Kevser Tekin, Bugün de Gelmeyeceksin, Dün Gelmeyişinden Belli

Dünyaya baktığım yerden gözlerim şikâyetçi nedense. Neyi görmek istiyordu ki hem, görebileceklerimiz zaten sınırlı iken. Kendime dönüyorum, kalbime dönüyorum. Kararınız nedir diye soruyorum. Cevap gelmiyor bir müddet. Kararsızlığı sürdürüyorum bende inatla. Oysa herkes bilir “Kalbin Kararı”nın aşk olduğunu.

Üç yıl önce ilk baskısını yapan Ahmet Murat’ın Kalbin Kararı adlı şiir kitabını, kalbinizi bir karara bağlasın diye okumayın. Yazarın kırk sekiz sayfaya sığdırdığı şiirler insanı kararsızlığa değil bir ırmağa sürüklüyor en çok. Kenarındaki bir ağacın altında ekmek arasına üzüm koyup yemeğe, güneşe doğru yüzünü dönüp karşı tepelere dağ gibi bakmaya sürüklüyor. Kalp nasıl ince, kalp nasıl hassas, kalp nasıl biricik ise “sevgilim sana bir uzun yolculuk borçluyum.” dizesi de kalp kadar, hatta belki ondan bile daha naif geliyor kulağa. Karlı bir yolda atkı sıcağını arayacak olursa insan, bu dizeden başkasının kapısını çalmasın derim.

Ahmet Murat Hocayla yan yana bir fotoğrafımız var, o bilmez. Yıllar önce semtimize edebiyat sohbetinin konuğu olarak gelmişti. Sunum görevi bende olunca sohbet etmeye bolca fırsatım olmuştu. Keşke bu kitabı o zamanlarda yazmış olsaydı. Üzerine neler sorardım merakım gitsin diye. Mesela kitabı iki bölümden oluşuyor: İlahiler ve Neşideler. Girizgâh sayılacak bir küçük alıntıyla besmele çekip Kalbin Kararı şiiriyle “Allah sürprizdir, rabbül âlemin.”ile çıkıyor karşımıza. Üç kıtalık bir şiir, boyuna postuna bakmadan öyle bir çelme takıp yaralıyor ki sizi, şiirin sonunda yazan dizeyi daha iyi anlıyorsunuz: “kalp yaralanmaz çünkü yaradır.” Hayırlı olsun, acınız varmış, duyduk da geldik. Geçmiş olsun denmez; kalbin yarası geçince ihanet olur bizde.

İlahi bölümünde yazdığı şiirlerden birine Kadir gecesi diye not düşmüş şair. Bin yıldan hayırlı bir gecede kaleme almış olmalı diye düşünmüyor değil insan. Şu “bir iki kelimem var, nasıl söylesem/ ikimiz, baş başa, sen ve ben.”dizelerinde belki Rabbi ile arasındaki bir ayrıntıdan haberdar etmiştir okuyucuyu. Şiir bu dizeyle bitti gibi dursa da aslında bitmiyor. Her kim okuyorsa ekliyor peşine, içinden o an geçenleri. Zaten şiirlerinin çoğunda son sözü hep okuyucuya bırakmış gibi. “İnsanda teselli var mı insana?”diye biten şiiri mesela… Haydi bakalım elinizde güç buluyorsanız cevaplamadan açın diğer bir sayfayı. Ben başka sayfaya kaçmak yerine, İbrahim Tenekeci’nin “İnsan insana anlatamaz derdini. Denedin, olmadı, değil mi?”dizeleriyle karşılık verip vazifemi yerine getiriyorum her defasında.

Balkondan güneşe bakarsınız da odaya girdiğinizde gözlerinize hafif bir karaltı bağdaş kurup birkaç dakikanızı karanlıkta yaşatır ya hani, işte Muhayyer Münacat’ı okuyunca tam da bu hisse bu kapılıyor insan. Uzun uzun anlattım biliyorum; “Allah’ım biraz konuşabilir miyim bağışla/ Konuşuyorsun sen, duymuyorum ben ah bağışla.”diyor şair, benim af dileyeceğim kimsem yokken hem de. Neden şair olamadığımı sorgulardım ki anlamış bulundum; Allah eliyle olunuyormuş en çok da. “Benden şair yaptın ya, bu senin kudretin, memnun musun desem/ sana seslenmeye yarıyor, memnunum bense.” Bildim ki kudretinden zinhar sual olunmazmış ama şairin de dediği gibi “Allah’ım, beni biliyorsun, bir mutlu son yazdın mı bana, deyiver şu kölene” diye sormak istiyorum. Sormak istiyorum giden döner mi diye. Aslında dün gelmeyişinden bellidir en çok, bugün de gelmeyecek olması. Ötesini sormak için Çıkış Kapısı’na geliyorum. Cevap ararken elimde bomba ağırlığında duruyor şu dizeler: “bir kelimenin pimi elimde olacak/ bir hece bir heceye hayretle raptola.”

Her şiir için ayrı bir yazı yazılır aslında; hepsi kendi bacağından asılmayı göze alacak kadar cesur çünkü. Bunu yazının en başında belirtmediğim için kusuruma hoş gözle bakın lütfen. Dediğim yargıyı iki yıldır, kitabı kırk sekiz parçaya bölüp, arada kendimi de bölmüşlüğüm olmuştur, tek tek okudum. İçimde yaptığım sıralama sonucu kapanışı Hayatım yapacak. İster hû çekip okuyun, ister tespih tanesine yatırıp okuyun ama şiir bittikten sonra Nesîmi’nin kapısını muhakkak çalın.

“Ben hayatının kaidesiyim, mihveri, führeri.” “Senin hayatınım, seni seviyorum’unum, kim itiraz edebilir buna/ sayın yargıç mı, sağduyu mu, Amerikan kamuoyu mu?” Bir tespih gibidir bunlar da seninle aramda.”  Seninle benim aramla olsa olsa şiir olurdu zaten. Sayın yargıç, itiraz ediyorum’lara ne ceza versek acaba?

“Yüzün gördüm dedim ‘elhamdülillah’/ Boyun gördüm okudum ‘kulhüvallah’ “ tespihini çekip Nesîmi’nin de gönlünü hoş eyleyip kapatıyorum kitabı her seferinde. Şimdi ne karar verdim inanın bilmiyorum. Çünkü tekerleğin icadından beridir geçmeyen hüznüm duruyor yastık altında. Bir dil bilirdim, o da son zamanlarda yetmiyor anlatmaya kendimi. Şimdi oturdum buraya öylece ama dünyadan bir beklentim yok yanlış anlaşılmasın. Yoldan bir imdat geçer, yoldan bir derman, yoldan bir vuslat geçer diye bekliyorum. Kalbimin kararını sanki duyar gibiyim; gönlümün hüzün rengi açılıyor sana baktıkça. İstediğim ateşten başlayabilir miyim yanmaya?

 

 

 

 

Kevser Tekin

İZDİHAM

 

 

 

 

“Biz yazılıya çalışmıştık, hayat bizi sözlü yaptı.” İzdiham Dergisi’nin 30 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye. İzdiham Dergisi'nin 30. Sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın