Gökçem Elif Karanfil, Sarı Tesbihli Tarık Abimiz

Herkesin vardır hayatına giren, hayatını kökten değiştiren, kendisine hayran bırakan, ”Var mı sahiden böyle insanlar yahu?” dedirten kişiler. Kimi yerde bu sarı çizmeli Mehmet ağa’dır. Batı edebiyatında ise Robinson Crusoe’ dur. Ama bizim hikayemiz çok başka. Tarık abi hayatımızı kökten değiştirdi. O ki gönlü Zeki Müren’in Türkçesi kadar güzeldi. Sözleri naif  idi. Her tanıştığı insana kırılgan yaklaşır. Onu incitecek bir sözden itinayla kaçınırdı. Kültürlüydü, her şeyi okurdu. Kitapları onun için her şeydi. Hep iyi şeyler yapmak istedi. Her olaya bu niyetle adım attı. Biz ile o çok sevdiği çorbacıda buluşur ibretlik hayat hikayesini baştan sona tekrar tekrar anlatırdı. Hikayesini yaşatmak boynuma borç bindi.

Çocukluğu zor geçmiş. Pederi bunu zamanında eşek sudan gelinceye kadar dövermiş. Bu da az haydut değilmiş ya neyse. Annesi desen üvey. İki tane de erkek kardeşi varmış. Çocukluğunun acısını çıkarmak için gençliğinde kendi deyimiyle ”Pislik herifin teki” olmuş. Tabi ergenliğinde etkisiyle. Dopamin, adrenalin, seratonin… Tüm mahalle bundan yaka silkmiş. Mahallenin tüm çocuklarını haraca bağlamış. Mini bir mahalle  çetesinin başında lakabı ”Belalı Tarık” olmuş. Derken yine elinde çok sevdiği dedesinden kalma sarı tesbihiyle dolaşırken  O’nu görmüş. Şubat ayının 15’inde. O günü aklına mıh gibi kazımış. Siyah bol pantolon üstüne bordo bir kazak giymiş mavi gözlü, uzun, kumral saçları olan bir kız elinde bir tabak aşure komşuları olan günlerin vazgeçilmez ismi Maide teyzenin evine doğru gidiyormuş. Tabi bizim Tarık abi kızı görünce elden tesbihi patt diye düşürmüş. Kız da sese doğru bakınca…Bu saniyeden sonra tüm şairler bütün şiirlerini o kız için yazmış. Kız tabi öyle haydut görünümlü birini görünce korkmuş pıtır pıtır küçük adımlarla yoluna devam etmiş. Ama arada bahanelerle kaçamak bakışlar atması onun da bizim ”Belalı Tarık” tan hoşlandığının en has  ispatıymış.

Tarık abi günün birinde niyeti ciddi olduğu için, kızı gidip babasından istemiş ama kızın babası buna etmediği hakareti bırakmamış. ”Manyak, küçük çocukları tenhalarda sıkıştıran haydutun biri” imiş o neticede. Bizim kör kütük aşık Tarık abi o gece olaydan sonra direkt eve gelmiş, kapıyı sakin bir şekilde kapatmış ve salonda en sevdiği turkuaz renkli koltuğuna oturup sabaha kadar düşünmüş. Ne mi düşünmüş? Kızın o masum, güzel gülünce kısılan mavi gözlerini, güzel sözlerini, hayatını, babasına öfkesini, kardeşlerini, Elif’in babasının söylediği sözleri düşünmüş. Yankı yapmış adamın dediği sözler beyninde. Sessizliğin o uğultulu sesi bile rahatsız etmemiş o gece onu. Neden bu kadar kötülük yaptığını, hayatı sorgulamış. Hayatı sorgularken fark etmiş kendine yalnızlıkların kalesine hapsettiğini. Hayatın bu kötülüklerle geçmeyeceğini. Elif’in babasının sanki çöplere bakarmış gibi Tarık abi’nin yüzüne bakarkenki hali ve hakaretleri öz pederin dayağından daha ağır etki yapmış. Artık bu işlerden kurtulma isteği içinde peyda olmuş. Tövbe etme kararı almış.  En son çocukluğunda dua ettiğini hatırlayıp hiç unutamadığı o perşembe sabahının tam seher vakitlerinde gözyaşlarına boğulmuş. Tam 19 yaşında. Buna hemen yanındaki sarı renkli tesbihi de şahit olmuş. Olsun demiş kendi kendine kavuşmak şart mı? İçindeki bu ağır gönül yarasıyla kendini işine ve okumalara vermiş. Akşamları sohbetlerde, sabahları Fatih Camii’nin avlusunda namazdan sonra kedileri beslemiş. Bir gün bile aksatmadan. Her akşam iş çıkışı Elif’le mahallenin tam köşesindeki camcı Rüştü’nün karşısındaki yolda karşılaşmışlar. İkisi de mahzunlarmış, mahalle sakinlerinin dediklerine göre. Tarık abi her karşılaşmalarında yüzünü kaldırıma eğmiş. O güzel Elif, ona hiç baktığımı bunu bilememiş. Elinde sarı tesbihi dilinde zikir. Tövbe estağfurullah diye diye hızlı adımlarla yürümüş her seferinde. Elif’in yüzüne bakmamış ama her gece ay ışığı odasına vururken dua etmiş onun için. Her namaz sonrası secdede. ”Beni ona kavuşturmayan Rabbime hamd olsun.” İçinde saklı kalan umutlarla. İşte her gece bir öncekinin aynı olup yıllar yılları kovalamış. Fatih Camii’sinde beslediği kedilerin torunları olmuş. Mahalledeki Maide teyze gibi abinin babası da Hakkın rahmetine kavuşmuş. Gençliğinde bir kere bile babasını görmeye gitmeyen Tarık abi artık o soğuk yanağından öpmüş babasını. Görevli ”Bunu sol cebinde bulmuşlar.” diye bir fotoğraf tutuşturmuş eline. Titreyen elleriyle kaldırmış fotoğrafı. Çocukluğu ona acı bir şekilde gülümsemiş o minik vesikalıktan. İşte acılarla, yalnızlıklarla yoğrulan bir hayat. Doğuştan aileden şanssız olan abi, istediği kızı alıp kendine aile de kuramamış. Kendini hayvanlara, küçük çocuklara vermiş. İnsanlara yardımlar yapmış, çok çalışmış. İnfak etmedikçe huzur bulunamayacağına inanmış. Bu ümmet için ne yapılabilir kafa patlatmış uzun kış gecelerinde. Bol dua etmiş yanından hiç ayırmadığı sarı tesbihiyle. Zaman zaman da kalbinde her an patlamaya hazır bombalı saat gibi taşıdığı Elif hanımın haberlerini almış orda burada dostlardan. Evlenmiş ama eşi şehit düşmüş. Allah rahmet eylesin demiş hüzünlü bir ses tonuyla. Eve gelinde bir Yasin okumuş kahraman şehidin ruhuna. Üç günlük sevdalara inat ömürlük sevdasını yüreğinde taşıyanlardandı yani Tarık abi. Öyle temiz sevmiş o Elif’i.

Ertesi sabah imsak vaktinden yarım saat önce abdest almak için kalkmış. Dualarla giymiş, kendisiyle bütünleşmiş koyu kahverengi kazağını. Allah şahit. Bismillah deyip atmış kendini mescidin yollarına, elinde her zamanki gibi Fatih kedileri için olan yemek artıkları. İşte tam o anda sarı bir taksi Tarık abiye çarpmış. Gören çocuklar dehşet içinde öyle anlattı. O bir yana kedilerin rızkı öbür yana dağılmış. Gerisini anlatamayacağım gözyaşlarım buna müsaade etmiyor. O bizim Tarık abimizdi. Bize iyiliği, aşkı, davayı öğretti. Sabrı, merhameti, dostluğu anlattı. O gitti ama öğrettikleri kalbimizde. Haberi duyan Elif hanım da o günden sonra vurmuş kendini hayır kurumlarına. Yurt dışlarında kendini adamış anadan şanssız yavrulara. Öyle diyorlar. Herkesin hayatına dokunup bu dünyadan ayrılan güzel insanlardan birinin naif hikayesiydi. O göçtü ama ardında bir iyilik ve dua zinciri bıraktı. Rahmetli hep şöyle derdi ”Dünyayı iyilik kurtaracak.” Beyler ve hanımlar rahmetlinin ruhu için bir Fatiha’yı çok görmeyelim. Pamuk eller semaya kaldırılsın. Fatih Camii’nin kedilerini de ihmal etmeyelim.

Gökçem Elif Karanfil

İZDİHAM

İzdiham'ın 37. sayısında Rainer Maria Rilke'nin vasiyetnamesi Sema Peltek'in çevirisiyle Tükçe'de ilk kez İzdiham'da yayımlanıyor. Müslüm Gürses’i kapağına taşıyan İzdiham Dergi’nin Ekim-Kasım sayısı; Meltem Gülname Kaynar’ın hazırladığı İzdiham Maarif Takvimi’yle başlıyor. Rilke’nin Vasiyetnamesi ilk kez Sema Peltek'in çevirisiyle Türkçe yayımlanırken Gökhan Özcan’ın kendine has bir tarzda yazdığı yazısıyla devam eden bu sayıda Gerard de Merval’in morg kaydına yer veriliyor. Erhan Tuncer köşesinde Yeşilçam Şiirlerinden oluşan bir yazı dizisine başlarken; birbirinden farklı üsluplarıyla dikkat çeken ve bu sayıda yer alan yazarlar: Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Faruk Aksoy, Furkan Güngör, Güray Süngü, Hakan Göksel, İbrahim Varelci, Melda Zirek, Muhammed Güleroğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Seda Nur Bilici, Talip Kurşun, Tuğba Karademir, Turan Karataş, Yasin Kara. Şiirleriyle: Bülent Parlak, Abdülhamit Güler, yer alırken; öyküleriyle: Arzu Özdemir, Emine Şimşek, Zeynep Kahraman Füzün; masalıyla: Meryem Ermeydan yer alıyor. Filmler ve Replikler köşesini Berat Karataş hazırladı. Etibar Hesenzade Şehriyar'ın biyografisini yazdığı, Arzu Özdemir'in de bir şiirini çevirdiği dergide: Enes Aras, Mercedes Kadir’i; Ferhat Toka, Cahit Zarifoğlu’nu; Özer Turan, Bakunin’i; Yunus Meşe, Kadı Burhanettin’i anlatıyor. Röportajlarda; Beyazıt Bestami dolarla, Hacı Ahmed Eriş oto tamircileriyle, Mustafa Toprak Ahmet Hamdi Tanpınar ile konuştu. izdiham dergisinin 37. sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.    

Yorumlar!

Bir Cevap Yazın