Murakaminin Türkiye Seyahatnamesi

 Dünyanın en popüler yazarı Elif Şafak değil, Murakami’dir. 

Dünyanın en popüler yazarı sayılan Japon romancı Haruki Murakami’nin 1980′lerin sonunda Türkiye’de uzun bir seyahate çıktığını, sonra da gözlemlerini kitap haline getirdiğini biliyor muydunuz? Bizde henüz yayınlanmamış olan bu kitapta Murakami genel olarak Türkiye’ye hayranlığını dile getiriyor ama eleştirel gözlemlerini aktarmayı da ihmal etmiyor… “Coğrafi ve tarihi açıdan bakınca, Türkiye nadir rastlanan türden yapayalnız bir ülkedir” diyor mesela. Yahut ”Şimdiye kadar gezdiğim ülkelerin ekmekleri arasında Türk ekmeği en lezzetli olandı” diye iştahla anlatıyor. Belki de ince belli bardaklarımızın etkisiyle, Türk çayının sihrinden bahsediyor. İşte kendi çektiği fotoğraflarla Murakami’nin Türkiye seyahatnamesinden bölümler…

 

Bizde en son 1Q84 adlı romanı yayınlanan Haruki Murakami, dünyanın en popüler yazarlarından biri. Kitapları ülkemizde de çok seviliyor, çok okunuyor. Yazar hakkında yakın zamanda öğrendiğim şeylerden biri yıllar önce, 1980′lerin sonunda Türkiye ve Yunanistan’da uzun seyahatler yaptığı, sonra da gözlemlerini, deneyimlerini kitap haline getirdiği… Yağmur ve Cehennem Sıcağı (Uten Enten) adlı kitap Murat Komşucu tarafından Japonca’dan dilimize çevrildi. Ben de henüz yayınlanmayan kitapta Murakami’nin bize dair neler anlattığını Komşucu’ya sordum…

Kitapta eleştirel bakış açısını da ihmal etmiyor. Neleri eleştiriyor?

Mesela resmi işlemlerde bir turist olarak yaşadıklarını anlatıyor. Prosedürleri, ekonomik dengesizlikleri, eğitim açıklarını eleştiriyor. Yemeklerin muazzam lezzette olmasına rağmen yağlı ve aromalı olduklarını, bu yüzden damak zevkine uymadıklarını söylüyor. Turistik sahil şeridimizde Türk’ten çok Alman turistin varlığı da dikkatini çekmiş. Bir ülkenin en güzel yerlerinde o ülke insanlarının yaşaması gerektiğine dair düşüncelerini yazdığı romanlardan da yakalayabiliyoruz zaten. Tabii şu da var: Murakami, Türkiye’ye terörün tırmandığı bir dönemde gelmiş. Yağmur ve Cehennem Sıcağı’nın Türkiye kısmı da “Askerler” bölümüyle başlıyor: “Savaştaki ülkeler dışında bu kadar fazla askeri olan başka bir ülke herhalde yoktur. Sadece askerler değil polisin sayısı da çok. Sürekli üniformalı insanlarla karşılaşıyorsunuz.” Tabii Murakami için asker ne demek, ona da bakmak lazım. Japonya 2. Dünya Savaşı sonrasında askerden arındırılmış bir ülke haline gelmiş. Öyle bir ortamda yetiştiği için yazarın Türkiye’de hiç alışkın olmadığı bir manzarayla karşılaştığını söyleyebiliriz. Ancak buna rağmen Türk askerini olumlu anlatıyor: “Türk askeri dendiğinde biz Japonların aklına Arabistanlı Lawrence filmindeki gibi kaba ve gaddar Türk askerleri gelir. Benim kanaatim, bu düşüncenin tamamen Avrupalıların yarattığı bir Türk imajı olduğudur. Oysa bir Japon gözüyle baktığımda, hiç de gaddar ve kaba olmadıkları kanısındayım. Her şeyleriyle sıradan, her yerde karşımıza çıkabilecek türden köylü çocukları işte. Bir zamanlar eski Japon ordusunu oluşturan askerlerle aynı toplumsal sınıftan gençler. Az eğitimli ama saf ve içten… Ne kaba ne de zalimler, yalnızca biraz gelişkin çocuklar…” Öte yandan, hatıratında Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım süreci ve Kıbrıs sorununa dair düşüncelerini de görebiliyoruz. Şu cümlesi gayet manidar: “Coğrafi ve tarihi açıdan bakınca, Türkiye nadir rastlanan türden yapayalnız bir ülkedir.”

Başka olumlu görüşü yok mu Türkiye’ye dair?

Arabistanlı Lawrence ve Geceyarısı Ekspresi filmlerinde yansıtılan kötü Türk imajının yalan olduğunu, bu imajı Japon zihniyetinden bir nebze olsun silmek istediğini belirtiyor. Şahsen Murakami’nin bu konuda gayet olumlu etkileri olduğunu düşünüyorum. Bir kere onun kaleminden dökülenler ister istemez bir merak uyandırıyor. Mesela internet üzerindeki forumlara göz attığımızda Türkiye’ye gelmeden önce halen bu kitabı okuyanlar olduğunu görüyorum. Üstelik gördükleri karşısında olumlu yönde etkilenenlerin sayısı da bir hayli fazla.

 

KİTAPTAN: Türkiye’nin beni neden cezbettiğini anlatmak için kelimeler kifayetsiz

“Nedendir bilmem, o an zihnimdeki Türkiye ilgisi daha da arttı. Oranın havası her yerden farklıydı. Özel bir şeylerin varolduğuna inanmıştım. Tenimi okşayışıyla, kokusuyla, rengiyle kısacası her şeyiyle şimdiye kadar soluduğum havadan çok çok farklıydı. Garip bir havaydı işte… Böyle bir havayı ilk kez hakikaten orada solumuştum. Belki vardı da böyle bir hava, ben unutmuştum. Kartpostallar solmuştu ama o hava hâlâ duruyordu. Az da olsa zihnimin bir köşesinde kalmış uzun süre orada saklanmıştı. O havada, her uyanışımı, hem de her defasını, mıh gibi aklımda tutuyordum. Türkiye’den sonra bir çok ülkeye gittim, çok çeşitli havalar soludum. Ama hiç biri Türkiye’ deki gibi değildi. Oranın havasının beni neden böyle cezbettiğini açıklamak için kelimeler kifayetsiz kalıyordu. Belki sadece önsezi gibi bir şey. Önsezi somutlaştırmadan anlatılamaz ama hayat da bazen bu önsezilerle ifade edilir. Tabii sadece bazen…

KİTAPTAN: Türk subayları entelektüel insanlardır

“Hatıra fotoğrafını çektirdikten sonra, komutan erlerden birine çay getirmesini emretti. Türklerin ikram ettikleri çay Japon çayına çok benziyordu. Bir başka asker de sandalye getirdi. Uzun bir sohbet için ortam oluşmuştu artık. Samimiyetimiz derinleştikçe, sohbetimiz de uzadıkça uzadı. Zaten cana yakın ve meraklı olan Türkler, zaman konusunda biz Japonlar kadar titiz olmadıkları için sohbetleri uzun oluyordu. Bu cool asteğmen de istisna değildi. Ancak normalde bir sınır karakolunda çay ikramıyla karşılanmak her zaman tecrübe edilecek bir durum olmadığından durum bize çok ilginç gelmişti. Tüm konukseverlikleriyle getirdikleri çayı afiyetle yudumladık. Matsumura, komutanları ve ben sandalyelere oturmuş çaylarımızı içerken çevredeki askerler de toplanmış gözlerini ayırmadan bizi izliyorlardı. Aralarında bir tek komutanları İngilizce biliyordu. Dolayısıyla bizimle İngilizce konuşmak, askerlere otoritesini göstermek için iyi bir fırsat olmuştu. Yüzündeki rahat ifadeye rağmen sorumluluk sahibi bir insandı. Askerlerinin onu mükemmel birisi olarak gördüklerine şüphe yoktu. Türk subayları entelektüel insanlardır. Yüzlerinde sıradan askerlerinkinden ayrı bir hava taşırlar. Kısacası ‘doğuştan farklı’ olduklarını hissettirirler. Buradaki komutan da, sarı saçlıydı ve boyu diğer askerlerden daha uzundu…”

 

 

 

Gülenay Börekçi, Habertürk

İZDİHAM

 

 

 

 

“Biz yazılıya çalışmıştık, hayat bizi sözlü yaptı.” İzdiham Dergisi’nin 30 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye. İzdiham Dergisi'nin 30. Sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın