Mehmet Akif Öztürk, Samed Doğan’ın Cuma Günü Uçmayan Kuş Kitabını Değerlendirdi

 HANİ HALEP KALESİNDE ÇAY İÇECEKTİK EBU ALİ?

“Savaşı zenginler çıkarır, yoksullar ölür.”

P. SARTRE

“İnsanlar eğer yalnız inandıkları zaman savaşsalardı, savaş çıkmazdı.”

N. TOLSTOY

 

            Suriye Savaşı başladığından beri, bununla ilgili onlarca kitap yazıldı, yüzlerce televizyon programı yapıldı, yüzlerce insan bu savaşı  diğer insanlara anlatmaya çalıştı. Her taraftan bir sesin çıktığı bu savaşla ilgili belki de büyük çoğunluğun net bir fikri hala yok. Üzerinden altı yıl geçmesine rağmen, emperyalist devletlerin de işin içine girmesiyle (zaten başından beri var mıydı?) Suriye, içinden çıkılmaz bir ‘jungle’a dönüştü. Ülkemize sınır olan, yüzyıllardan beri beraber olduğumuz bu ülkedeki savaş elbette ki en çok Türkiye’yi etkiledi ve bunun etkileriyle de ilgili gerek sokakta, gerek politika alanında yine yüzlerce konuşma yapıldı, dinlenildi, yine büyük çoğunluk medyanın geçtiği bazı bilgilerden başka hiçbir şey öğrenemedi. Savaşla ilgili yazılan kitaplar ise zaten medyanın insanlara verdiği haberlerle sınırlı kaldı. Bize bu durumu anlatacak bir roman lazımdı. Onu da Samet Doğan yazmış. Hem de oturup kurguladığı bir şekilde değil, olayların tam göbeğinden. Şam’dan Halep’ten, Tel Rıfat’tan, El-Bab’dan ve Suriye’nin daha birçok şehrinden. Hem muhaliflerin hem Suriye ordusunun arasından.

Samet Doğan bir gazeteci. 1988 doğumlu, belki de ülkemizin en genç savaş muhabiri. Üniversite öğrenimini Suriye’de yaptığı için Arapça bilen yazar, Ortadoğu ve Afrika’da birçok ülkede savaş muhabiri olarak çalışmış. Cuma Günü Uçmayan Kuş da yazarın ilk kitabı. Daha önce bazı dergi ve gazetelerde de yazan yazar, ilk kitabı Cuma Günü Uçmayan Kuş’la edebiyat dünyasına daha sağlam bir giriş yapmış.

Yeni bir kitap Cuma Günü Uçmayan Kuş. Yeni yılın yeni kitaplarından. Profil Yayınları’ndan neşredilen kitabın sayfa sayısı 294. Kitabı elime ilk aldığımda derin bir kuyu olan Suriye Savaşı’yla ilgili daha kalın bir kitap bekliyordum ama yazar bu kadar sayfayla da anlatmak istediklerini okuyucuya aktarmış diyebilirim. Kapak resmi olarak seçilen siluetler ve daha küçük resimler bize zaten bir savaşı anlattığının haberini veriyor. Ön kapaktaki Arapça kelimeler ise bunun Suriye Savaşı olduğunun habercisi; ancak kapağı uzaktan görseydim de ben bu kitabın Suriye Savaşı’nı ele alan bir kitap olduğunu söyleyebilirdim. Kapaktaki renk uyumu bana hemen bir savaş ortamını anımsattı. Arka kapağa seçilen pasajın da, kitabın önemli bölümünden seçilen cümleler olduğunu söyleyebilirim. Profil Yayınları her şeyiyle başarılı bir kitap kapağı meydana getirmiş.

Kitap toplam altı bölümden oluşuyor. Otobiyografik bir roman olduğu için de birinci tekil şahıs diliyle yazılmış. 2012’nin başlarında, yazara iş veren ajansın onu Suriye’ye göndermesiyle başlıyor ve arada Türkiye’ye dönülen zamanlarla birlikte 2013’ün Eylül’ünde sona eriyor. Kitaptaki altı bölümün hepsi Suriye’de geçmiyor. Kitabın bazı bölümleri İstanbul’a dönüşe ayrılmış. Suriye’ye neden gittiğiyle ilgili akılda soru işaretleri kalmaması açısından İstanbul günlerini, burada yaşadığı ruhsal boşluğu başarılı bir şekilde okura aktarmış yazar. Niye böyle bir tehlikeye atıldığını ise kitabın başındaki şu sözleriyle belirtmiş:

“..Yakında tüm bu kabus bitecekti. Ev kirasını düzenli bir şekilde ödeyebilecek, faturalar için arkadaşlarımdan borç almak zorunda kalmayacak, daha da önemlisi yeni kitaplar alabilecektim. Bütün bunların yanı sıra, buradan uzaklaşacak olmak sanırım beni daha çok cezbediyordu. Gidebileceğim kadar gitmek istiyordum; uzaklaşmak. Yeni sorular sormak ve yeni cevapların peşine düşmek… Ortadoğu’nun savaş görmüş sefil binalarında, sineklerin ancak bir ordudan çıkabilecek kadar uğultu çıkardığı çöp yığınlarında, kahve satan ihtiyarın elindeki fincanlarla ritim tutarak gezdiği sokaklarda arayacaktım, ne aramam gerekiyorsa. Bu yolculuğun asıl anlamı ancak bu olabilirdi.”

Evet, ekonomik şartlar da yazarı bu yolculuğa götürüyor ama asıl olan bir arayış içinde olmak. Terk edilmenin de getirdiği bir acıyla, arayış. Bu arayış durumunu ve genelde karamsar-kötümser ruh halini yazar, bize kitabın sonuna kadar hissettiriyor. Dengesi olmayan, iniş çıkışlarla dolu bir ruh hali. Savaşa giden, her an ölme ihtimali olan birinin ruh halinin normal olmasını beklemek de mantıksız olurdu zaten. Yazarın, Suriye’ye ilk gidişinden önce konakladığı Hatay’da, bize psikolojisiyle ilgili söylediği şu sözler aslında ne tür bir durumda olduğunun da haberini veriyor: “İstikrarlı bir psikoloji tutturabilmiş değildim. Ani iniş çıkışları olmayan insanlara her zaman hayret etmişimdir. Sanki yağmur etkilemez onları hatta bir ayrılık ya da savaş görüntüsünde ölü çocuklar; kaldıkları yerden devam ederler yaşamlarına benzer duygularla. Garip.”

            Yazar, ilk kitabı olmasına rağmen, gözlem gücünün ve betimlemelerinin kuvvetiyle dikkat çekiyor. Açıklayıcı ve örnekleyici anlatımla beraber sık sık betimleyici anlatım da kullanmış. Kitapta sayfalar geçtikçe artan bir tempo var. Özellikle dördüncü bölümden sonra tempo fark edilir derecede yükseliyor. Ayrıntılara azami dikkat eden Samet Doğan’ın dili de oldukça akıcı, üslubu son derece sade. Süslü ifadelerden özellikle kaçınmış sanki. Kısa kısa cümlelerin bol olması sanki yazarla konuşuyormuşuz gibi bir hava oluşturmuş. Zaten ben, Samet Doğan’ın amacının; edebi bir eser ortaya koymaktan çok, kendinin de kitapta sık sık belirttiği deyimle bize ‘Suriye cehennemini’ anlatmak olduğunu düşünüyorum. Dünyanın sadece menfaatleri dolayısıyla, tabiri caizse ‘çöktüğü’, Türkiye’nin dışındaki diğer ülkelerin göstermelik yardımlar yaptığı bir ülkenin halini birinci ağızdan, olay yerinden anlatmak:“Dünya medyası buralarla ilgili kim bilir şimdi ne tür haberler yapıyordur diye geçti aklımdan. Hiçbir zaman şu kasabadaki bir gencin, oğlunu toprağa veren bir babanın, çocukları cephede olduğu için gözlerine uyku girmeyen bir annenin acısını anlatmayacaklar, anlayamayacaklar dedim kendi kendime. Düşündükçe, bu vahşi ve vurdumduymaz dünyaya olan saygım azalıyordu. Burada olan şeylerden çok daha kötü, çok daha iğrenç durumlar vardı. İnsanlar televizyon ekranının karşısında ve sabah kahvesi eşliğinde gazete sayfalarına bir seri katil soğukkanlılığıyla bakıyorlardı.”

            Suriye denilince herkesin aklına ilk gelen şeydir ölüm. Diğer bütün analizlerin dışında, bütün değerlendirmelerin ve yorumların dışında, ülkede kalan masum insanların ölümü. Yazar ölüm duygusunu okura iyi bir şekilde aktarıyor. Başlardaki ölümlere verdiği psikolojik refleks yerini, kitabın ortalarından sonra ölümü kanıksama durumuna bırakıyor. Günde yüzlerce kişinin öldüğü bir savaşı, oraya iş için giden birinin savaş ortamına adapte olmasını abartıya kaçmadan, korkularıyla yüzleşerek, hatta bazen kendisinden bu korkularıyla ilgili alaylı bir ifadeyle söz ederek fantastiğe kaçmadan reel bir şekilde anlatıyor:

“Ölüm burada ne kadar da hızlıydı. Hatırlıyorum… Mahallemizde bir cenaze olduğunda en az bir hafta yas tutulurdu. Bir hafta boyunca ölüm korkusu hepimizi, özellikle de ihtiyarları tedirgin ederdi. Herkesin yüzüne ölümün soğukluğu yerleşirdi bir süre için. Şimdiyse, önümde yıkılıp giden, hem de parçalanan insanları görüyor ve bundan etkilenmemeye başlıyordum. Ölüm anlık ve rutin bir hadiseydi. Ne yapılması gerekiyorsa hemen yapılıyor ve savaş kaldığı yerden devam ediyordu. Yas tutacak zaman da yoktu zaten. Alışmanın akıl almaz gücü beni şaşkına çeviriyordu.

Freud, çalışmalarında korku patolojisine önemli bir yer vermiştir. İnsanlar tehlike hissettiğinde adrenalin salgılarlar ve bu hormon tüm vücudu harekete geçirir. Kalp ritmi hızlanır, kan basıncı artar, kandaki şeker miktarı artar ve gözbebekleri büyür. Tüm etkiler oluştuğunda insan ‘savaş ya da kaç’ mekanizmasını kullanır. Fakat hangisini kullanırsa kullansın yüksek performans gösterir. Bu da insana haz verecektir. Korku hissi adrenaline, adrenalin hazza dönüşür. Hayatın paradokslar üzerine kurulduğunu belirten Freud, korku ve haz duygusunun birbirini tamamladığını söyler. Yazarın, belki de Suriye’den kopamamasının, durup durup oraya dönmek istemesinin, hatta Suriye’de bulunduğu süre içinde hep daha tehlikeli yerlerde çekim yapmaya çalışmasının sebebi budur: “…Bütün bu çılgınlığın içinde olmaktan haz almaya başlamıştım sanki. O vakte kadar şahit olduğum kadarıyla şiddetin en zirvede olduğu vakit bu vakitti. Sokağın köşesinde yükselen evin duvarını kendime siper yapıp bekledim. Arada köşeden kafamı çıkarıp bakıyor ve geri çekiliyordum.”

            Bir ilk kitap için oldukça iyi olan Cuma Günü Uçmayan Kuş’la ilgili bir iki tane de eleştirimi söyleyip yazıyı bitireceğim: Kitap yazarın düşünceleriyle ve karşıdaki insanların diyaloglarıyla ilerliyor. Fakat yazar bazen, düşüncelerini yazarken fazladan cümleler eklemiş. Yazılmasa kitapta bir eksiklik oluşturmayacak cümleler akışı yavaşlatmış; ancak bu, kitabın sadece birkaç yerinde olmuş. Bir başka eleştirim ise diyaloglar ile ilgili: Kitabın bazı bölümlerinde çok düzgün diyaloglarla karşılaşıyoruz. Adrenalinin ve korkunun zirvede olduğu bir coğrafyada filmlerdeki gibi diyalogların olması zaman zaman olumsuz bir etki oluşturmuş. O diyaloglar kitaba aktarılırken düzeltilmiş olabilir; ama her zaman olmasa da ara ara  konuşmalar olduğu gibi bırakılsaydı pozitif bir etki oluştururdu diye düşünüyorum. Bir başka ufak eleştirim de yazarın, ülkedeki siyasi havayı cümlelerine yansıtırken dış devletlere çok az yer vermesi. Rusya ve Çin kitapta bir kere geçiyor örneğin. İran önemli bir bölümde kendine yer buluyor, ama o kadar. Dünyanın gözünü diktiği bir coğrafyada, üstelik birçok devletin bir şekilde bulunduğu bir ülkede başka devletlerin de yaptıklarına daha fazla yer verilebilirdi aslında. Ama yine de küçük eksikler bunlar. Hele bir ilk kitap için çok rahat göz ardı edilebilir.

Yazar hep bir arayış içinde demiştim yazının başında. Samet Doğan bu arayışın içine bir de, Suriyeli bir ressam olan Rima’yı da katıyor ve arayışını sadece kendi varoluşu üzerinden değil, bir insan üzerinden de gerçekleştiriyor. Rima’nın hikayesi yarım –havada değil- kalmış. Yazardan bir devam kitabı bekliyorum açıkçası. Hem Rima’nın hikayesi için hem de kitabın sonlarında faaliyetlerine yeni yeni başlayan IŞİD için hem de kendisi için. Çünkü bundan sonra bu coğrafyada daha pek çok şeyler yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Samet Doğan ikinci bir kitapla bunları bize aktarabilir.

 

 

 

 

Mehmet Akif Öztürk

İZDİHAM

 

 

 

 

 

  İzdiham Dergisi, 34. Sayısında birbirinden nitelikli yazılar, Türk edebiyatında ilk kez yayınlanan belgeler; sinemada ilk kez gösterilen senaryolarla okuyucularına merhaba diyor. Siz de eğer İzdiham okurken dergiden yankılanan müziği duymak isterseniz İzdiham’ı kaçırmayın. Üstelik grafiker her şeyi anlatmışken. İzdiham 34. Sayıya buradan ulaşabilirsiniz.  

Bir Cevap Yazın