusu olur. Reel tarihin çizgisinden ayrılıp ‘mit’e dönüşür ve rüyada kırılır kırılacak gelecek.

Ardından lafzın çirkefliğinden kaçarak, bir yol resmi çizilir anlamın solgun maskesi üstünde… Ve düşler geçmişin bağrında eritilirken damlayan hayatın duyguları görünür onda. Kulaklarında zamanın zulmü ve geçmişle romantizme kaçan anakronik ilişki mitolojik algının realizme yamanan yüzünde iğreti durur. Mekân dağılır, flulaşan bilinç tarih dışına itilir ama zaman hoyratça akar, umursamaz vakıayı.

 “Sonradan konmuş işaretlerle büyülenir deve
O an görür çağın ölümünü kendisine yaklaşan olsa bile

 Kayalıkların üstünü örten dikenden başka bir şey yok
Kurtçukların duyulan çığlığından başka bir şey

Yok şüpheli bir titreyiş gece saklı onda
Başlar saltanatı, feryat yıkılır giz içinde”

 

Karşı kıyıda dönen esintinin ferahlığı, bedenin yüzünü değiştirmez ve iki sözle mananın beşiğini sallamaya devam eder.

Sabah vadide soğuk bir yangında renkler erir ve donar külü ölgün ateşin.

 

 

 

Nevvab Temel, İzdiham Dergisi  15. sayı

İZDİHAM

 

 

 

 

İzdiham Dergisi 32. Sayısında birbirinden güzel yazılar, şiirler, çıldırmalar, öyküler ve denemelerle okuyucusuyla buluşuyor. Kapakta viyolonsel çalan Vedran Smailovic.  Bosna yerle bir edilirken her enkaza smokinini giyerek ağıt yakan Vedran’ın iç burkan hikayesini okuyacaksınız. Arka kapakta ise saçlarını üfleyince tarak uzattığımız Naim Süleymanoğlu. İzdiham, unutulmaz bir sayı daha sunuyor. İzdiham Dergisi 32. Sayısına Buradan Ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın