Hüseyin Hakan, Hangi Mevlana?

“Baz a baz a her ançi hesti baz a
Ger kâfîr u gebr u put-peresti baz a”
[Ebu Said-i Ebu’l-Hayr]

Ağzından tek kelime çıkmadığı halde sular seller gibi konuşan insanların var olduğuna bir şekilde hepimiz ikna olmuşuzdur. Veya bu tarz güzel insanları, daha doğrusu bu tarz sustukça güzelleşen insanları bizzat tanıma şerefine de ermişizdir. Böyle kimselerin haletiruhiyesi farklıdır. Öyle uzun uzadıya konuşmaları icap etmez mesela, birkaç özenli cümle ile işi bitirirler. Hararetli konuşmalar da onlara göre değildir. İtiraf etmeseler de duruşlarında, meselelere bakışlarında Rahmani bir tını vardır. Bizi de bu tını cezbeder ekseriyetle. Böylesi nurefşan kimseleri tanımak her halükarda gurur vesiledir. Buna rağmen çok kez haklarında kısıtlı malumata sahip olmamızın getirdiği sıkıntılarla burun buruna geliriz. Bunlardan belki de en bilindik olanı, öyleymiş gibi, onlara aitmiş gibi davrandığımız durumlarda gelişir.

Girişte alıntıladığım iki beyitlik rubainin Farsçası tanıdık gelmemiş olabilir. Türkçeye sıklıkla “yine gel, yine gel, kim olursan ol yine gel; kâfir, Mecusi, putperest olsan da yine gel” şeklinde çevrilen bu evrensel çağrıyı büyük çoğunluğumuz Mevlâna’ya atfederiz. Hepimiz derken, yalnızca avamdan bir kesimi değil, basbayağı her kesimden insanı kastediyorum. Bizatihi Şeb-i Arûs töreninde kıymetli bir akademisyenin üzerine basa basa Mevlâna’ya bu sözleri atfettiğini, sözün müellifinin hazreti Rûmî olduğunu işittim. Vaziyet böyle de tuhaf bir noktaya varmış. Elbette sözün manasının Mevlâna’nın felsefesiyle örtüştüğü noktalar çok. Elbette Mevlâna’yı kıyısından köşesinden okumuş olanlar için beyitlerin hiç de yabancı durmayacağı açık. Fakat yine de Mevlâna’dan tahmini olarak üç asır kadar önce yaşamış olan İranlı şair-mutasavvuf Ebu Said-i Ebu’l-Hayr’a ait olan rubaiden alıntılanan sözü kesin bir kanaatle Mevlâna’ya arz etmek sıkıntılı bir durumdur. Sıkıntıların neler olduğunu anlatmak için yazma gereği duydum. Vaziyetteki nüanslara temas maksadıyla.

Beyitler Mevlâna’ya ait değildir. Nokta. Bırakın ait olmayı, bütün hayatı boyunca tam olarak bilinmese bile elli bin beyit yazmış olduğu söylenen yüreği derya gibi Mevlâna’nın bir tek beyitinde bile bu söyleyiş bulunmaz. Kaldı ki bunca beyitin sahibi olarak kendisine Hamuş –yani ‘suskun’ diyebilecek kadar güzel biri olmasına rağmen. Hal böyleyken, sustukça güzelleşenlerin makûs talihi Mevlâna’nın da akıbeti olmuştur ki kendisiyle alakası olmayan yakıştırmaların ortalıkta cirit attığı bilinen bir durumdur. Alışık sayılabiliriz bu tarz durumlara, fakat mesele yaşamını maddeden ziyade manaya vakfeden bir şahsiyetle alakalı olunca iş değişir. İş değişince, birkaç sıkıntı türüyor. İlkin, şahsiyetin kendisi ile uğruna var olduğu gaye arasında uçurumlar peyda oluyor. Hakkında eserlerini kurcalamaktansa işi kaynağı şüpheli birkaç dizeyle tamamlamak gibi absürt bir girişim başlıyor. Ardından atfedilenlerden dolayı şahsiyet ilgili ilgisiz bir ideolojinin, düşüncenin, ekolün merkezine yerleştiriliyor. Mevlâna mesela, bu beyitten ilhamla kaşla göz arasında fena bir hümanist olarak ilan ediliyor. Öyle zannediliyor. Ya da öyle olması yakıştırılıyor. Neyse ne, işin sonunda öyle olması beklenen Mevlâna, tam da öyle oluveriyor. Fakat işler böyle cereyan edince de bir curcuna başlıyor. “Ne olursan ol, yine gel” açık daveti bu curcuna esnasında toplumumuzun yaralı bilincine kurban ediliyor. Ben bilirimci tavır, dizedeki efsunu alıp yerine kim olursanız olun, yeter ki gelin gibi akla hayale sığmaz bir anlam bağışlıyor. Hatta bu satırları yazmama sebep olan olayı, bir kimsenin olur olmadık yerde meseleyi eşitlik ve adalet üzerinden ilerletmek için kullandığı argümana bile çeviriyor. Oysa kim olursan ol gel nidasının önkoşulu, kim olursan ol, fakat öyle kalma şartı ile okunmalıdır. Ne olursan, kim olursan ol yine gel. Pişman ol da gel, farkında olarak gel. Sözün künhü budur.

Basit gibi görünse de böylesi bir yanlışta ısrar, Mevlâna’yı hümanist gibi göstermeye yeter sebeptir. İslâmî bir aydına Rönesans münevveri muamelesi yapmak demektir bu. Eğer kastettiğimiz hümanizm, yeni insan modelini tasavvur ederken onun geçmiş hakikatlerini antik düşünce formlarından, geleceğini de estetik, ahlâki ve entelektüel kapasiteleriyle sınırlayan Rönesans akımı olan hümanizm ise, üzgünüm, aradığımız Mevlâna buraya sığmayacak denli kıymetlidir. Bilhassa Montaigne, Erasmus, Petrarca veya Ficinus gibi hümanist isimleri düşününce, mümkün değil sığmaz. Bir kere Montaigne’i bile baz alırsak, onun bilginin imkânsızlığı, insanın kendisini hayvandan üstün tutma sevdasının beyhude olduğuna dair inancını hatırladığımızda Mevlâna’nın bir hümanist olması akıl işi sayılmaz. Hakikatin bilgisine ulaşılmaz görüşüne değinmiyorum bile.  Dolayısıyla bizlerin romantizmine kurban edilemeyecek kadar ciddi bir meseleden söz ediyoruz. Aşk û heves ile giriştiğimiz ısrardan zararlı çıkan önce müellifin kendisi, ardından inandığı yol ve bizatihi kendimiz olabiliriz.

Bir şeylere itiraz ederken, severken, ayrılırken, gül koklarken ya da gökyüzüne bakıp bulutlardan günaşırı şekiller çıkarırken dilediğiniz Mevlâna dizesini mırıldanabilirsiniz. Bunda kabahat yok. Kabahat, insanın kendi zayıflıklarını bir bahane addederek onu gidermeye aciz olmasıdır. Zayıflıklarımız içimizde bir yerlerde değil, bağlı olduklarımızdadır. Her ne ise murat ettiğimiz, odur imtihan ve muhtemel zayıflığımız. Bundan sebep, Mevlâna’yı olmadığı bir yerde görmek, muhtemelen zayıflığımızın ürünüdür. Severken ya da ayrılırken, ilahi coşkunluk veya tastamam seküler anlarımızdaki zayıflıklarımızı örtbas etmek adına anlamı bağlamından saptırıyoruz. Olan bize değil, söyleyenin, söylenenin kendisine oluyor. Ondan sonra da güzelim söz, herkesin, hakikati bile bile inkâr edelerin de elini kolunu sallayarak geleceği yuvalar oluşturuyor. Sözün esas sahibi ise sayemizde sırra kadem basıyor. Olmaz öyle. Evvela gönülhâne, çilehanedir. Öyle paldır küldür girilmez. Sözün maksadına haiz olmak gerekir. Baktık ki bu olmuyor, en azından şahsiyetlerin eserleri hakkında asgari bilgiyi edinerek hayat felsefesini bilmek gerekir. Bitirirken, birisi Mevlâna’dan –fakat gerçekten Mevlâna’dan öteki de Şirazlı Sadi’den olmak üzere iki alıntı yapacağım. İlki, elinde imkânları olduğu halde bilgiyi üstünkörü kullanıp hakikati yaralayanlara, ikincisi de yine onlara gelsin. Diyor ki Sadi-i Şirazi:

“Merhem elinde, fakat bizi yaralı bırakıyorsun.”

Ve noktalıyor Mevlâna:

“Etme!”

Hüseyin Hakan, İZDİHAM

İzdiham'ın 37. sayısında Rainer Maria Rilke'nin vasiyetnamesi Sema Peltek'in çevirisiyle Tükçe'de ilk kez İzdiham'da yayımlanıyor. Müslüm Gürses’i kapağına taşıyan İzdiham Dergi’nin Ekim-Kasım sayısı; Meltem Gülname Kaynar’ın hazırladığı İzdiham Maarif Takvimi’yle başlıyor. Rilke’nin Vasiyetnamesi ilk kez Sema Peltek'in çevirisiyle Türkçe yayımlanırken Gökhan Özcan’ın kendine has bir tarzda yazdığı yazısıyla devam eden bu sayıda Gerard de Merval’in morg kaydına yer veriliyor. Erhan Tuncer köşesinde Yeşilçam Şiirlerinden oluşan bir yazı dizisine başlarken; birbirinden farklı üsluplarıyla dikkat çeken ve bu sayıda yer alan yazarlar: Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Faruk Aksoy, Furkan Güngör, Güray Süngü, Hakan Göksel, İbrahim Varelci, Melda Zirek, Muhammed Güleroğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Seda Nur Bilici, Talip Kurşun, Tuğba Karademir, Turan Karataş, Yasin Kara. Şiirleriyle: Bülent Parlak, Abdülhamit Güler, yer alırken; öyküleriyle: Arzu Özdemir, Emine Şimşek, Zeynep Kahraman Füzün; masalıyla: Meryem Ermeydan yer alıyor. Filmler ve Replikler köşesini Berat Karataş hazırladı. Etibar Hesenzade Şehriyar'ın biyografisini yazdığı, Arzu Özdemir'in de bir şiirini çevirdiği dergide: Enes Aras, Mercedes Kadir’i; Ferhat Toka, Cahit Zarifoğlu’nu; Özer Turan, Bakunin’i; Yunus Meşe, Kadı Burhanettin’i anlatıyor. Röportajlarda; Beyazıt Bestami dolarla, Hacı Ahmed Eriş oto tamircileriyle, Mustafa Toprak Ahmet Hamdi Tanpınar ile konuştu. izdiham dergisinin 37. sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.    

Yorumlar!

Bir Cevap Yazın