Louis Martin-Chauffier, Bir çelişki dehası

Çeyrek yüzyılı aşkın bir süre (1923 ya da 1924’ten 1951’e kadar) çok iyi tanıdığım insan ile aynı zamanda hayranlık, keyif, rahatsızlık, öfke, saygı ve güvensizliğin birbirine karıştığı duygular taşıyarak dönüp dolaşıp hep okuduğum yazar arasında bir ayrım yapmayı denemek hem çok zor hem de gerekli görünüyor bana.

Zor çünkü hiçbir Fransız yazarı –hayır Rousseau bile değil– bu ölçüde kendi üstüne yoğunlaştırmamıştır yapıtını, daha doğrusu bütün yapıtlarını. Kendi sorunlarından, dramlarından, isyanlarından, kendini aklamalarından, gönlünün aktığı ya da hiç hoşlanmadığı şeylerden hiç çıkmadan hem de. Anlatılar, romanlar, ‘sotie’ler, tiyatro oyunları, kendi yaşam öyküsüne ilişkin ya da kendini çözümlediği yapıtlar –Tanrı biliyor ya, Les Cahiers d’André Walter’den (André Walter’in Defterleri) Ainsi soit-il’e (Böyle olsun) varıncaya kadar– bütün bu yapıtların biçimleri ya da karşıtlıkları ne olursa olsun, kendini en çeşitli görünümler altında hem de görünüşte birbiriyle en çok çelişen, hatta en ters ve karşıt niyetler doğrultusunda açıkta bırakan tek bir kişiyi sunmaktadır – açıkta bırakmak sözünü çifte anlamda kullanıyorum: Hem gözler önüne sermek hem de tehlikeye maruz bırakmak anlamında.

En baştan bir soru geliyor aklımıza: Büsbütün kendisiyle meşgul bir yazar, bunca kapalı ya da şöyle diyelim, bunca ortaya serili bir yazar kendini tanımak mı istiyordu yoksa kendini göstermek mi? Ne olursa olsun bana şurası kesin görünüyor ki tanıklığın hem konusu hem yazarı olan benzersiz bir varlığın ön plandaki bu –açıkça dile getirilmiş ya da getirilmemiş– sürekli mevcudiyetinde baskın bir benmerkezciliğin ya da örtülü bir egoizmin belirtisinden başka bir şey görmemek haksızlık ya da tam bir anlayışsızlık olur. Ne gerçek bir yaratıcı, ne filozof, ne tarihçi (tarihten nefret ederdi o) ne de siyaset alanında becerikli bir uzmandı –insan bilimlerinden söz etmiyorum– her tür sistemin amansız düşmanıydı, olabildiğince ayakları yere basan biriydi ve tam bir özgürlük özlemi içindeydi, zorlamaların reddedilmesine dayalı olduğu kadar ilkelerin doğal ve istemdışı biçimde bilmezden gelinmesine de dayalı bir özgürlüktü bu, ortaya koyduğu bütün sorunları, maruz kaldığı ya da yol açtığı bütün dramları ele almak ve belki de çözmeye çalışmak için Gide’in kendi benliğinden, mevcudiyetinden ve aklı başındalığından başka hiçbir şey yoktu elinde. Aslında ilgilendiği yegâne varlıkların yani insanların karşısında neredeyse çıplak bir zihindi o, engin bir edebiyat kültürü –tek giysisi– dışında başka tutunacak dalı yoktu, kendi aracılığıyla ve kişisel yorumuyla yaklaşabilirdi ancak başkalarına.

(…)

Önceleri Katolik kilisesine girecek derecede İncil’in ve İsa’nın kişiliğinin çekimine kapılan Gide Tanrı’dan, dinden ve, üstelik güçlük çekmeden, pişmanlık duymadan, İsa’dan –deyim yerindeyse Claudel sayesinde– uzaklaşır, en sonunda da, uzun bir yürüyüşün bitiminde, tam ve serinkanlı bir yadsımaya ulaşır. Hırçın bir düşmanlığa kadar vardırılan bu kopuşta, Gide’in kökenlerine rağmen pek hazır olmadığı ve hiç de düşkünlük göstermediği ‘metafizik düşünceye dalma’yla açıklanacak bir yan yoktur. Yöntemlerini beğenmediği, amaçlarını reddettiği ve verilerini bilmezden geldiği tarihsel eleştiri yoluyla da açıklanmaz bu durum. Gide kendini metafizik yaptığı inancına kaptırdıysa, metafizik diye gördüğü şey, yine aynı nedenlerden ötürü en kötü yapıtı (en çok önemsediğini ileri sürdüğü yapıtı) yani Corydon kadar vasattır. Bu kitap gibi girişimler, bir karşıtlığın basmakalıp bir amaç uğruna dayattığı şeyin, aklın meyvesi olarak meydana gelip “önyargısız bir zihin” içinde olgunlaşarak belirdiğini akıl yürütme yoluyla kanıtlamayı hedefler. Tutkuyla aşırı ısıtılmış bir seranın ürünleri, doğanın taptaze armağanları gibi sunulmakta, öyle oldukları ileri sürülmektedir.

Gerçekten de her iki durumda da, göz göre göre bir “doğrulama” ihtiyacı söz konusu olur: Gerek her şeyin var olmadığına işaret ettiği bir Tanrı’nın reddini gerekse yasaların alanına giren eşcinselliği doğrulama ihtiyacı – yoksa hatalı ve yapmacık olan yasalar mıdır? Eşcinselliği biraz daha sonraya bırakalım. Din konusunda Journal’i (Günlük) baştan başa okumak –uzun ama heyecan verici bir girişim– kopuş dramının Gide ile Tanrı arasındaki “kişisel bir kavga”dan doğduğunu keşfedip yıldan yıla bunun doğrulandığını görmek için yeterlidir. Tanrı, arkadaşlarını –Claudel, Copeau, Ghéon, Charlie Du Bos ve daha birçokları– “elinden alıyor”, dine dönüş bir ihanet biçimine giriyordu, paylaşma Gide’e olanaksız görünüyordu adeta, bir kenara atıldığına inanarak daha da uzaklaşmaya yöneliyordu. “Başkalarının görüş alanına girmeye” doğal bir duyguyla itildiğini ileri süren bu zihin, ötekilerin görüşleri kendisine ters düşmezse ancak, bu açılıma razı geliyordu.

Bu kişiselleşmiş çatışmaya, ister hep tinsel varlıklarda –Tanrı, Şeytan– somutlaşmış düşünceler söz konusu olsun isterse insanlar söz konusu olsun, her şeyde ve her dönemde rastladığımız bu tam Gide’e özgü tepkiye ilişkin tanık olduğum bir olayı, kendimi öne çıkarmaktan hoşlanmamama rağmen, daha doğrusu dostların sır dökmesinden pay çıkarmayı sevmememe rağmen, aktaracağım. Bir gün, 1926 ya da 27 yılında Pontigny’de Gide bana evlilik dramından söz etti uzun uzun. Madeleine gitgide daha fazla dine yönelmekle (dine kapanmak ya da sığınmak mı yoksa?) kalmıyordu Gide’in dediğine göre, Katolikliğe çok yakındı: Bir başka deyişle, nasıl kimilerini cin tutarsa, onun gözünde de karısı, çaresi olmayan tam bir “cinlenme” hali içindeydi. Sözlerini “Tanrı’yı kıskanıyorum” diye bitirirken, kepazeye çevrilmiş bir koca gibi öfkeli, umutsuz ve yaralı tavrı kendisine yap›lm›ş hakareti insanca duygularla hissettiği konusunda kuşkuya yer bırakmıyordu –kaçırılma, tecavüz, kırgın kadının memnuniyetle rıza göstermesi ya da kaçması; en değerli duyguları ihanete uğrayan kocaya hakaret edilmişti. Kendisini böyle yüzüstü bırakacak olan kadını çocukluğundan beri nasıl da temiz, coşkulu, sürekli ve örselenmiş bir aşkla sarmaladığını biliyordum, Yseult’nün kaçtığını gören Kral Mark, büyülü aşk şerbetinin tek masum kurbanıydı.

“Onlara asla inanmamalı”
Acısında ve öfkesinde samimi olduğuna hiç kuşku yoktu. Onu iyi tanıyan herkes buna tanıklık edebilirdi. İçini dökmede de öyle miydi, bu konuda kesin bir şey diyemem. Daha ziyade tersini öne sürebilirim. Samimiyete birtakım sınırlar getirilirse, samimiyet çekincelerle çevrelenirse, sadece söylemeyi seçtiğini ele verip aslolanı saklarsa ne anlama gelir? Gide’in çok daha sonraları Et nunc manet in te’de (Ve İş Şimdi Sana Kaldı) –hem de inanılmaz bir körleşmeyle!– anlattıkları ve bu iç dökmeden birkaç yıl sonra Journal’i (Günlük) baştan sonra okuyunca öğrendiklerim kaçınılmaz biçimde beni, gizliden gizliye –açığa vurmadan diyelim– şuna inanmaya itiyor: Madeleine’in sığınacak yeri başka tarafta aramasının nedenleri en geçerli ve en acı verici nedenlerdendi, Gide’in kendisi de bunun iyice farkındaydı, çok üzgündü ama aynı zamanda kendi suçunu kabul etmeden – ki bu suçu işlediğini kabullenmek bir yana, yaptığını suç olarak görmeyi reddediyordu – bu nedenleri kabul edemez, itiraf edemezdi.

Gide’in samimiyeti üstüne çok yazılıp çizildi. İnsanların basit bir sorunu sanki birbiriyle yarışırcasına karman çorman ettiği olur, sorun neredeyse çözülmez hale gelir çünkü yanlış biçimde ortaya konmuştur. En başta da Gide öyle yapmıştır, üstelik defalarca.

Bana yöneltilmiş bir “sahte iç dökme”yi açıkladım az önce. Aklımda bir başkası daha var, hem daha da ciddi çünkü olayların aslını saptırıyor. Denis de Rougemont’a yapıldı o ifşa. Onun karakterinin dürüstlüğü ve doğruluk kaygısı, söylenenlerin sahiciliğinden emin olacak kadar biliniyor.

Neyse, 20 Haziran 1939’da Gide ona, “tutkun ve püriten bir genç erkek” olarak “heteroseksüel aşk”ın bu aşka tensel hiçbir şey karışmadığı ölçüde saf olduğuna inandığını açıklar. “İşte böylece kendimi tam anlamıyla kandırdım!” diye de ekler. Söylediğini doğrulamak için birçok kadının kendisine nasıl “erkeğin arzusundan rahatsız olduklarını” ve “kocalarının libidosunu hastalıklı bir şey olarak gördüklerini” anlattığından dem vurur. Sonra kendi işlediği suçu kadınların üstüne atarak şunda diretir: “Kadının bizler kadar fiziksel alışverişe ihtiyaç duymadığı kuruntusunu çok uzun zaman taşıdım… Ne yazık, net görmüyordum durumu… İnsan böyle aldanıyor, sonuçları da… Buna inanacak kadar aptalmışım! Kadınların bize söylediğine asla inanmamalı…”

İZDİHAM

izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: