Evren Kuçlu, Güneyden yükselen bir çığlık: Haw

“Bana kalırsa, en iyi savaş romanları doğrudan savaşla ilgili olmayanlardır.”
(Kemal Varol’la yapılan bir söyleşiden)

Türkiye’de yaşıyorsanız, sistem eleştirisiyle ilgili de birazcık pratiğiniz varsa, bu, büyük ihtimalle medyatik aksandan ve sokak jargonundan alışkanlıklarla yamalıdır. Türkiye’nin her karış toprağında olduğu gibi edebiyatımızda da slogana yatkınlık; incelikli ve ironik bir üslup oluşturmamıza hepten engel oldu. Kavga ederken mesafeyi daraltıp bir an önce yumruklaşma kısmına geçmeye ne derece yatkınsak, bir huzursuzluğu dile getirirken de bir an önce küfredebileceğimiz aşamaya gelmeyi seçiyoruz; çünkü kolay ve düşüncesizce yapabildiğimiz yegâne şey bu. Bu tavır, bu topraklardaki insanlar için neredeyse bir kader. Sadece ağzımızdan çıkanı duyuyor kulağımız. Küfredip slogan atarken karşıdakinin bizi anlayacağı yolları tıkadığımızı görüyor, görsek de umursamıyoruz.

Birçok edebiyatçıya göre 2014’yılının en iyi romanı olarak nitelendirilen Haw, Kürt sorununa köpeklerin gözünden bakan muhteşem bir öyküye odaklanıyor. Kemal Varol imzalı Haw’ın hem üslup hem öykü açısından yılın en iyilerinden biri olduğu su götürmez. Bir köpek barınağının kusursuz sinematografik betimlemesiyle başlayan romanın başrolünde tamamen köpekler var. Anlatıcı köpek, kahraman köpek, mağdur köpek ve en önemlisi âşık köpek.

Katafalk adlı ilk bölüm Çinli yazar Mo Yan’dan köpekler hakkında bir alıntıyla açılıyor. Devletin köpeği Mikasa’nın terörle mücadelesinden arta kalanları torunu olan köpekten dinliyoruz. Torun köpeğin, “Dedem, rüzgarın bir masaldan kopmuş gibi uğuldadığı, yağmurun olanca hızıyla boşaldığı bir sonbahar gecesi barınağa kan revan içinde getirilmiş” sözleriyle anlatmaya başladığı hikaye bizi romanın sonuna kadar o barınaktan dışarı çıkarmıyor. Hep rüzgârlı ve kasvetli. Daha da önemlisi bir masaldan devşirilmiş gibi sımsıcak. Masal demişken kitaptaki “Elma” adlı son bölüm, Varol’un başından beri öyküsünü masala çivilediğinin kanıtı zaten.

“Edebiyatın kendi hakikatleri vardır çünkü. Ne kadar acı çektiğinizi istediğiniz kadar anlatın. Soğumadan, unutmadan yazılmıyor bazı şeyler.” (Kemal Varol’la yapılan bir söyleşiden)

On beş bölümden oluşan romanda Varol, köpeklerin sözünü hiç kesmiyor. Bu yüzden başkahramanımız Mikasa’nın bazen tatlı sert, bazen oldukça hazin öyküsü okurlara empati kapılarını sonuna kadar açıyor. Güneydoğu sorununa, bacaklarını mayın ararken kaybetmiş bir köpeğin gözünden baktığınızda at gözlüklerinizi kolayca bir kenara koyabiliyorsunuz. Eleştirisini klişe ve melankolinin kucağına bırakmak istemeyen Varol, Güneydoğu sorunuyla ilgili medyatik ya da kültürel birçok şeyi baş aşağı çevirmiş. Bölge halkına “Güneyliler” diyerek onları bugüne kadar kıstırıldıkları çemberin otomatikman dışarısına çıkarıyor. Hem de hiç ütopik takılmaksızın. Başkahramanlarının bir fabla dönüştürdüğü romanda kendinize bir taraf seçmek zorunda kalmıyorsunuz. Objektifliğine güveneceğiniz, dost canlısı bir hayvan var. Hiç istemediği halde biricik aşkı Mikasa’dan koparılıp, celp kararı çıkmaksızın askere alınan bir köpek. Normal bir askerle benzer şikâyetlere sahip. “Bu dağlarda ne işim var benim?” diye soruyor. Bir asker neye sitem ediyorsa o da ona sitem ediyor. Bir asker neyin saldırısı altındaysa o da o saldırı altında. Bir asker neyi arıyorsa o da onu bulamıyor. Mikasa bir Güneydoğulu. Oradaki şartları soluyarak yaşamak zorunda. Bunun nasıl bir şey olduğunu anlatıp duruyor. Sarsılıyoruz. Mikasa’nın mayının uçurduğu ayaklarının yerine takılan yürüteçler, Melsa’ya olan büyük aşkından daha çok dert edebileceğiniz kanlı canlı bir masal. Yok yere kendisini savaşın göbeğinde bulmuş bir köpeğin bir savaşı bünyesinde yaşattığı Haw “İt ürür, kervan yürür” klişesini de alaşağı ediyor. Bu topraklarda herhangi bir şey yitirilmiş ve geri getirilemiyorsa, Mikasa o yitirdiğimiz yerde duruyor.

Haw çok sesli bir trajedi. Türkiye’deki Kürt sorununa tek gözle baktığınız için kahramanımız Mikasa’ya barbar bir korsan gibi gözükmeniz olası. Kürt meselesinin politik  keşmekeşinden çıkıp insani yanına odaklanabileceğiniz bir tünel kazıyor Kemal Varol. Haw ise formalitelere katlanmak istemeyen okurlara kendisini iyi hissettirecek bir roman ve anlamak gibi bir vazifemiz olduğunu hatırlatıyor.

Evren Kuçlu
İZDİHAM

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: