Azize Kaya, Lavanta Tarlasındaki Kumru

Müthiş bir baş ağrısıyla uyandı. Gözlerini açtı. Etrafa baktı. Perdeleri kapalı camdan içeriye gün ışığı sızıyordu. Nerede olduğunu anlayamadı. Ahşap tavanlı taş duvarlı olduğuna bakılırsa bir çiftlik evindeydi. İki kapılı bir dolap, küçük bir yemek masası ve şömineyle ne kadar da şirindi. Kenarları işlemeli, yumuşak ve sabun kokan bir yorgan vardı üzerinde. Doğrulmak istediğinde ellerinin hafifçe bağlı olduğunu fark etti. Yatağın kenarına takılı ipler o kadar da sıkı değildi. Çekti çıkardı ipleri. Şaşırdı, korktu. Kendini zorladı. Bir şeyler hatırlamalıydı. Burada ne işi vardı ve elleri neden bağlıydı? Gözlerinin önünden geçen bir film şeridi aradı ama onu da bulamadı. Hareket etmeye çalıştıkça başındaki ağrı arttı.

“Kimse yok mu?” diye bağırdı.

Ayak sesleri duyunca sesini iyice yükseltti. O yataktan kalkmaya çalışırken kapı açıldı. İçeriye elinde bir tepsiyle, saçları boynuna kadar uzanmış, mavi gözlü, iri yarı bir delikanlı girdi. Tepsiyi masaya koydu. Çiçekli perdeleri açtı ve dönüp Leyla’ya baktı. Özgür kalan gün ışığının Leyla’nın kömür karası saçlarında parlamasını, Leyla’nın ışıktan rahatsız olup gözlerini kısmasını hayranlıkla izledi. “Günaydın.” Dedi. Leyla duraksadı ve karşısındaki delikanlıyı süzdü. Ne kadar da yakışıklıydı. Sonra toparlandı.

“Günaydın mı? Sen kimsin? Ne işim var benim burada?”

Ellerini bağlamak zorundaydım. Canını yakmak istemediğimi biliyorsun.” Eğildi ve Leyla’nın ellerini tuttu. İnce bileklerine baktı. İplerin zarar vermediğini görünce rahatladı.

“Hatırlamadın mı?”

Leyla neyi hatırlaması gerektiğini bilmiyordu. Zihni hala bulanıktı. Mirza’nın ellerini iteledi ve ayağa kalktı.

Mirza derin bir nefes aldı. Sabretmek zorundaydı. Dolaptan beyaz bir örtü çıkardı. Ahşap masaya serdi. Mavi beyaz peçeteleri, porselen saplı çatal ve bıçağın altına yerleştirdi. İki dakikada şirin bir sofra hazırladı. Leyla’ya döndü ve “hadi kahvaltı yapalım” dedi. Leyla şaşkın şaşkın baktı.

“Önce ellerimi bağlıyorsun sonra da kahvaltı mı getiriyorsun?”

Kapıya doğru birkaç adım attı. Mirza yavaşça omzundan tuttu. Masanın etrafındaki sandalyelerden birine oturttu. Leyla daha fazla direnemedi belki de direnmek istemedi. Karşısındaki adamın gözlerine baktı. İçi ürperdi. Bakışlarını yere indirdi. İstemsiz bir hareketle gözlerini kapattı ve masadan gelen kokuları içine çekti. Kızarmış ekmek, otlu peynir, tereyağı ve reçel kokusunu hissetti. Bir de tarçınlı çay. Fincanın içindeki tarçının kokusu sıcak çayla birleşince tüm odayı sarmıştı. Zihninde bir şeyler belirsin istedi. Ama olmadı. Oysa kokular anıları, anılar da hayatı anlatmalıydı.

“Nerden biliyorsun tarçınlı çay sevdiği mi?” dedi.

Mirza gülümsedi ve kahvaltı yapmaya başladı. Leyla kafasındaki sorulara bu şekilde cevap alamayacağını anlamıştı. Devam eden baş ağrısına sıcak çayın iyi geleceğini biliyordu. Fincana uzandı.

Mirza, sakinleştiğini fark edince onu seyretmeye başladı. Üzerindeki beyaz gecelik topuklarına kadar uzanıyordu. Siyah saçları omuzlarına dökülmüştü. Teni gün ışığıyla birleşince sedef gibi parlıyordu. Ne kadar da masumdu. Onu ilk gördüğünde de gün doğumuydu. O gün düşünmüştü güneşin hep Leyla için doğması gerektiğini. Sonra güneşin yanına kendini de ekledi. Artık Güneş Leyla için doğacak Mirza’da Leyla için yaşayacaktı.

Leyla onun dikkatli bakışlarından rahatsız oldu. Elindeki fincanı sertçe masaya koydu.

“Babam yüzünden dimi? Beni babam yüzünden kaçırdın. Borcumu var size. Ya da ne bileyim bir kötülük mü etti?”

Mirza’dan en ufak bir karşılık alamayınca ayağa kalktı masadakileri yere fırlattı.

“Konuşsana be adam! Ne istiyorsun benden” diye haykırdı. Sonra yer ayaklarının altından kaydı ve düştü. Mirza kollarından tutarak kaldırdı. Hemen yatırdı ve bir ilaç verdi.

“İyi gelecek merak etme” dedi. Leyla tam olarak ne yapması gerektiğini bilmiyordu. İçip içmemekte kararsızdı ama bu haliyle daha fazla mücadele edemeyeceğini de biliyordu. İlacı içti. Bir süre sonra tatlı bir uyku bastırdı. Mirza, uyuyana kadar başucunda bekledi. Pamuk yorganı üzerine örttü ve parmak uçlarında ayrıldı odadan.

Leyla, cama vuran yağmurun sesiyle uyandığında her şeyin bir hayal olmasını diliyordu ama öyle olmadı. Yine bir kâbusun içindeydi sanki. Başındaki ağrı hafiflemişti ama hala hiçbir şey net değildi.

Onu kim kaçırabilirdi ki? Koskoca Borsacı Naim beyin kızına kim dokunmaya cesaret ederdi? Belki de hepsi babam yüzünden diye düşündü. Aslında söz konusu babam olduğunda vurguncu ya da fırsatçı demek daha doğru… Sevmeyeni de çok. Kim bilir kaç şirketin hisselerini yerle bir etti. Bu adam da onlardan biri… Babam adamın şirketini batırınca o da beni kaçırarak ya intikam almaya çalışacak ya da fidye isteyecek diye düşündü. Şimdi her şey daha mantıklı geliyordu.

Kapıdaki sesleri duyunca yavaşça yaklaşıp kulağını kapıya dayadı. Seslerden biri Mirza’nın da, öbürü kimindi? “Kaç kişi kim bilir bunlar. Belki de bir çete. Allah’ım nasıl kurtulacağım buradan. Ah baba hep senin yüzünden bunlar.”

Söylenmeyi kesti birden. Sesler iyice yükselmişti. Dikkatlice dinlemeliydi.

Mirza “baba” dedi. “Neden anlamıyorsun beni. Yapamam onu geri götüremem.”

“Onun iyiliği için oğlum. Zor olduğunu biliyorum ama yapmak zorundasın. Daha kaç gün kaçmasın diye kilitli tutacaksın, bağlayacaksın. Başka çare yok. Her şeyi daha da zorlaştırma.”

“Sen olsan yapar mıydın baba. Odadaki Leyla değil de annem olsaydı yine vazgeç diyebilir miydin? Ya da sana vazgeç diyenleri dinler miydin?”

Sesler bir anda kesildi. Leyla çıplak ayaklarıyla odadaki pencereye koştu. Mirza ve babasının yan yana suskun yürüyüşlerini gördü. İkisi de üzgündü. Üstelik kötü insanlara da benzemiyorlardı. Korkmuyordu da garip bir hüzün vardı yüreğinde. Pencereden dışarı baktığında lavanta tarlalarını gördü. Uzun silindirler gibi yol boyu dizilmişti. Sonunu görmek imkânsızdı. Sanki ufuk çizgisiyle birleşmişti lavantalar. Gözlerini kapattı ve kokuyu duymaya çalıştı. Lavantaların arasında hayal etti kendini. Beyaz elbiseli çıplak ayaklı bir kızı koşarken gördü. İrkildi. Hemen gözlerini açtı.

Saatlerce cam kenarında kaldı. Akşamki yağmurdan kalan su birikintilerine bata çıka oynayan kuşları izledi. Seyrettiği bir film geldi aklına. Kendini insan zanneden bir kumrunun gerçek bir insana olan aşkını anlatıyordu film. Kumru adamın penceresine her sabah bir tutam lavanta çiçeği bırakıp, ona güzel görüneceğim diye yağmur sularında banyo yapar, sonra da kanatlarına çalı çırpı takardı. Film kumrunun, adamın başka bir kadını sevdiğini anlayınca, bir lavanta tarlasında ölümü bekleyişini hikâye ediyordu. Ne zavallı ne gururlu ve ne büyük bir âşıktı kumru.

Kafasından başlayıp tüm vücuduna yayılan bir uyuşuklukla uykuya daldı. Kaç saat uyduğunu bilmiyordu. Uyandığında Mirza’yı başucunda buldu. Hemen doğruldu etrafa baktı. Çoktan akşam olmuştu. Masada yine beyaz örtüler, renkli peçeteler, birkaç çeşit yemek ve tarçınlı çay vardı.

Leyla, Mirza’ya yaklaştı. Ellerini tuttu. “Ne yapmaya çalıştığını anlamıyorum. Beni sonsuza kadar burada tutamayacağını sen de biliyorsun. Yol yakınken vazgeç.” Dedi.

Leyla’nın elleri Mirza’nın avuçlarındaydı. Tıpkı Mirza’nın hayatının Leyla’nın avuçlarında olduğu gibi… Bakışları bu manzara karşısında adeta kilitlenmişti. “Kim bilir?” dedi Mirza.

“Sonsuzluk sandığımız kadar uzun değildir.” Sanki kendi kendine konuşuyordu.

Leyla kalbinde bir sızı hissetti. Bu adama karşı duyduğu şey öfke ve korkudan başka bir şeydi. Ama ne?

“Bak tüm bunlara babamın sebep olduğunu biliyorum. Sana ya da ailenin şirketine zarar verdiyse sana söz veriyorum halledebilirim. Beni bırakırsan onunla konuşup her şeyi yoluna sokarım. Ama böyle olmaz. Ben burada kalamam. Yalvarırım sana beni evime geri götür.”

“Senin evin burası?” dedi Mirza. Leyla’ya yaklaştı ve gözlerine baktı. Sesi çaresizce titredi.

“Beni para için insan kaçıran bir haydut olarak mı hatırlıyorsun?”

Leyla şaşırdı. Hatırlıyorsun da ne demekti?

Mirza, Leyla’ya öyle baktı ki. Hatırlatmak için sevdirmek için ve hatta yaşatmak için…

Ama olmadı. Leyla’nın bakışları boşluktaydı. Karanlık ve ruhsuz bir boşluk…

“Belki de sadece seni sevdiğim içindir.” dedi ve çıktı Mirza.

Leyla ne düşüneceğini bilmiyordu. Hatırlıyorsun dediğine göre tanışmışlardı. Ama nerede? Nasıl? Sonra hesapsız hayatı geldi aklına. “Babamın kalabalık davetlerinde olabilir mi? O toplantılar hatırlamak istemeyeceğim onlarca insanla dolu oluyor zaten. Ya da arkadaş eğlencelerinden…”

Sonra Mirza’nın derin bakışlarını, hüzünlü gülümsemesini düşündü. “Tanısam, unutur muydum?” Kalktı. Masadaki tarçınlı çaya gitti eli. “Ama o beni tanıyor. Neyi sevdiğimi biliyor.” Dedi.

Gün ağarana kadar uyudu. Mirza içeri girdiğinde, gözlerini yeni açmıştı. Mirza’nın elinde mavi bir elbise ve siyah bir tarak vardı. “Hadi kalk.” Dedi. “Seni evine götüreceğim.” Leyla yataktan kalktı. Gözlerinin içi gülüyordu sanki.

“Gerçekten mi? Çok teşekkür ederim.”

Leyla’nın heyecanı Mirza’nın acısı oldu. Buğulu gözlerini sakladı. Elbiseyi yatağın üzerine koydu. Tarağı ise avuçlarına bıraktı. Oysa onun saçlarını taramak isterdi uzun uzun… Ama söyleyemedi.

“Sen hazırlan çıkarız.” diyebildi.

Leyla mavi dantel elbiseyi giyindi beline ince bir kemer taktı. Saçlarını hızla taradı. Yatağın kenarında oturup bekledi. Sonra birlikte çıktılar taş duvarlı ahşap evden. Kapıdaki kırmızı kamyonete bindiler. Lavanta tarlalarının arasından yol aldılar. İlginç bir şekilde ikisi de aynı hayali görüyordu. Lavantaların içinde yürüyen çıplak ayaklı beyaz elbiseli bir kız… Yol boyu hiç konuşmadılar. Araç, içinde küçük bir havuzun olduğu bahçeye girdi. Onları kapıda karşılayanlar oldu.

Orta yaşlı Doktor Mirza’ya yaklaştı. Elini omzuna koydu.

“En doğrusu bu delikanlı…” Dedi.

Mirza doktora bir avuç tarçın çubuğu ve bir demet lavanta verdi.

“Bunlar hep odasında olsun. Ben yine getiririm. Televizyondan da uzak tutsunlar. Seyrettiği filmleri gerçekten yaşadığını sanıyor, biliyorsunuz.”

Leyla arabadan çoktan inmiş, yanındakilerle birlikte hastaneye doğru gidiyordu. Giden sadece Leyla değildi. Oysa iki dünyada da bir olmak için evlenmişlerdi. Mirza, Leyla arkasını dönsün diye bekledi. Bir kez daha bakmak istedi ela gözlerine. Hatırlamak sevmek ve hatta yaşamak için… Onun yerine de sevmeye ve hatırlamaya razıydı. Ama olmadı. Leyla hiç dönmedi.

Yol boyu, birlikte izledikleri son film geldi aklına. “Lavanta Tarlasındaki Kumru…”

Azize Kaya

İZDİHAM

izdiham 38. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.


İzdiham’ın 38. Sayısı çıktı. Birbirinden genç ve usta kalemlerin yer aldığı bu sayıda Yıldız Tilbe’nin edebiyattan ve şiirden de bahsettiği röportajını okuyabilirsiniz.

 
Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Atakan Yavuz, Turan Karataş, Mehmet Narlı, Yasin Kara, Hakan Göksel, Seda Nur Bilici, Enes Aras, Burak Süme, Erhan Tuncer, Dilek Kartal,  İbrahim Varelci, Melda Zirek, Meltem Gülname Kaynar, Tuğçe Kaplan Şahin, Faruk Sarıkavak, Ecem Aktaş, Yunus Meşe ve daha birçok yazarın şiirlerine, denemelerine, hikayelerine ve incelemelerine rastlayacaksınız. Büyük keyif alarak okuyacağınız bu sayının kapağında müzik de var.
izdiham dergisinin 38. Sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Yorumlar!

Bir Cevap Yazın