Mehmet Akıncı, İslamın Modernlikle İmtihanı

Sorun bu hayatın modern oluşu değildir. Sorun modernliği algılayış biçimimiz de değildir. Sorun, aşadığımız dünyada modernliğin iktidar oluşudur. Ki, o iktidarın sahibi din olduğunda onunla da sorunumuz olacağı kesindir. O halde asıl sorun iktidarın kendisi, sorun olmadığı halde sorun haline getirilmesini sorun etmemiz gereken tali sorun da dinin iktidarda olmayışıdır.

1.Tali Sorun Etrafında Dolaşmalar

İslamı modernlikle imtihan etmek pratiğe geçmeyip karşımıza bir fikir olarak çıksaydı tartışmaya değer bulmayabilir, kibirli bir tavırla yüzümüzü çevirip geçebilir, gündemimize hiç almayabilirdik. İmtihan edilenin İslam değil Müslümanlar olduğu kanaati daha doğru bir önerme gibi dursa da iki asırlık varlığımız bunun böyle olmadığının kanıtıdır. Bedenlerimiz ve zihinlerimiz üzerinden dayağı yiyen İslam’dır.* Tanığı olduğumuz hayatın bize sunduğu en önemli gerçek budur.

Kibirli bilinçlerimiz bu halin tasavvurunu inkar ederken bütün bir yaşam pratiği silindir gibi üzerimizden geçmektedir. Sonucu çok önceden ilan edilen bu imtihanı reddeden kimse yok. Hiç kimse imtihan salonunu terk etmiyor, herkes kan ter içinde imtihanı vermeye çalışıyor. Gerçekte bu  trajediye çözüm bulmak Tanrısal kurgunun bir parçası olmayı kadercilik istihfafıyla reddedip çareyi galiplerin yolundan gitmekte görenlere düşerdi. Ne var ki onlar da insan eliyle üretilmiş bir kaderin pençesine bıraktıkları illetli bilinçleriyle kendi hakikatlerinden habersiz bir durumdadırlar. Tanrı’nın tarihe müdahalesi zannettiğimiz din  olgusu nasıl oluyor da tarihin dinamikleriyle silkeleniyor? Tarihsel sürecin bir ürünü olan modernlik, adıyla geçiciliğini izhar eden bu  tutum, tarihin yapıcısı olması gereken bir inanç sistemini hangi yetki ve yetilerle bir paçavraya gösterilebilecek türden muamelelerle tashihe kalkışabiliyor? “ iman” din kavramıyla bir olguya dönüşüp tarihe dahil olduğu için mi?

Birçok sorunun tek bir cevabı olabilir. Dahası imtihandayız ve tek bir cevap hakkımız var. İmtihanı kabullendiğimiz ve sonucuna dair ümitler taşıdığımız için bu böyledir. Açmazımız da şudur ki, verebileceğimiz tek cevabı verdiğimiz takdirde imtihanı kaybedeceğiz, zira yukarıda da belirtildiği üzere bu imtihanın sonucu çok önceden ilan edilmiştir. Bu temel açmazdan zihinsel planda kurtulsak bile fiili açmazımızdan kurtulmamız imkansız gibidir: Biz gözlerimizi bu hayata açtığımız andan itibaren malum sorgulamanın esir aldığı bir dünyada buluruz kendimizi. Modernliğin dayattığı zihinsellikten inancın şiirsel varoluş imkanlarıyla bir nebze sıyrılabiliriz belki, lakin hayatlarımızı bu dünyadan çekip çıkarmamız mümkün görünmemektedir. İntiharlardan savaşçı olanını mı, mistik olanını mı yoksa senkretik olanını mı seçeceğiz. Üçü de belli ölçülerde taşıdıkları asalete rağmen bireyseldirler ve yetkin olamayışın dışavurumunu izhar ederler yalnızca.

Modernliği İslamlaştırmak yahut İslam’ı modernleştirmek. Çok farklı gibi görünen bu iki zihinsel duruşun simetrik bir yanılgıda buluşmaları tesadüf değildir. Zira mahut cümledeki kavramı değiştirip “dünyayı Müslümanlaştırmak”, “hayatı Müslümanlaştırmak” gibi daha anlaşılır, daha mümkün iddialar serdetsek de özünde aynı eyleme koyulmuş, koşulmuş oluruz. Bir üçüncü yol olarak önerilen “İslam’ı modernliğin tasallutundan uzak bir anlamsallık dünyasında ve de yalnızca kendi vaz ettiği hakikat bağlamında irdelemek” fikri tek tutarlı tavır gibi durmaktadır. Fakat sözü edilen bağlamın tayini ve teyidi de oldukça problemli bir alandır. Bu alanda yeni zamanlarda girişilen mücadelelerden henüz tatminkar cevaplar alınmış değildir.

Tarihi okumak, modernliği de okumaktır. Ne tarihle ne de modernlikle amel etmek değildir bu okuma eylemi. Bizi içine alan çemberin etiketinde “hayat”, “dünya”, “modernlik” vb yazabilir fakat “İslam” yazamaz. Yazdığını söylemek de şayet bir tür delilik değilse şirktir. İslam bütün bu çemberlerden çıkma ümididir. nsanoğlunun din de dahil yeni bir çembere girmeye ihtiyacı yoktur. Bir din insanın bedenini ve aklını yiyerek besleniyorsa Tanrı’nın değil şeytanın dini olabilir ancak. Modernliği onaylıyoruz. Bu onayın bahçemizde yetişen bir ayrık otunu, hiçbir durumda bize zarar veremeyeceğini bildiğimiz için onayladığımız anlamına geldiğini biliyoruz. Ne kadar bulaşkan olsa da sonunda koparıp atabileceğimiz bir ottur o. Bu onay onu değil bizi ilgilendiren bir tutumdur. Onaylamamak aklımızın sıhhatine zarar vereceği için, cismani varlığımızı inkar anlamına geleceği için zorunlu bir onaylamadır ve teslimiyet gerektirmez. Modernliğin bize bulaşmış olması ayrı bir meseledir. Bu ise dünyadaki konumumuzu yanlış tanımlamış olmamızdan ileri gelir ve kendi başımıza açtığımız bir derttir. Tıpkı esaretle köleliğin birbirine karıştırılması gibi modernliğin içinde yaşamakla modern olmayı da birbirine karıştırmış durumdayız. Ortada hemen hiç değişmeden günümüze ulaşan bir kitap var, biz şimdi bu kitapla eskilerin yapmadığı bir şeyi yapmak zorundayız. Yapacağımız her ne ise bunun modernlikle bir şekilde ilintisinin bulunmaması gerekiyor.

Elbette tüm kuşatıcılık iddialarına rağmen okumalardan bir okuma seçtiğimiz gerçeği değişmeyecektir ve doğrusu da bunun kabul ve ikrarıdır. Ancak bu okumanın insan aklının malul olduğu ihtiyaç ve kusurlarla sarılmış, dünyaya dönük bir okuma olamayacağı ortadadır. Bilinmeyen ve asla bilinemeyecek olana inanıp yaslanmaktan başka çaremiz yok. Herkesin hastalığıyla barışık ve mutlu olduğu bir toplumda doktorluk yapmanın  sakıncalarını göz ardı etmeden sadece doktor kalabilmekle yetinmeliyiz.

*Yüz yıldır tedavülde olan, son zamanlarda gitgide  şiddetlenen Kur’an ve Peygamber tapınıcılığı bu şekilde sersemlemiş bir zihnin ürettiği savunmadan başka bir şey değildir.

II. Asıl Sorunla Tanışmalar Tanrı Neden İktidarı Arzuluyor? 

Tanrı adına kurulmuş iktidarların nasıl bir sapkınlık olduğunu tarih bize göstermiştir.“İman”ın bu kandırmacaya kolayca alet edilebilmiş olmasının arkasında iyiliğin hakim kılınması gibi safdil bir arzu yatar. Doğası zor kullanmak üzerine kurulmuş olan  iktidarın iyiliği hakim kılacağını varsayımıyla hareket edildiğinde ortaya çıkacak şey salt kötülüktür. Laiklik, yani meslekten olmayış, mesleği olmayan saf İslami aklın anlayabileceği bir şey değildir. Tarihsel Hristiyanlığın yenilgisiyle ortaya çıkan bu tavrın hadsizliğinin Müslümanları ne olduğunu çok da bilmedikleri bir teokrasi savunusuna götürmesine seyirci kalmamalıyız. Hastalık aynı hastalık değildir, yuttuğumuz da ilaç değildir. “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” anlayışı yaptığı ayrıştırmanın tuhaflığıyla İslamın iktidar karşısındaki konumunu dile getirebilmekten son derece uzaktır.

İktidar arzusu bulunmayan bir inancın onu paylaşması da söz konusu edilemez. Laisizmin zorbalığı onun da bir din olduğu gerçeğini gözlerimize sokmuştur yeterince. Bu zorbalığın özellikle İslam karşıtlığında tecessüm etmesi mevcut dini yapının doğrulanmasını ve dini iktidar özlemini haklı kılmaz. Bu kavga insani düzlemde seyrettiği ölçüde tarafı olmaya değecektir. İktidarı arzulayan gerçekte dindir. Çünkü iktidar- ister Tanrısal ister insani- dini bir yapıdır. Temellerini bir inanç sistemi üzerine kurmak durumundadır. Kitlelerin ona sevgiyle saygıyla korkuyla tedhişle boyun eğmeyle inanması ve bağlanması gerekir. Bu aşamadan sonra iktidar kendi dinsel kurumlarını oluşturur. Kenarda köşede birkaç densizin bu kurumların varlığını tartışıyor olması iktidarın işine bile gelir, çünkü kendisini güçlendirecek verileri bu tartışmalardan toplar.

Kutsallık tüm güç yapılarının ihtiyaç duyduğu bir şeydir. Güç, kendisine duyulan inançla ayakta durur. Kitle aklının bir gün “güç”e yöneltebileceği tüm yıkıcı sorulara karşı iktidarın aklı iktidarın tanrısallığıyla cevap verir. İktidar kitleler üzerindeki tesirini hep metafizik semboller aracılığıyla tesis ederken kitlelerin ihtiyaçlarını ve muhtaçlığını sömürür. Kitle de nihayetinde aklını ve bedenini denetim altında tutacak bir mekanizmaya secde eder. İktidar, düşmanı olduğu akla karşı bu akıldışı davranışları koruyup kollar. “İçimizde bulunması gereken topluluk” bir İslami iktidar öngörüsü olamaz. Olsa olsa iktidar karşıtı bir tavırdır bu topluluğun eylemleri. İslam, insani dinin karşısına Tanrısal dini çıkarmak değildir. İslam, bütün dinlerin eninde sonunda insani olduğunu kabulle başlar. İslam dini İslam inancının insani yapılanmasıdır. Dini yapının insani olduğunu unuttuğumuz ölçüde Tanrısal iktidar kurgusunun vehimleriyle hareket etmeye başlarız. Dindarların çok kolay militarize olmasının ardında kurumsallaşmış inancın (dinin) sahih inançtan kopması yatar. Kurumsallaşmış inancın iktidar arzusundan vareste olması ihtimal dışıdır. Çalışıp çabalamış olmanın meyvelerini devşirmek, gözünü dünyaya dikmektir inancın kurumsal hissiyatı. İnsanlığı şeytanın ifsadından korumak gibi kibirli bir örtmece bunun için gereklidir.

İslamın bir tarihi yoktur. Yanlışlıkla Müslümanların tarihi İslama izafe edilir. Bununla beraber, İslam algısının bir tarihi vardır. Cehalet ve cinayetlerle dolu bu tarihin başka tarihlerden daha temiz oluşuyla övünmemeliyiz.Bir Asr-ı Saadet hiç olmamıştır. Cehalet ve cinayetler meşruiyetini bu zihniyetten alır. İlk Müslümanların iktidar mücadelelerinden bugüne taşınabilecek yegane şey İslamın Müslümanlara her zaman birkaç numara büyük geldiği gerçeğidir.*

*Ali bin Ebu Talib’in mücadelesi ayrı bir irdelemeyi hak etse de bundan Şia’ya bir ekmek çıkmayacaktır.

Kevgire Dönmüş İktidar İçin Öneriler

İktidar pislik üreten bir organizmadır. İslam mitolojisinden alınmış birkaç güzel örnekle bu organizma temizlenemez. Hayat bahşeden bir silah olamaz, onu kullananın hayatı hariç. İktidarı yok etme çabası onu yaygınlaştırmak kadar tehlikeli ve abestir. Anarşizm ancak bir ütopya olarak kafa ve gönüllerde yaşamalıdır. İslam inancı böyle bir anarşizme karşı olmadığı gibi onu sağlıklı yollardan besleyecek müfekkireyi de sunar. Kılıcınla koparabileceğinden daha güçlü bağlarla kurulmuşsa iktidar, ondan uzak dur. Bu uzaklığı çok güçlü bir biçimde beyan et. Aradaki mesafenin azalması onun aleyhine olmadıkça mesafeyi koru. İktidarın tek panzehiri Allah inancıdır. Allah inancı, iktidara duyulan sevgi saygı korku gibi batıl itikatları zayıflatarak insanı güçlendirir. Doğaldır ki bu da sahih bir Allah inancıyla gerçekleşir. Güçten, güç kullanmanın şehvetinden vazgeçmek Allah’a teslim olmakla mümkündür, dindarlıkla değil.

Allah’a teslim olan bir insan bu teslimiyetten vazgeçip müşrik veya kafir olmadıkça başka insanları köleleştiremez. İktidarla alışveriş halindeki bir mümin, alan da olsa veren de olsa, her gün bin tövbe etse azdır. İktidarın karşısında onun şiddetini karşılayabilecek sağlamlıkta sivil cemaat ve cemiyetler yer almalıdır. Bu cemaat ve cemiyetlerin kendi içlerinde bir iktidar tesis etmelerinin önü her üyenin eşit söz ve yaptırım sahibi olmasıyla alınabilir. İktidara giden yol küçük çaplı kurumsallaşma deneyimlerinden geçer. Bir hayır müessesesi kendi yapısını korumak için tedbirler almaya başladığında o müesseseyi yıkmanın vakti gelmiş demektir. Aynı şekilde davranmaya başlayan cemiyetlerin de derdest edilmesi elzemdir. Aile, iktidarın en küçük birimidir. Bu yapıyı koruma biçimimiz iktidarla ilgili davranış kodlarımızı da belirleyecektir. İslami aile olabilseydi İslami devlet de olabilecekti. Sahip olmanın bu en ilkel biçimi bizim dünyevileşmemizin de başlangıcıdır. Birlik ve birlikteliğimizin korunmasını  belli araçlara tevdi ettiğimizde kilise organizasyonu doğar. Bir ad olarak “kilise”yi kullanmıyor oluşumuz içinde bulunduğumuz inanç ve eylem yapılarının birer kilise olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Müslüman, bir tercihle yüz yüze bırakıldığında laik bir devletin hükmü altında yaşamayı sözde şeriatin tesis ettiği teokratik devletin sultasına yeğleyen insandır. Hiç kimse, ama hiç kimse, beni Allah adına yönetemez. Müslümanların kahir ekseriyette olduğu bir toplumda kanun ve uygulamalarla gelecek bir zillete karşı her türlü “direniş” meşrudur. Böyle bir iktidarın bizden saygısızlık eylemleri görmesi zorunludur. Bir yanağımıza vurulmuş olmasının tek doğru refleksi ayağa sıçramamızdır. İktidarın, ama bir kevgir gibi, delik deşik  olduğu bir ortam nisbeten yaşanabilir bir ortamdır. Arada kevgirin gözeneklerini genişletmek iyi olacaktır. Yöneticiliğin Müslümanca ölçüsü onun iktidarda bulunmaktan duyduğu iğrenmeyle anlaşılır. Tiksinti arttıkça Allah’a, azaldıkça şeytana yaklaşılır. Toplumun pis işlerini görmekten imtina etmek ise aynı ölçüde gayrı İslamidir.

Müslüman, kendi iktidarına bile inanmayan insandır, kaldı ki iktidara taraf olsun. Hiçbir İktidar İslam inancından onay veya destek alamaz. Ama İslam dininden alabilir, bu da insani bir şeydir ve yine karşılaşacağı insani tepkilere karşı da hoşgörülü olmak durumundadır. Asırların biriktirdiği bir mahrumiyet hissiyle iktidara yapışmamak için Allah’ın bizden istediği ahlakı kendimize mahsus kılmayı inanç sabitelerimiz arasına yerleştirmeliyiz. Başkası için ahlak dayatmak biraz da ahlaki zaaflarımızı veya kendi ahlaksızlığımızı örtmek içindir. İslamın çöle inmesi en verimsiz toprakta yeşerebilecek güçte bir iyilik va’z ettiğine işaret olabileceği kadar bu iyiliğin narin ve kırılgan yapısına da işaret olabilir. Çünkü iyilik, kötülük gibi bulaşıcı değildir. İyilik, insan çöllerinde barınabileceği bir vaha aramaya devam edecektir hep. Sözde şeriat, en iyimser yorumuyla, inancı eyleme geçirmenin tek yolunun şeytanı öldürmekle mümkün olacağına inanır. Mevhum bir düşmanla savaştığı için de eylemini ancak gözüne kötü görünen insanlar üzerinde müşahhaslaştırabilir.

Yani şeytan üretim merkezlerinden söz ediyoruz. Kim kendi iktidarına direnebilir, kim kendini mahkum edebilir? Böyle birini bulduğumuz takdirde onu döve döve başımıza geçirmeliyiz. İktidara talip olanlara tiksinti duymazsak, bu tiksintiyi alenen göstermezsek onlardan hiçbir farkımız kalmaz. Tiksintimizi en çok da yüz yüze ve sesli göstermeliyiz. Müslüman, ancak iş başa düştüğünde işe koyulan insandır. İşin başa düştüğünü fark etmeyen de Müslüman değildir zaten. Kentsoylu medeniyetinin ikiyüzlü kibarlığına karşı İslamın toksözlü kibarlığını ortaya koymalıyız. İktidardan incinen insanlar adına iktidarı incitmemizde hiç beis yoktur. Müslüman, dengeleri sadece savaşta gözetir. Savaş dışındayken denge gözeten birisi, bir şey inşa ediyor demektir. Yani müteahhit demektir ki, Tanrı mülküne gecekondu kuran böyle kimselerin iktidarını zirüzeber etmek de öncelikli görevlerimiz arasındadır.

 

Mehmet Akıncı, Barbar Dergisi, 1. sayı

İZDİHAM

“Biz yazılıya çalışmıştık, hayat bizi sözlü yaptı.” İzdiham Dergisi’nin 30 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye. İzdiham Dergisi'nin 30. Sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın