Dr. Karen Horney, Hastalık Derecesinde Sevgi İhtiyacı Duymak

Kültürümüzde, insanın kendisini anksiyete (endişe, kaygı, sıkıntı) haline karşı koruma yollarının (sevgi, boyun eğme, güçlülük, geri çekilme) pek çok kişinin hayatında önemli bir rol oynadığı muhakkaktır. Bazı insanların en büyük istekleri sevilmek ve kabul görmektir; bunların bu isteklerinin ‘tatmin’i için yapmayacakları şey yoktur.

Bazı insanların davranışları, kendini «Boyun eğme» ile sınırlar; böyleleri, kendilerini kabul ettirme yolunda bir adım bile atmazlar. Bir kısım insanlara hakim olan duygu da, ‘iktidar’ sahibi olmak, malik olmak ya da başarı isteğidir. Bazıları da kendilerini çevrelerinden çekip sıyırmak, büsbütün bağımsız olmak isterler. Bu özlemlerin, temelli bir anksiyete haline karşı korunma olduğunu ileri sürmekte haklı olup olmadığım düşünülebilir. Bunlar, belirli insan davranışlarının normal alanı içine giren dürtülerin yüzeye çıkışı değil midir? Sevme isteğine, boyun eğme eğilimine, başarı ya da etkileme için çabalama ve geri çekilme eğilimlerine hepimizde çeşitli oranlarda rastlanmaktadır; hiç de bir ruh hastalığı belirtisi değildir.

Bundan başka bu eğilimlerden herhangi biri, belirli kültürlerin hakim davranışı olabilir; bu da, normal oldukları kanısına götürür. Sevgi davranışları, ananın çocuğuna özenmesi ve başkalarının isteklerine boyuneğme, Margaret Mead’e göre, Arapesh kültürünün hakim niteliğidir. Ruth Benedict’in belirttiğine göre de, üstünlük için vahşice bir çaba harcaması, Kwaikutlar arasında rastlanan bir ‘örnek durum’dur. Dünyadan çekilme eğilimi de, budist dininin hakim belirtisidir.

Benim düşüncem, dürtülerin norma! niteliklerinin reddedilmesi değil, onların bazı anksiyete hallerine karşı güvenlik hizmetine koşulabilecekleri ve bu koruyucu görevi yüklenince niteliklerini değiştirip bambaşka birşey haline dönüşebilecekleri yolundadır. Bu farklılığı bir benzetmeyle en iyi biçimde açıklayabilirim. Gücümüzü ve yeteneğimizi denemek, tepesinden manzarayı seyretmek ya da vahşi bir hayvandan kaçmak için, ağaca tırmanırız. Her iki durumda da tırmanırız ama, tırmanış nedenlerimiz farklıdır. Birincisinde, bunu zevk için yaparız; İkincisinde ise, bizi iteleyen korkudur ve buna güvenlik ihtiyacımızdan ötürü başvururuz. Birinci durumda, ağaca tırmanıp tırmanmamakta özgürüz; İkincisinde, çok önemli bir ihtiyaçtan dolayı tırmanmak zorundayız. Birinci durumda, amacımıza en uygun ağacı seçeriz, öbüründe, önümüze ilk çıkana tırmanmaktan başka çaremiz yoktur. Ve bu illle de ağaç olmayabilir; bir bayrak direği ya da — korunma ihtiyacını karşılayacaksa — bir ev de aynı işi görür.

İtici güçlerin farklılığı, duygu ve davranışta da farklılık yaratır. Eğer bizi güden doğrudan doğruya bir ‘tatmin olma’ isteğiyse, davranışımızda bir kendi kendiliğinden olma ve bir ayrım niteliği bulunacaktır. Yok eğer bizi harekete geçiren anksiyete haliyse, duygu ve edimlerimiz zorunlu ve ayrım gözetmeyen edimler olacaktır. Bunların aralarında çeşitli aşamalar vardır, elbette. Daha çok yoksunluktan doğan fizyolojik gerilimlerle belirlenen açlık ve cinsel teşvikler gibi içgüdüsel zorlamalarda bedensel gerilim o kadar artar ki, doygunluk, anksiyete halinin yarattığı teşviklerin niteliği olan bir zorunluluk ve ayrım gözetmezlik derecesinde aranır.

Bundan başka elde edilen ‘tatmin’de de bir farklılık vardır; zevkle güvenlik arasındaki farktır bu. Fakat ilk göze çarptığından çok daha az kesindir. Açlığın ve içgüdüsel teşviklerin tatmini zevktir; fakat bedensel gerilim birikmişse, elde edilen tatmin, anksiyeteden kurtuluşta elde edilen tatmine benzerlik gösterir. Her iki durumda da dayanılmaz bir gerilimden kurtuluş vardır. Şiddet bakımından zevk ve güvenlik eşit derecede kuvvetli olabilir. Cinsi ayrı da olsa, cinsel tatmin, şiddetli bir anksiyeteden birdenbire kurtulmuş bir insanın duyguları kadar kuvvetli olabilir. Genel bir deyişle, güvenlik özlemi, içgüdüsel teşvikler kadar kuvvetli olmakla kalmayıp eşit kuvvette bir tatmin de yaratabilir.

Güvenlik özlemleri, ikinci derece tatmin kaynaklarını da kapsar. Sözgelişi sevilme ya da takdir edilme, başarılı ya da etkili olma, güvenlik vermekten başka ‘tatminler de sağlayabilir. İlerde göreceğimiz gibi, güvenliğe giden çeşitli yollar, birikmiş düşmanlıkların da boşalımını sağladıkları için, gerilim dışında bir kurtuluş yolu olurlar.

Anksiyetenin bazı etkenlerin ardındaki itici güç olabileceğini gördük. Şimdi ruh hastalıklılarında en büyük rolü oynayan iki etkenden ayrıntılarıyla söz edeceğim : Sevgi özlemi ile güçlülük ve yönetim özlemi.

Ruh hastalıklarında sevgi özlemine pek sık rastlanır, alışmış bir gözlemci bunu hemen teşhis edebilir. Bu, anksiyetenin ve şiddetinin en mükemmel bir göstergesidir. Gerçekten, insan, düşman olan ve tehdit eden bir dünya karşısında kendini çaresiz hissediyorsa, o zaman sevgi aramak herhangi bir yardım, kabul görme ve iyiliğe uzanmak için en mantıklı ve doğrudan doğruya yoldur.

Nevrotik kimse, ruhsal şartları, kendisine göründüğü gibi olmuş olsaydı, kolaylıkla sevgi kazanabilirdi. Eğer onun pek bulanık olarak gördüğünü sözle anlatmaya kalkarsam, izlenimleri aşağı yukarı şöyledir. Çok az şey istemektedir; yani yalnız insanların kendisine şefkatli davranmalarını, öğüt vermelerini; onun kimsesiz, zararsız ve yalnız olduğunu, herkesi memnun etmek istediğini, kimsenin hislerini kırmak istemediğini anlamalarını ve takdir etmelerini beklemektedir. Onun bütün gördüğü ve duyduğu, budur. Kendisinin duyarlığının, birikmiş düşmanlıklarının, kesin isteklerinin kendi ilişkilerine ne derece müdahale ettiğini görememekte; başkaları üstünde yarattığı izlenimi ya da karşısındakiler kendisine gösterdikleri’ tepkiyi değerlendirememektedir. Bunun sonucunda, arkadaşlıklarının, evliliklerinin, aşk serüvenlerinin, meslek ilişkilerinin neden bu kadar tatminsizlik verici olduğunu anlayamamaktadır. Sonunda başkalarının kabahatli ve düşüncesiz, kötü, vefasız olduklarını ya da anlayamadığı bir nedenle kendisinin sevilen bir insan olma yeteneğine sahip bulunmadığını düşünür. Böylece, bir sevgi düşünü kovalar durur.

Okuyucu, anksiyetenin baskı altında tutulan düşmanlıktan doğduğunu ve kendisinin de düşmanlık yarattığını gözönüne alırsa, ruh hastasının düşüncesindeki kendini kandırmayı ve onun başarısızlık nedenlerini görecektir. Nevrotik insan, kendisi bilmediği halde, sevme melekesinden yoksundur ve buna rağmen başkalarının sevgisine çök büyük bir ihtiyacı vardır. Burada karşımıza çok basit görünen, fakat yine de karşılık verilmesi çok güç olan bir soru çıkmaktadır: Sevgi nedir ya da biz, kendi kültürümüzde, bu kelimeyle neyi ifade etmek isteriz? Sevginin, ‘muhabbet’ verme ve alma yetisi olduğu yolundaki tanım, sık sık kullanılmaktadır. Bunda bir gerçek payı varsa da, karşılaştığımız güçlükleri çözümleyemeyecek kadar geniş kapsamlıdır bu. Çoğumuz zaman zaman sevgi duyarız. Fakat bu, sevme yeteneksizliğiyle bir arada gidebilen bir niteliktir. Önemli olan, sevgiyi doğuran davranıştır. Ancak bu, başkalarına karşı olumlu temel bir davranışın belirtisi midir, yoksa, sözgelişi birinin bir insanı kaybedeceği korkusundan mı ya da başkasını eline geçirmek tutkusundan mı doğmuştur?

Sevginin ne olduğunu söylemek güçse de, neyin sevgi olmadığını ya da hangi unsurların ona yabancı olduğunu söyleyebiliriz. İnsan, birisine düşkün olabilir, fakat bazan ona kızar ve bu yüzden isteklerini reddedebilir ya da yalnız bırakılmasını isteyebilir. Bu öfke ve geri çekilme tepkisiyle bir ruh hastasının davranışı arasında farklılık vardır. Ruh hastası, başkaları karşısında her zaman tetiktedir; onların üçüncü kişilere karşı ilgilerini kendisine karşı bir ilgisizlik belirtisi olarak alır, kendisinden istenen her şeyi bir emir, kendisine yöneltilen her eleştiriyi bir küçülme kabul eder. Bu, sevgi değildir Bir insanın, başka birini kendi belirli ihtiyaçlarını tatmin ettiği için (yani bir amaç için araç olarak) kullanması da bizim sevgi anlayışımızla uyuşmamaktadır. Bu, karşıdaki kimsenin cinsel doygunluk ya da —evlilikte olduğu gibi— üstünlüğünü belirtmek için istenildiği durumlarda açıkça görülür. Fakat söz konusu ihtiyaçlar ruhsal nitelikli iseler, konu burada da bulanıktır. Bir insan kendisini bir başkasını sevdiğine inandırabilir, hatta bu kimseye ancak körükörüne hayranlık derecesinde ihtiyaç duyulur olsa bile… Bu durumda, karşıdaki kimse eleştirici olmaya başladığı zaman, yani sevilmesinin nedeni olan hayran olma görevini başaramadığı zaman, birdenbire terk edilebilir.

Sevgi, sevilenin bir doygunluk aracı olarak kullanılması ile uyum göstermezse de, bu, sevginin bütünü ile özgeci ve fedakar olması anlamına gelmez. Kendisi için hiçbir şey ‘talep’ etmeyen duygu da sevgi adını hak etmiş değildir. Bu inançlarını belirten insanlar, inceden inceye düşünülmüş bir inançtan çok, sevgi vermek istemediklerini açıklamış olurlar. Kuşkusuz, sevdiğimiz insandan bir şeyler isteriz: Tatmin, sadakat, yardım ve hatta gerekirse fedakarlık. Böyle istekleri belirtmek ve hatta bunlar için çaba harcamak, ruh sağlığının bir belirtisidir. «Sevgi» ile «Hastalık derecesinde sevgi» ihtiyacı arasındaki fark, sevgide sevme duygusunun önce geldiği, ruh hastasında ise ilk gelen duygunun güvenlik ihtiyacı olması ve sevme hayalinin ikinci dereceye düşmesidir.

Bir insanın başkasının sevgisine olan ihtiyacı, anksiyeteye karşı güvenlik duymak içinse, bu konu zihninde büsbütün bulanıklaşacaktı; çünkü o, genel olarak anksiyete halinde bulunduğunu ve güvenlik için sevgi aradığını bilmez. Onun bütün hissettiği, karşısında sevdiği, güvendiği ya da kendisine bağlı olduğunu sandığı bir insan görmesidir. Onun içten doğan sevgi sandığı şey, kedisine gösterilen iyiliğe karşı bir ‘minnet’ karşılığı ya da bir insan tarafından uyandırılan umuda cevaptır. Onun içinde böylesine umutlar yaratan insan, otomatik olarak önemsenecek ve bu duygu kendini sevgi biçiminde gösterecektir. Güçlü ve etkili ya da iki ayağı üstünde sağlam durduğu izlenimi veren bir insanın kendisine iyi davranması, bu umutları yaratmaya yetecektir. Bunlar, sevgiyle hiçbir ilişkisi olmasa bile, şehevi ya da cinsel tekliflerle de uyanabilir. Bu duygular, var olan, bir yardım ya da duygu desteği vaat eden bazı bağlarla da beslenebilir: Aile, arkadaş, hekim örneklerinde olduğu gibi… Bu tür ilişkilerin çoğu, sevgi örtüsü altında devam ettirilir. Oysa bu sevgi, ancak o kimsenin kendi ihtiyaçlarının tatmini için başkalarına bağlanmasıdır. Bunun güvenilebilir, gerçek bir sevgi olmadığı, isteklerin yerine getirilmediği zaman duyulan tiksintiyle anlaşılır. Bizim sevgi anlayışımız için gerekli duygu güvenilirliği ve dayanıklılığı, bu durumlarda bulunmamaktadır.

Sevme yeteneksizliğinin son bir niteliği üzerinde özellikle durmak isterim : Karşısındakinin kişiliğini, özelliklerini, sınırlarını, ihtiyaçlarını, isteklerini ve gelişmesini önemsememek. Bu önemsememek, kısmen, ruh hastasını başka bir kimseye bağlanmaya iten anksiyetenin sonucudur. Boğulmakta olan bir insan, bir yüzücüye sarıldığı zaman, onun kendisini taşıma isteğini ya da yeteneğini düşünmez bile. Bu önemsememe, biraz da insanlara karşı duyulan düşmanlığın belirtisidir; düşünceli olmak, hatta fedakarlık çabalarıyla örtülmeye çalışılır. Fakat bu çabalar genellikle bazı istenmeyen tepkilerin ortaya çıkmasını önleyemezler. Bir kadın, kocasına bağlı olduğundan emin olabilir, ama yine de kocası zamanını işine, arkadaşlarına ya da meraklarına ayırdıkça ona gücenir, yakınır ve keyifsizlenir. Aşırı derecede koruyucu bir anne, çocuğunun mutluluğu için her şeyi yaptığına emindir, ama yine de çocuğun bağımsız gelişme ihtiyacını hiç önemsemez.

Sevgi özleminin koruyucu araç olduğu nevrotik insan da, bu sevme yeteneksizliğinin farkında değildir. Bu tip insanların çoğu, —ister belirli kişiler, ister genel olarak insanlık için olsun— başkalarına duydukları ihtiyaçları sevgi sanırlar. Bu hayali devam ettirmek ve savunmak için önemli bir gerekçeleri vardır. Bunun terk edilmesi, insanlara düşmanca duygular beslenmesinin yanısıra, onların sevgisinin de arandığını hissetmek olacaktır. Bir insan, hem bir kimseden nefret edip ona güvenmeyerek mutluluğunu ya da bağımsızlığım yok etmek isteyip sevgisini, yardım ve desteğini arayamaz. Birbiriyle uyuşmayan bu iki amaca varmak için, bir kimsenin düşmanca duygularını bilincinden uzaklaştırması gerekir.

Ruh hastasının sevgi açlığım gidermekte karşılaştığı temel bir güçlük daha vardır. Aradığı sevgiyi geçici olarak ele geçirse bile, bunu gerçekten kabul edemez. Böyle bir insanın kendisine gösterilen her sevgiyi, susuz bir adamın uzatılan suyu kaptığı gibi kapacağı sanılır. Öte yandan, hasta, normal bir bakım ve dikkatli bir muayeneden geçerken bile, bütün bedensel ve ruhsal dertleri ortadan kalkabilir. Şiddetli de olsa, ruhsal bir bozukluk, hastanın kendisinin sevildiğini hissettiği anda bütünüyle kaybolur.

Sevgi ile karşılaşan nevrotik hasta, dıştan bir güvenlik, hatta mutluluk duyabileceği halde, bu, içinde bir güvensizlik ve korku da yaratır. Kimsenin kendisini sevemeyeceğine baştan inanmış olduğu için, bu sevgiye kanmaz. Bu sevilememezlik duygusu, genellikle bilinçli bir inançtır; sarsılmaz. Genel olarak gururlu bir ‘aldırmam’ davranışıyla saklanır. Sevilememez olduğuna inanmak, sevmek yeteneksizliğine yakındır; hatta o yeteneksizliğin bilinçli bir yansımasıdır. Başkalarını gerçekten seven bir insan, başkalarının da kendisini sevebileceği konusunda kuşkuya düşmez. Nevrotik bir insana gösterilen sevgi, güvensizlik yaratmasının yanısıra «olumlu» bir anksiyeteye de yol açabilir. Hatta böyle kimseler, kendisine gerçek bir sevgi gösterildiğini anladığı zaman korku duyabilir.

Son olarak, sevgi gösterisinin, bağımlılık korkusu uyandırabileceğini belirtmeliyiz. Duygusal bağımlılık, başkalarının sevgisi olmadan yaşayamayanlar için gerçek bir tehlikedir. Buna benzer en küçük bir şey, onlarda büyük bir karşı koyma çabası uyandırır. Bu tip bir insan, ne olursa olsun, kendisi olumlu bir duygusal karşılık veremez, çünkü bu karşılık bağımlılık tehlikesini ortaya çıkaracaktır. Bunu önlemek için, başkalarının yardımsever olduklarının bilincine karşı kayıtsız kalmalı ve onların şefkatsiz kimseler oldukları yolundaki duygularında ısrar etmelidir. Bu durum, açlıktan ölmek üzere olan, fakat kendisine verilen yiyeceği zehirlidir korkusuyla kabul etmeye cesaret edemeyen insanın durumuna benzer.

Kısaca söylemek gerekirse, anksiyetenin etkisiyle hareket eden ve korunma aracı olarak sevgiyi arayan bir insanın, bu isteğine kavuşması pek güçtür. İhtiyacı oluşturan durumun kendisi, bunun tatmin edilmesine engel olmaktadır.

 

 

Dr. Karen Horney
Kitap: The Neurotic Personality of Our Time

İZDİHAM

 

 

*anksiyete (endişe, kaygı, sıkıntı hali)

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın