Handan Acar Yıldız Söyleşisi

HANDAN ACAR YILDIZ’LA AĞIR BOŞLUK ÜZERİNE SÖYLEŞİ: “BENİM BÜTÜN GAYRETİM PARÇANIN İÇİNE BÜTÜNÜ YERLEŞTİREBİLMEK”

 

Handan merhaba, etkileyici bir öykü yazdığını düşünüyorum. İkinci kitabın Ağır Boşluk’ta yazmış olmak için yazılmış tek bir öykü yok, öykülerin hepsi de doğuş gerekçelerini kuvvetle hissettiriyor. Bu sebeple belki, sonu fantastik denebilecek öykülerde bile sahicilik sorunu yaşamıyor okur. “Ömrümüz o matruşkaları açmakla geçer” dedirtiyorsun bir karakterine. Sebeplerse hep en içeride gizlidir o karaktere göre. Öykülerin de bir matruşkayı açar gibi o gerekçeye doğru hazırlıyor bizi. Ama sonuncuyu hiç açamıyoruz. Nedir sana okurla araya o ince perdeyi koyduran? 

Sözlerime teşekkür ederek başlamak istiyorum. Yorumun beni ziyadesiyle mutlu etti ve onurlandırdı. Soruna dönecek olursam Sevgili Hayriye, bazı insanlar yazı yazmış, yazıyor. Ben de onlardan biriyim. Bunca kâğıt içinde kendi doldurduğum kâğıtları geri çeksem ve yaksam bir eksiklik olur mu? Bu soruyu kendime sık sık soruyorum. Yazdığım her öyküde. Yazdıklarımı yaksam, sadece kâğıdın küle dönüşerek kimyasal değişimine mi neden olurum yoksa bu bir kayıp olur mu? İşte bu nedenle en çok korktuğum husus, yazılan metnin kişisel, ferdî, münferit olması. Kendiniz dışında hiç kimseye dokunmayan bir öykü yazdıysanız, yazdığınız metin öykü değil ürün ise, tabiri caizse yalnızca kendinizi tatmin ettiyseniz, onu yakıp küllerini havaya savurmanız kayıp değildir. Öykü değil, günlük yazmışsınız demektir. Tarihte pek çok yazar, yapıtları değerinde Günlükler yayımlamıştır. Ancak onların ismi günlük, öykülerin ismi de öyküdür.

Bir öykünün içinde ben zamiri dışında hiçbir zamir geçmeyebilir. Hatta bir kitaptaki tüm öyküler ben zamiriyle yazılmış olabilir. Yine de ortaya, münferit bir metin değil de herkesi ilgilendiren, okuyana dokunan bir eser çıkabiliyorsa ne mutlu. İşte bunu bir gizemin içinde başarmayı arzu ediyorum. Okuyucuya dokunan alanı daire içine alıp orayı okuyucunun kendisinin kendi yaşantısına göre doldurmasını hedefliyorum. Yani boş bir çemberle, o çemberi okuyucuya sunmakla sınır ile sınırsızlığı birleştirebilmeyi hedefliyorum. Tümelin içine tikel yerleştirilebilir. Toplumun içine birey yerleştirilebilir. Bütünün içine parça yerleştirilebilir. Ancak benim bütün gayretim parçanın içine bütünü yerleştirebilmek. Bir’in içine çokluğu yerleştirebilmek. İnsanların büyük kısmının yaptığı gibi çoğulun içine bir’i yerleştirmek değil. Benim arzu ettiğim, tek bir kişiyi anlatır görünürken yüzlerce kişiyi anlatabilmek. Ancak o tek kişinin tekliğine de gölge düşürmemek. Ama asla binlerce, asla milyonlarca kişiyi anlatmak değil. Sadece yüzlerce kişiyi. Matruşkanın son parçasını açmama nedenim bu. Açarsam, yani bu adam şimdi niye çıldırdı sorusuna çok somut bir cevap verir ve o cevabı oraya yerleştirirsem eğer, parçanın içine bütünü yerleştirebilme imkânımı tüketmiş, sınır ile sınırsızlığı barıştırmak yerine sadece sınırı kullanmış olurum. Bu imkânı yok etmemek için, yani bir’den çokluğa genişlemek için, çokluktan bir’liğe geri dönüş yapmamak için matruşkanın en küçük parçasını açmıyorum.

O küçük parçayı herkese dağıtıyorum ki, herkes kendisi açsın ve kendi sırrını kendi bulsun. Yani kahramanım çıldırmanın eşiğine geldiğine insanları inandırmak zorunda. Çıldırma eşiğine gelme nedenini insanlara inandırmak zorunda olmamalı. Onun dünyadan kopmasına neden olan mesele, bir başkası için ‘canım sen de buna mı kafayı taktın?’ şeklinde yorumlanabilir. Çünkü tepkiler görecelidir. Siz çocukken bir kedinin bir farenin kafasını ısırarak koparmasına kazayla şahit olabilirsiniz. Tüm hayvanlar avlarını boğduktan sonra yerler. Avcının avına gösterdiği son merhamet, onu canlı yememesidir. Köpek balıkları bile ısırdıkları insanın ölmesini beklerler. Pek çok kurban, köpekbalığının kendine tanıdığı bu fırsattan yararlanarak kurtulmuştur. Ama bir kedi bir fareyi canlı canlı yer ve dünyanın en masum hayvanı gibi ortalarda dolaşır. Ve daha ağzındaki kan kurumadan bir el gidip onun başını okşayabilir. Şimdi sizin kahramanınız buna kafayı takıp vidaları gevşetebilir ama başka bir insan için bu da dert edilecek konu mudur? Siz sadece kahramanınızın içinde bulunduğu ruh halinin, çektiği acının gerçekliğine insanları inandırabilirsiniz. Gerekçesine inandıramazsınız. İnandırmak zorunda olmamalısınız.

Öykülerden yola çıkarak tek sözcükle seni anlatmamı isteseler, “yaralı” derdim sanırım. Bu o kadar baskın ki, her öyküde boy gösteren birçok acı belirtisi şova dönüşmüyor. Yarayı barizliği yüzünden kabul etmek zorunda kalıyoruz; fakat yaralayan şeyi teşhis edemiyoruz. Okuyucuya ipucu vermek ister misin? İnsan neyle yaralanmıştır? 

Bilmiyorum ki Hayriye, bu kedi meselesine insanların bu kadar kayıtsız kalması bana acı veriyor olabilir. Sen dediklerimiz bir gün Siz olmuştur. Biz dediklerimiz bir gün Onlar olmuştur. Zamir kaymaları sonrası oluşan erozyonda toprak altında kalmışızdır. Toprağın ya erken ya da geç geleni acı verir. Erken gelen toprak yorsa da altından çıkmayı başarmışızdır. İnsan nasıl yaralanmasın ki. Ama her şeye rağmen deniz kokusu güzeldir. Kuruyan dallar güzeldir. Kızaran güller güzeldir. Borchert’in ‘Karahindiba’ öyküsünü okuduktan sonra karahindibaların yanından geçerken yüreğinizin titremesi güzeldir. Zweig’in ‘Amok Koşucusu’nu okuduktan sonra ‘Sevgi’ sözcüğünün kazandığı anlam güzeldir. Sözü edilen terim, dünyada sadece üç ülkede görülen bir ‘çıldırma hâli’ iken, sizin Hindistan, Malezya ya da Filipinler yerine Türkiye’de doğmuş, belgeleri yeterli gelmediği için koşmasına izin verilmemiş Amok Koşucusu’nu öykü sayfalarınızda koşturmaya çalışmanız güzeldir. Bir parça simit, peynir, çay; huzurla yiyip içebiliyorsanız güzeldir.

Bazen biriyle konuşurken gözlerinin içine bakarım ve anlattıklarımı yeterince hissetmediğini düşünürüm. Birden susarım. Yarıda keserim sözümü. Karşımdaki de çoğunlukla nerde kalmıştın, niye sustun demez. Oysa ben onu denemek için susmuşumdur ama susuşum ona lütuf olmuştur. Keşke daha önce sussaydım derim! Keşke daha önce sussaydım da burada onunla oturacağıma gidip yazsaydım.

 

HANDAN ACAR YILDIZ ile ilgili görsel sonucu

Sinirleri yıpranmış, yaşama zor katlanan, bazen çıldırmanın eşiğinde kişilikleri anlatıyorsun; ama onların niçin böyle olduklarına dair ön bilgimiz yok. Tabirimi mazur gör lütfen; “ehlileşmemiş” bu kadınlar için öyle olmak normal gibi, -çoğu kadın olduğu için bu cümlede kadın olarak genelledim-. Sen de bunu -yani ehlileşmemiş olmayı- bir veri olarak kabul ediyorsun sanki? Böyle midir? 

Aslında bunlar, sinirleri yıpranmıştan ziyade çok otokontrollü tipler. Aşırı hassas kişiler. Neden öyle olduklarına dair ipucunu niye yer vermediğim konusuna ilk soruda değinmiştim. Yine de kısaca özetleyecek olursam, önemli olan neden çıldırdıkları değil, çünkü insan en çok da incir çekirdeğini doldurmayan meselelerden çıldırır. Çünkü incirde yer kalmamıştır. Bardağı taşıran, damlanın büyüklüğü değildir. Bardağı taşıran, en küçük damlaya dahi yer kalmamış olmasıdır.

Ehlileşmemiş olmalarına gelince, içimizdeki Allah ile dışımızdaki Allah’ın arasını toplum açar. İçimizdeki, şah damarımızda atan; dışımızdaki ise kâinata baktıkça gördüğümüzdür. İnsan bu açılmaya sadece içindeki adalet duygusuyla direnir. Soru sormak bile ehlileşmeye direnmektir. Soru soran, ‘nereye bu gidiş’ diyebilen kişi kendini, insanlığını korur. Kant, ‘gökyüzüne baktığımda gördüğüm şey, içimdeki ahlâk yasasıdır.’ der. İçimizdeki ahlâk yasası. Buraya dikkat! Dışımızdaki yasa, iç yasadan sapmış ise, burada hakiki olan ve kıstas alınması gereken iç yasadır. “Hi(yer)arşi”, kitapta en sevilen öykülerimden biriydi. Orada iç ve dış yasa çatışıyordu. Bir çocuğu sevmeyi başaramayan bir ihtiyara, böylesine kara bir kalbe yaşından dolayı hürmet gösterilmez. Oradaki kadın içindeki yasayı, dışındaki yasaya tercih ediyordu. Çünkü sorgulamayı unutmamıştı. Direnmişti. Ehlileşmemişti. İlle bağırıp kavga etmesi gerekmiyor. Sorgulamak, insanlık adına kuracağımız en güçlü settir.

O kahramanlar, kavgacı tipler değiller. Sadece soru soruyorlar. Kırk akıllı çıkaramamış olsa da o kuyuya atılan taşın varlığını unutmamışlar. Unutmaya karşı dirençliler.

Mevcut dünyadan, insan oluştan tedirginsin. Kaygı, keder ve tedirginlik açısından seni şairlere benzettim. Genel olarak da şairane buldum öykü anlayışını. Sorum şu: İnce bir ironisi olan öykülerin uzaklaşma, kaybolma, yükselme metaforları ile dolu. Bunun nedenleri konusunda neler söylersin? Nedir seni tedirgin eden şey? Bu gizli kaybolma isteğini kendinde teşhis etmiş miydin? Yoksa bilinçdışı bir eğilim mi bu? 

Cam Koridor isimli kitabımda bir öyküm ‘Gidişi fark edilmeyenin kalışı fark edilir mi?’ diye başlıyordu. Gitmek kavramını en yoğun şekilde sorguladığım öykülerden biriydi. Kadın (insan) mağduriyetini anlattığım öykülerde bütün kadınların aslında ayrıca kadınlara kızgınlığı vardır. Hemcinslerine de kızıyorlar ve aslında kadınlıktan gitmek istiyorlar. O öyküde kadın kahraman, konuşurken viyonk viyonk sesler çıkaran kadınlara tepki gösteriyordu. Doğal olmayan ve yapmacıklıktan kırılan, çıkarı için, nefret ettiği insanlara bile sevimli görünen politik kadınlara en az erkekler kadar öfkeliydi. Ve aslında yaşadığı evi terk etmek kadar, yaşadığı evden gitmek kadar kadınlıktan da gitmek istiyordu. Kadınlığın sadece ‘taşıyıcı olmaya’ indirgendiği bir evde yaşıyordu çünkü. Kendisine hep ‘Gidişi fark edilmeyenin kalışı fark edilir mi?’ sorusunu soruyordu. Kadın veya erkek bütün kahramanlarım kendilerine bu soruyu soruyorlar; gittiğimizde fark edilmeyeceksek niye kalalım ki? Kaybolma metaforu, bulunduğun yerde varlığının anlamını sorgulamakla ilgili. Aynı odada oturduğunuz herhangi bir insanla aranızda kilometreler olduğunu hissediyorsanız kaybolmak isteyebilirsiniz. Karşınızdakini yok etmek yerine kendinizi yok etmeniz, hıncınızı kendinizden almanız, aslında başkalarına uzaklığınızda başkalarını suçlamamanızla ilgili. Siz ona, o da size uzak. Ama bu onun suçu değil. Kimseyi suçlayamamanız tıkandığınız noktadır. Biri suçlu olabilse daha kolay olur yükü atmak. O zaman omuzlarındaki yükü yere bırakıp gitmeyi, kaybolmayı tercih edersiniz.

Aynı teknikle yazdığın üç öykü var kitapta. “Ud Sancısı”, “Sapsarı Bir Öykü” ve “İlmek”. Nesnelere iç dünya atfederek onun geçirdiği değişimi anlatmak, ona “acı hissi” yüklemek bence iyi bir fikir. “Nesneyi kişileştirmeyi başaramıyorsam, kişiyi nesneleştirme ihtimali doğar.” diye düşündüğünü biliyorum. Buna insanî/insaflı böyle bir vasıf eklemek gerekiyor mu? Bunu sadece bir teknik olarak tanımlamamız yetmez mi? Şöyle bir bağlantı kuruyorum. Alain-Robbe Grillet’i etkilemiş olan Francis Ponge, nesneler yoluyla evrene yaklaşabilmeyi ummuştur. Sünger’i yazabilen birinin evrene yaklaştığını düşünürüm. Merkezde evren olduğunu düşünmüştüm öykülerini okuyunca, ama senin sözün “insan merkezli” bir yere çekti düşüncemi. Ne dersin? 

Bunlara ‘öznesi’ nesne olan öyküler de diyebiliriz aslında. İnsan demek evren demek, evren demek insan demek… Çünkü insan yaratılmıştır. Tıpkı evren gibi. Kadim kültürde insan nasıl kesilip biçilemez ise evren de kesilip biçilemez. Doğu, bu inceliği skolastisizme düşmeden, aydınlığı karanlığa çevirmeden korumayı başarmıştır. Ben kendimi sınadım. Neyi yazarsak yazalım, yaşayarak yazmak zorundayız. Yaşamak ise başımıza gelmek anlamında değildir. Başıma gelmeyeni de yazabiliyor muyum? Bu öykülerle, kelimeyi çok sevmesem de ‘empati kurabilme gücümü’ sınadım. Mesela henüz yazmadım, ancak “Mandal” diye bir öykü yazmayı düşünüyorum. ‘Öznesi’ nesne de olsa bu tür öykülerin tamamında anlatılan, merkezde olan şey bir duygu aslında. Çoğu öykümde terk etme, çekip gitme duygusu hâkimken, “Sünger” ve “Ud” öykülerinde yerinden koparılmanın acısı var. İsteği dışında yerinden edilme duygusu. Merkezde duygu olunca, duygu da çoğunlukla insana has olduğu için yani duygu özneye has olduğu için ‘Nesneyi özneleştiremezsem özneyi nesneleştirmiş (Nesneyi kişileştirmeyi başaramıyorsam, kişiyi nesneleştirme ihtimali doğar.) diyorum. Ağaç canlıdır. Ağaçtan dönüşmüş ud da can taşır. Ölememek ona yüktür. Aslında orada, ölmek isteyip ölememenin nasıl bir acı olduğunu anlatmak istedim. Duyguyu anlatırken mesele birden özneye kayıveriyor böyle işte. Kesilen bir ağaç ile intiharın eşiğine gelmiş bir insanın duygusu karışıveriyor. Belki insanın acısını ağaçtan daha fazla yüceltiyor olabilirim. Ancak bu, ağacın ve süngerin acısını küçümsediğim anlamına gelmiyor. Süngeri ve ağacı anlatamayan insanı da eksik anlatır. Küçük ve sade bir canlıyı anlamayı başaramazsam, daha karmaşık bir canlıyı anlamayı nasıl başarabilirim? Düşüncem, bu yönde. Sünger insanlaşmıyor, ancak süngeri anlamayan insanı da eksik anlar gibi geliyor bana. İnsanı anlatma iddiasındaysam tabii. Bununla birlikte her zaman insanı anlatmak zorunda değilim elbette. Süngeri sadece sünger olarak da anlatabilmeliyim. Süngeri bazen araç olarak anlatabilirim ama bazen amaç olarak da anlatabilmeliyim. Modası geçtiği için çatıya kaldırılan bir ceketin ne hissettiğini anlayabilmeliyim. Bazen bir ihtiyarı bazen bir kadını bazen bir çocuğu anlama iddiasındaysam eğer, modası geçtiği için giyilmeyen bir ceketi de anlayabilmeliyim. Birini başaramazsam diğeri eksik kalır. Ama her zaman insan için ceketi aracı kılmamalıyım elbette. Ceketi ceket olarak da anlayabilmem lazım. Belki de bir cekete bakarak ağlayabilmem lazım. Evet, bir gün ceket ve mandalı da yazacağım inşallah. En çok da bulunduğu ipin üzerinde unutulmuş, ters dönmüş, soğuktan üşüyen, ters gördüğü dünyayı yeniden yorumlayan, ‘hayatı’ alt üst olmuş bir mandalı anlatmak isterim. Üstelik üzerindeki demir de paslanmaya başlamış olsun. Soğuk vurdukça paslanan yerleri acısın. Belki bu soru, o zaman orada daha iyi cevaplanır.

“Konsomatris” öyküsünü yazabilmiş olman tam da söylediğin şeyle ilgili olsa gerek. Çok içeriden, özneyi tümüyle kendi gerçeği içinde kavrayan iyi bir öykü bu. Bu kavrayış öncelikle “yargılayıcı” olmayabilmenle, başkasının “başka” olmasına saygı duyabilmeyle çok ilgili, böyle geliyor bana. Az görülen bir nitelik olduğu için soruyorum: Bu bir mizaç mıdır, kendini eğittin mi bu konuda?

Üzerinde nüfus cüzdanı yerine hâkim tokmağı taşıyan insanlardan değilim, şükürler olsun. İnsanları olabildiğince yargılamamaya çalışırım. Çünkü biri hakkında olumsuz düşünmek en çok beni yıpratıyor. Enerjimin emildiğini hissediyorum. Bir insan hakkında olumsuz bir şey duyduğumda önce iftira ya da yanlış anlaşılması olasılığı üzerinde dururum. Benim için kötü insan yoktur ancak o insanı kötüleştiren nedenler vardır. Hece’deki toplantılarımız boyunca senin çok dikkatli zekâna ve ince eleyip sık dokuyan, titiz yapına defalarca şahit oldum. Bu soruyu sorduğun için çok teşekkür ederim. Çünkü ben bu tür öykülerin konuşulması gerektiğini düşünüyorum. Zira toplum birine kötü diyerek kendisinin tertemiz kılınabileceğine inanır. Birinin ‘kötü’ olması başkasını ‘iyi’ kılmaz oysa. Yani kimse kıyas üzerinden iyi olamaz. Gerçek iyiler, kimseyle kıyaslanmadan da iyi olabilenlerdir. Ehveni şerrin iyi ile karıştırıldığı bir çağdayız.

İnsanın ‘değer’leri, hassasiyetleri olması ayrı; yargılayıcı tutum sergilemesi apayrı… Kimseyi döve döve iyi yapamazsınız ama herkesi döverek kötü yapabilirsiniz. Üstelik toplum savcılarının büyük kısmını aynı suçu işleyenler oluşturur. Bir kişi bir günah hakkında avazı çıktığı kadar bağırıyorsa bilin ki aynı günahı ya kendi işliyordur ya da canı çekmiştir de işleyemediği için işleyecek kadar ‘cesur’ olanlara öfkelidir. Aynı suçu işleyenler dikkati başka yöne çekmek için en fazla bağıranlardır. İlk taşı hep en günahkâr atar. Dikkati meydana çeker ki gözler kendi üzerinde odaklanmasın. Bazı fiiller Allah katında kadın ve erkek için eşit derecede günahtır. Cezası eşittir. Ancak toplum bunu dönüştürür. Allah tarafından sorumluluğu her iki cinse de yüklenmiş olan namus kavramını sadece kadına faturalandırır. Pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da çifte standart vardır. Ama işin acı yanı bu çifte standardı kadınların hemcinsleri aleyhine destekliyor olmalarıdır.

Öykü poetikan nedir? Bir başka deyişle, bir olayı, bir öyküyü edebî kılan, onu sanatsal düzlemde konuşmamızı sağlayan, sana göre ondaki hangi edebîlik niteliğidir? Veya hangi niteliktir ki o edebîdir? 

Aslında ben içimdeki en iptidai, yani çimentoya en az bulaşmış yanımla, en çocukça duygularımla öykü yazmaya çalışıyorum. Kuram kitaplarından çok öyküyü öykü olarak okuyup kendi öykümü bunun üzerinden oluşturmaya çalışıyorum. Cam Koridor ile Ağır Boşluk’u kıyasladım sen bu soruyu sorunca. Aslında ikisinde de duygu ve düşünce aynı anda ve aynı ipte yürüsünler diye hedeflemişim. Ancak geldiğim noktada, amacım aynı olsa da yöntemimin değiştiğini fark ediyorum. İkinci kitapta post modernizmin imkânlarını daha fazla kullandığımı görüyorum. Sembolik anlatım ve büyülü gerçeklik yöntemiyle anlatılan konunun çok daha geliştiğini yazarak öğrendim. Dergide de tartışılır. Mesela Hüseyin Su, şöyle der; isminin üzerini kapatsak bile okurken o öykünün kime ait olduğunu anlamalıyız. Ben öykü yıllıklarında bunu denedim ve tanıdığım insanlar oldu. Özgünlük, çok önemli. Yenilik, kasıntı olmadığı sürece önemli. Sürekli yenilik peşinde, farklılık peşinde olmak da kalemin oturmasını önleyebilir. Ölçüyü bulmak lazım. Evet, hem yazara hem de kozmosa aynı anda ait olabilme gücünü taşıyan bir evrensellik, kişi-üstücülük, yazarken, onu bir okuyanın da olacağını unutmamak, çoğu kez bunu unuttuğumuzu düşünüyorum. Doğallık, samimiyet, dört kefeli terazinin dengelenmesi: zekâ+sezgi (akıl) ile duygu+düşünce (inanç)ı dengelemek. Salt zekâ sanat eseri için yeterli olsaydı dünyanın en zeki insanlarının hepsi sanatçı olurdu. Oysa birçoğu bilim insanı.

Geçtiğimiz günlerde Hece dergisinde senin kitabının toplantısında bir arkadaşımız sana, “suya sabuna
dokunmadığını iddia ederek politik kaygıyı niçin hissetmediğini” sordu. İçinde bulunduğumuz dönemde genç birisinin bunu böyle sorması anlamlı geliyor bana. Böyle bir dikte var sanatçıya. Türkiye’de hemen her dönem hep var bu. Bense yazdıkların böyle olmadığı için evvela kutlamak isterim seni. Politik bir öznesin oysa, varolma şeklinle, mücadelenle. Üstelik öykülerinde nüfuzluyla güçsüzün asimetrik ilişkisi, “Minnet” öyküsünde olduğu gibi toplumsalla bireyselin naif karşılaşması vb. sosyal eleştiri fırsatı tanıyan doğal sahneler var. Zayıf olanı koruma güdün de çok belirgin. Mülevves güncelin dışında ve uzağında kalarak, fakat aynı zamanda gününü anlatarak sanatına nasıl bu kadar safça eğiliyorsun? 

Aslında her şeyi açıklamışsın. Yazı yazacak kadar dünyaya ve insana üzülen herkes aslında politiktir. Kimi bunu bağırarak, tabiri caizse teşhircilikle yapar kimi özümser. Ben özümseyenlerden olduğumu düşünüyorum. Yani pVq/ p∧q/ p⇒q sembollerini kullandıysanız p ve q’nun yerine yüzlerce isim, fiil gelebilir. Ama siz doğrudan anlattığınızda, sembolü kaldırdığınızda, tekleştirmiş olursunuz. Bazı yazarların bu yöntemi kullandığını düşünüyorum. Bir de ülkemizde icazet almak için kullanmanız gereken bazı kavramlar var tabii. Eşitlik kelimesini hiç kullanmadan da eşitliği anlatmanız mümkün. Yok, illa ‘eşitlik’ demeden eşitliği anlatamayacağınızı düşünenler var. Mesela “Dondurma-cı” öyküsünde ‘Henüz arabeski küçümseyen elitler zümresine geçmeyi başaramadım.’ diyorum. Henüz yayımlanmamış “Kayıp Okyanus” adlı öykümde ise bir gün içinde büyümüş bir adam, büyüdüğünü vücudundan değil de balkondan duyduğu çocuk oyununu yabancılamasıyla fark ediyor. Tekerlemenin bir yerinde kapana kıstırdıkları üçüncü çocuğa bir soru soruyorlar oyunda. İlk iki çocuğun dümdüz geçerken sonuncu çocuğun kapana kısılmasını ayrıca dert edinen kahramanımız da ‘Kapı hakkı ne verirsin, ne alırsın diye soruyorlardı. Kapı hakkının ne istediğini bir türlü öğrenemeyecek olan beni kimse hiçbir oyuna almayacaktı.’ diyor. Ben bu iki cümlenin politik olduğunu, sadece teşhircilik ve çığırtkanlık yapmaktan uzak olduğunu düşünüyorum. Mesela ‘devlet’ dediğimiz kurumun öğütücü bir yanı vardır. Dönüştürür ya da ‘karşı’ ilan eder. A,B,C…..Z devletlerinin hiçbirinde bu farklı değildir. Tarih boyunca böyledir. Şimdi bunu göstere göstere yazmak yerine ben bir çuvaldan kazayla yere düşen buğday tanesinin, değirmenden çıkan unu tanıyamaması üzerine öykü yazmayı yüz kere tercih ederim. Hatta sonunda da ‘Ne kadar beyazlaşmışlardı. İyi ki ben hala esmerim’ desin bu buğday tanesi. Başka bir insan da desin ki, ‘Kadına bak! Kıyamet kopuyor. O tutmuş buğdayı anlatıyor.’ Şimdi ben buna ne diyebilirim ki, bir kıyameti bir buğdayın içine sığdırabilirsem ne mutlu bana derim. İşin gerçeği böyle bir öykü yazmayı düşünmüyorum. Ancak yazsam böyle yazardım.

Son sorum yazmak konusunda seni en çok neyin motive ettiği hakkında. Yazarak neyi telafi ediyorsun? Yazarak hangi açıklarını kapattın? Kapatabildin mi? Halen açıkta mısın? 

Yazmak konusunda beni motive eden içimdeki gurbet duygusu. Üstelik sılanın ne veya neresi olduğuna dair hiçbir fikrim yok.

 

 

 

Söyleşi: Hayriye Ünal, HeceÖykü Mayıs-Haziran 2014
İZDİHAM

 

 

 

 

İzdiham Dergisi 32. Sayısında birbirinden güzel yazılar, şiirler, çıldırmalar, öyküler ve denemelerle okuyucusuyla buluşuyor. Kapakta viyolonsel çalan Vedran Smailovic.  Bosna yerle bir edilirken her enkaza smokinini giyerek ağıt yakan Vedran’ın iç burkan hikayesini okuyacaksınız. Arka kapakta ise saçlarını üfleyince tarak uzattığımız Naim Süleymanoğlu. İzdiham, unutulmaz bir sayı daha sunuyor. İzdiham Dergisi 32. Sayısına Buradan Ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın