Gülsüm Ekinci, Ölmeden Önce

Sesimi duydum. Birine bağırdım. Bu sesi tanımıyordum. Eski ve yeni sesim birbirine karışıyordu o an. İlki, alıştığım çekingen ve kibar. Yenisi karşı duran, bencil, kızgın, onca yıllık arkadaşının ismini unutanlara itiraz eden ve elimi kolumu bir anlığına da olsa esir alan canhıraş. Komşu evi izleyen biri gibi izliyordum bu iki sesi. Bir o, bir diğeri çıkıyordu. Vücudum bu ikisi arasında ne yapacağını şaşırmış, pelte gibi yığılıp kalmıştı. Bir diğerini yok etmekten başka amacı olmayan iki düşman gibiydiler. Bana ne oluyordu böyle? Bir şey, belki zehirli bir örümcek ağlarını damarlarıma, kaslarıma, iliklerime, sinirlerime geriyordu. Öyle hızlı ve kabaca büyüyordu ki durduramıyordum. Anlıyorsunuz değil mi?

Ansızın, emeklilik zamanımın geldiği söylenerek işten çıkarıldığım gün, öleceğimi anladım. Artık öleceğimi biliyordum, bir de ömrümün yıllarınca kendimi işten başka bir şeye vermediğimi; kendimden önce işyerlerini, makineleri ve patronları doyurduğumu. Bir saat gibi tıkır tıkır, hiç durmadan işlerdim. Uyanır, giyinir, tıraş olur, dişlerimi fırçalayıp akreple yarışır gibi çıkardım evden. Servisi hiç kaçırmaz, her sabah ve her akşam vaktinden on dakika önce durakta olurdum. Beklerken yelkovana benzerdi boyum. Fabrikada yerlerini ve işlerini çok iyi bilen arkadaşlarım vardı. Çarkın diğer dişlileri gibi iç içe. Makineler ısınırken demini almamış çay içip o gün ne kadar çok iş çıkaracağımızı hesaplardık. Durduğumuz yerde üretim bandını doldurur, boşaltır, kaldırır, indirir onca gürültünün içinde sesimizi nasıl duyduğumuza şaşmadan konuşurduk. Tıkır tıkır işleyen o saatin parçalarından biri de bendim, biliyordum. O saat durdu. Evime gittim. Bir süre kaldım. Kendi sesimi duymuyordum. Sesimi duymak için birine… Benden bir başkasına ihtiyaç vardı. Biri tarafından çağırılmadıkça duymayacaktım kendimi. Bir evlat, baba, koca, arkadaş olarak çağrılmak güzelmiş, gerekliymiş meğer. Bir çift dudağın arasındaymış adım.

Yuvam yoktu benim. Anam, babam, eşim, çocuklarım olmamıştı. Bir tek ablam vardı. Televizyonum daha yeniydi o zaman. Sesi güzel, renkleri güzeldi. Ablamın ardından evimin tek sesiydi yeni televizyonum. Gündüzlerim makine tıkırtıları, akşamlarım televizyondan yayılan uzak seslerle geçiyordu. Evimde yankılanan envai çeşit, perde perde ses vardı. Ablamın hasta kalbi işten çıkarılmadan tam sekiz sene önce, iyileşir gibi olup durdu. Onun gidişiyle de bilebilirdim bir gün öleceğimi. Bundan daha doğal ve açık bir bilme olamazdı. Ama işte ben, herkesin ölümle karşılaştığı ilk noktada bellediği bu basit bilgiyi görmemiş, duymamıştım.

Hiç kimsesiz kaldığımı bildiğimde insanları, koşuşturmalarını gördüm. İçerisi çer çöple, toz toprakla dolu bir derede ırmak gibi akıyordu insanlar. Bazılarının derenin kıyısına fark edilmeden atıldığını gördüm. Sesimin de çıkmadığını duydum bu atılışta. Herkesin bir yuvası vardı. İşten, güçten ayrı, ırmağın en ortasından gürül gürül akan yuvalar.  Gözleri şahin gibi yuvalarının üzerindeydi herkesin. Çocuklarının, çocukluklarının, eşlerinin… Hepsinin bir eşi vardı. Yeniden adım adım, sözcük sözcük öğreniyordum. Benim de bir eşim olmalıydı. Ölmeden önce. Adımla seslenen bir çift dudak… Yoktu. Bir yuvaya dönüşemeyen evime acıdım. Evime ve hiçbir zaman bir yuvası olmayan kendime…

Bir işim olmadığını bildiğim ama işe gider gibi erkenden kalkıp kendimi sokağa attığım ilk gün, aynadaki geçkin yüzü tanıyamadım. Yalnızca ana-babalar değil, insan da kendini belli bir yaştan sonra hiç büyütmüyor anladım. Yine her sabah aynaya bakarak tıraş oluyor, dişlerimi fırçalıyor, üstümü başımı düzeltiyordum. Kapıdan çıkarken nereye gideceğimi bilmiyordum. Hapisten yeni salınmış ya da tanımadığı bir şehre sürgün edilmiş gibi… Caddede biraz yürüdüm. Kendimi bir kahveye atana kadar, geç kalacağım korkusuyla en az on kere saate bakmıştım. Her gün kendimi deniyordum. Evden çıkmadan önce aldığım notları ezberliyordum “Yolda, otobüste, metroda güler yüzlü ol. Yerine göre merhaba, nasılsınız, iyi günler, de! Kasiyere günün haberlerini, kapıcıya çocuklarını sor!” Otobüste-metroda yanına oturduğum, hiç tanımadığım biriyle konuşuyordum meselâ. O derenin akışı böyle kurulur inanıyordum. Caddede rastgele yürürken kimine saati soruyordum,  kimine daha önce ezber ettiğim bir adresi. Cevap vermek için yüzüme baktıklarında onlara gülümseyecektim. Onlar da bana. Sonra biraz sohbet edebilirdik. Tanışabilirdik, konuşabilirdik ve sesimi duyabilirdim. İnsanları, sokakları, gökyüzü yabancı bu şehirle çabucak tanışmak kendim için yapabileceğim en iyi şeydi.

Fakat ben ne yaptım; kaldırımları yabancılayıp tanıdık bir zemin arayan ayaklarıma uydum. Onca yıl sesimi duyurduğuna inandığım makinelerin, arkadaşlarımın yanına gittim. Günlerce… İlkin anlayışla karşıladılar beni. Nazikçe tecrübeme, öğütlerime kulak astılar. Bir kere daha deniyordum. Beni yeniden aralarından biri gibi kabul etmelerini sağlayabilirsem; kendinden başka herkesi doyuran yaşantımın son parçasında nefesim kesilene kadar kalabilirdim. Çok erken gitmişim. Daha yeni yeni uyanan makinelerin başındaki arkadaşıma yardımcı olmak niyetiyle bir şeyler tarif ettim. Gözlerimin ta içine bakarak “Gider misin lütfen!” dedi. Sesimi çıkarmadım. Eskiden yaptığım gibi bir kahve içip açılmak için yemekhaneye indim. Kahvemi istedim. Aşçımız, her sabah kahvesinde geniş geniş sohbet ettiğimiz adam, yani arkadaşım. “Senin evin-barkın, yapacak başka işin gücün yok mu?” derken adımı… Unutmuştu herhalde… Yanlış söyledi. Artık onlardan olmadığımı, yalnızlığımı, sessizliğimi duydum bu unutuşta. Tek bir hamleyle bütün yokluğumu, yoksunluğumu yüzüme vurmuştu.

Bir baktım, sanki ölmüştüm onlar için. Gözlerini bir kere bile gözlerime kaldırmadan duvarları, makineleri ve patronları doyurmak için didiniyorlardı. Hayalet gibi ortalarda dolanmam aksatıyordu işleyişlerini. Peki, daha açık anlatayım: Benden sıkıldılar. Boş boş gezen, bir hobisi, bir yuvası bile olmayan benden sıkılmaları gerçekti. İnsan yaşına göre bir hobi edinmeliymiş anladım. Arkadaşlığımızın son kırıntısıydı nezaket, söküp attılar. Pes ettim. İçimde; derimin, kasların, liflerin arasında bir yerde yeni bir şey kımıl kımıl ürüyordu. Belki bir damar, belki bir böcek… Ha bire çoğalıyor, ha bire yayılıyor, bütün vücudumu işgal ediyordu. Pişmanlığın, acizliğin, kırgınlığın karıştırdığı bir öfke peyda oldu. Ellerimi, kollarımı sığdıramadım hiçbir yere. Nasılsa gözlerim, durdukları yerde duruyorlardı hâlâ!

Evdeydim. Tek başınaydım. Televizyonumun görüntüsü ve sesi o kadar renkli değildi artık. Can sıkıntısından bunalmışken birkaç ay önce olsa hayal edemeyeceğim şeyler yapıyordum. Telefonla tanıdığım ya da tanımadığım insanları arayıp konuşmaya zorlamak gibi… Yaşantının boğuk, bulanık suları beni ırmağın kenarına sürmüştü. Buna inanıyordum. Kapım çaldı. Zilin bir kere daha çalmasını bekledim. Mutfaktan salona yavaş yavaş geçtim. Kapı zilinin çaldığından, çalan zilin beni çağırdığından emin olmalıydım. Komşulardan birinin şekeri bitmişti belki. Belki iş arkadaşlarım adımı bildiklerini söylemek için gelmişlerdi; gecikmeli bir veda partisi mi yapacaktık? Zil bir kere daha, biraz çekinikçe, ortalığı ayağa kaldırmadan ama sesini duyuracak kadar çaldı. Kapı gözünden baktım ve onu gördüm.

Uzun elbiseli, uzun saçlı, kısa bakışlı kadın yirmili yaşlarını bitirmiş olmalıydı, en azından görünüşü böyle söylüyordu. Sırtındaki çantada daha fazlası olduğuna işaret eder gibi elinde birkaç kalın kitap… Kapımı çala çala bir pazarlamacı çalmıştı. Canım sıkılmıştı. Açmak istemedim. Daha az önce, arananın da adı gibi bildiği “yanlış numara” oyunuyla biriyle konuşmaya çalıştığımı hatırlayınca açtım tabii. Bir iki lâflar sonra gönderirim, düşüncesiyle “buyurun” dedim.  O anda bana çok sıcak gelen bir gülümseyişle anlatmaya başladı; elindeki kitapta hayatın anlamı bulunuyormuş.  Beni içinde bulunduğum boşluktan çekip çıkartacağına inanmış bir sesle konuşuyor, konuşuyordu. Gerçekten inanıyordu: Kitabı okumaya başladığımda hayatımdaki düzensizlik, yokluk ve yoksunluk duygusundan kurtulacaktım. Bense o sırada konuşmaya ne zaman ve hangi kelimelerle dahil olacağımı hesaplıyordum. Derin bir nefes aldı “Sormak istediğiniz bir şey varsa sorun lütfen. Vaktiniz varsa biraz sohbet edelim” dedi. O son iki kelime kafamın içinde yankılanmaya başladı “Sohbet edelim.” Sohbet etmek ne güzeldir. O konuşur sen dinlersin, sen konuşursun o dinler. Ne güzel. “İçeri buyurun” diyerek kapıyı ardına kadar açtım. Durakladı. Galiba eve çağırmamı beklemiyordu. Ama ayaküstü sohbetler kısa sürer. “Size bir çay, kahve ikram edeyim. İçeride sohbet edelim. Kitabı çok merak ettim,” dedim. İnandı. Yüzümde, ellerimde bir serinlik peyda oldU.

Doğrudan salona aldım onu. Tek kişilik evimde zaten salondan başka odam yoktu. Daha önce kimsenin girmediğini anlamış gibi evi kolaçan etti. Tedirginliği, hiç yaşanmamış bir eve girişinden mi, iş kurallarına aykırı davrandığından mı; gözle görülür biçimde artıyordu. Konuşması ve rahatlaması için benim de oturmam gerekiyordu. Onu koltuğa oturttum ve hemen yanındaki yatağa da ben oturdum. Kalın kitabı göstererek yine bir şeyler anlatmaya başladı. Hayatın anlamı… Sorgulamak… Boşluk… Düzen… Yüzüne çok anlamsız bakmış olmalıyım ki “İsterseniz bir inceleyin kitabı. Ben diğer daireleri dolaştıktan sonra giderken alırım,” dedi. Konuşmak için bir fırsat daha, derken gitmekten bahsediyor. Çabucak kendimi toparladım. “Siz anlatırsanız daha kısa sürer işimiz. Ama önce bir çay, kahve getireyim. Ne istersiniz?” dedim de sesim değişmiş miydi biraz ya da bana mı öyle geliyordu. Çatallanmış, gırtlaktan zorla çıkıyor gibi. Yine de sesimi duymak iyi geldi. Çay ve kahve yok evde. Bitmiş. Kendi kendime çok utandım, çok sinirlendim. Elim ayağım bir birine karışmış bir vaziyette “Kusura bakmayın, evde çay kahve kalmamış meğer. Neredeyse iki aydır alışveriş yapmamışımdır. Sonuncu çayı da dün içtiğimi unutmuşum.” der demez bu anı bekliyormuş gibi can havliyle ayağa fırladı.

Dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Ellerimde ve yüzümde peyda olan serinliğin toz olup uçtuğunu, parmak uçlarımdan başlayarak bir ateşin bütün vücudumu ve aklımı sardığını… İçimde yine kımıl kımıl çoğalan mı, büyüyen mi bir kurtçuk… Kolundan tutup biraz daha oturmasını rica ettim. Kitabına uygun konuşmak için gayret ettim. Hayattan, hayatın içinde barındırdığı, herkese bulaştırdığı o koyu boşluktan bahsetmesini, düzensizlikten nasıl kurtulacağımı anlatmasını istedim. Sesimin tonunu tutturamamış olmalıyım ki, oturmuşken yine ayaklandı. Boşlukta olduğumu kendisi söylüyordu ve bırakıp gidecekti, öyle mi!

Sesimi içimden duyuyordum artık.  İyice başkalaşmış, iri bir kurt gibi soluyordu.  “Lütfen, biraz daha kalamaz mısınız?” derken sırt çantasından yakalayabildim. Sesimin nasıl çoğaldığını anlatacaktım. Çantasını çekiştirirken elimden kurtuldu ve o hızla kafasını cam sehpanın kenarına… Oradan da yere… Çarptı.

Sesimi duydum. Bu sesi tanımıyordum. Bana ne oluyordu böyle? Bir şey, belki zehirli bir örümcek ağlarını damarlarıma, kaslarıma, iliklerime, sinirlerime geriyordu. Öyle hızlı ve kabaca büyüyordu ki durduramıyordum. Anlıyorsunuz değil mi?

 

 

Gülsüm Ekinci, HECE ÖYKÜ 2013 Eylül

İZDİHAM

 

 

 

 

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: