Ayşe Sarısayın, Benim Kitaplarım

Ayşe Sarısayın, kendisini uyutan kitapları yazdı.

“Benim Kitaplarım” kavramı, öncelikle çocukluğuma doğru bir yolculuğa çıkarıyor beni. Çok etkilendiğim, bazen birkaç kez okuduğum kitaplar değil de, henüz okuma yazma bilmediğim yıllarda dinlediğim masallar, o yıllara dair yaşantılar… Özlemi çekilen masallar mı, yoksa giderek silikleşen anılar mı, karışıyor bazen.

Zorla gündüz uykusuna yatırıldığım yaz ikindileri örneğin. Gün ilerledikçe artan sıcaklık, öğle saatleriyle birlikte dayanılmaz oluyor. Üst kattaki yatak odasında, tüm gücümle uykuya geçmemek için direniyorum. Yarı açık pencerelerden belli belirsiz bir esinti, kimi zaman tül perdeleri kımıldatarak somutlaşıyor. Varla yok arası bir hanımeli kokusu doluyor içeriye. Uzaktan hoş bir ezgi duyuluyor: Ablam yine piyano çalıyor anlaşılan! Direncim uzun sürmüyor, Zümrüdü Anka kuşunun kanatlarında boşluğa düşüyorum. Üstüme örtülmüş pikenin çıplak tenimde yarattığı ürperti, Kafdağı’na doğru yol alırken de hissettiriyor kendini. Uykuların çoğu bembeyaz bir serinliğe dönüşüyor, Kafdağı ise çok uzaklarda.

Zümrüdü Anka, bin bir şekle bürünüyor hayallerimde. Asla değişmeyen tek özelliği ise, yeşil olması. Kim bilir hangi masalla girmiş hayatıma! Babamın her akşam yemeğinde yeni bir serüvenini anlattığı Cimbil fareye hiç benzemeyen bir imge. Zümrüdü Anka ne kadar gerçek dışıysa Cimbil o kadar hayatın içinden. Sıradan hatta, içimizden biri. İyi yürekli bir kahraman. Tüm dünyayı dolaşıyor, zorda kalmış kim varsa ona el uzatıyor. Biraz da sakar galiba! Başından geçen komik olaylar beni öylesine eğlendiriyor ki, akşam yemeklerini iple çekiyorum. Başka bir kahramanın, Sarman kedinin serüvenleriyle büyüyen ablam, Cimbil’e benim kadar tutkun değilse de, o da dinliyor ister istemez.

Küçük Prens’i ilk kez ablam okuyor bana. Bez ciltli, kalın karton kapaklı, bol resimli bir baskı. Sonraları kaç kez okunacak, resimleri yeniden çizilmek üzere.

Bizimle birlikte yaşayan anneannemin çok seyrek anlattığı masallar ise, dinî motiflerle yüklü çoğunlukla. Bu masallardan aklımda kalan “sırat köprüsü”, “mahşer günü” gibi ne olduğunu tam anlayamadığım birkaç söz, hanımeli kokulu yaz uykularına değil de, soğuk kış gecelerinin korkularına eşlik ediyor daha çok.

Okuma yazma öğrendikten sonra, zamanın akışı hızlanıyor sanki. Sıkça karşıma çıkan “Az gitmiş, uz gitmiş, bir de bakmış ki bir arpa boyu yol gitmiş” ya da “Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal, pire berber iken, ben dayımın beşiğini tıngır mıngır sallar iken” sözleri önceleri yalnızca hoş bir tekerlemeyken, sözcüklerin gerçek anlamlarını öğrendikçe, müthiş eğlenceli bir oyuna dönüşüyor. Pek çok masalda yeri olan “bir dudağı yerde, bir dudağı gökte dev”lerle baş edebilmek için, itin önündeki otun, atın önündeki etle değiştirilmesi yeterli oluyor, tüm engeller sihirli birkaç sözle aşılabiliyor. Kibritçi Kız için geceler boyu gözyaşı dökerken, yalnızca bir büyükanneye değil, bir anneye, babaya ve ablaya da sahip olduğum için şükrediyor, saçlarımın Rapunzel kadar uzaması için kaç yıl daha geçmesi gerektiğini hesaplıyor, Keloğlan’dan Karlar Kraliçesi’ne, Çizmeli Kedi’den Billur Köşk’e serüvenden serüvene koşabiliyorum.

Çocukluk evim, “Açıl susam açıl” sözcüklerine bile gerek olmadan, hayal edebileceğimden de çok sayıda masalla buluşturuyordu beni: Şanslı bir çocuktum! Bunu yıllar sonra fark ettim elbette, ama sanırım çok kolay ulaşabildiğim için, olağandışı bir değer biçmedim kitaplarıma, ancak onlardan hiçbir zaman da vazgeçemedim… Masallardan hikâyelere, romanlara geçişim, yine ilkokul yıllarında olmalı. Jules Verne’nin tüm kitapları sıraya girmiş, bekliyor. Boyacının Penguenleri’ni ablamla paylaşamıyoruz bir türlü. Kimi zaman baştan sona, kiminde de rastgele, belki en eğlenceli bölümünü, bıkıp usanmadan, defalarca okuyoruz. Evindeki buzdolabında on iki sevimli penguene bakmaya çalışan boyacı Bay Popper’in başına gelenler, hep sessiz olan evimizi neşelendiriyor.

Birbirimizden kaçırdığımız kitaplardan biri de, Jennifer Teyze’nin Anahtarları. İçlerine farklı seviyelerde su doldurularak yan yana dizilen kadehlerden, parmak uçlarının yumuşak dokunuşlarıyla çıkan sesler, bir mucize gibi geliyor ikimize de: Böyle bir şey olabilir mi? Denemesi çok kolay aslında, annemin gözü gibi sakındığı kristal kadehler, konuk odasındaki büfeden göz kırpıyor! Ne yazık ki, korku merakın önüne geçiyor, hem söz dinleyen, uslu çocuklarız biz…

Küçük Prenses ile Çalınan Taç, gerçekten benzer yollar mı açıyor bana, yoksa şimdi mi yapıyorum bu yakıştırmayı? Bir yanda hizmetkârlarla el bebek, gül bebek büyüyen küçük Sara’nın kötü bir haberle altüst olan hayatı, öte yanda aynı gün dünyaya gelmiş, biri saraylarda prens, öteki sokaklarda dilenci olmaya yazgılı iki çocuğun yer değiştirmesiyle tersine akmaya başlayan sular… “Rastlantı” ve “yazgı” kavramlarıyla ilk karşılaşmam… Yaşadığım sürece kafa yorsam da, içinden çıkamayacağımın farkında bile değilim elbette.

Polyanna’nın hikâyesini pek inandırıcı bulmuyorum nedense. Bu kadar “iyilik” mümkün mü? Yeterince “iyi” bir çocuk olduğuma inanıyorum zaten, daha fazlasına hiç gerek yok! Heidi farklı bir etki yapıyor oysa. Küçük odama tüm hayatlar rahatlıkla sığıyor gerçi, ama beton duvarları aşmama en çok Heidi yardımcı oluyor. Peter adında bir arkadaşım var artık, hatta ilk aşkım Peter belki de… Alp dağlarında içi saman dolu bir yatakta yıldızları seyrediyor, keçileri otlatmaya götürüyoruz. Büyükbaba’nın kızarttığı peynirlerin tadı damağımda. Bir de o huysuz Bayan Rottermeier olmasa…

Kimi kahramanları, kitap kapaklarındaki resimlerle tartışmasız benimsiyorum. Kimileri ise hayallerime hiç uymuyor. Bunlardan biri de Jane Eyre. Kapaktaki sarışın, aşırı makyajlı genç kadın, masum bir mürebbiyeden çok yazlık sinemalarda izlediğimiz Türk filmlerinde, esas kızın âşık olduğu yakışıklı jönü baştan çıkartmaya çalışan kötü ruhlu kadını çağrıştırıyor. Jane Eyre’i, tüm ayrıntılarıyla yeniden yaratıyorum hayallerimde…

Aylarca beni meşgul eden kitaplardan biri de Küçük Kadınlar! Dört kız kardeşin her birinin resmini çizerken, zorlandığım da oluyor bazen. Bu gibi durumlarda ablama danışıyorum, birlikte tamamlıyoruz resimleri. Okuduğum her kitabın, her kahramanı ete kemiğe bürünmek, tozlu sayfalardan çıkıp hayata karışmak zorunda sanki… İyi ki de böyle oluyor, yoksa nasıl geçer o uzayıp giden yaz günleri, küçücük evlerin daracık odalarında? Yoksa şöyle mi demeliyim: İyi ki eviçlerinde daha da uzuyor o yaz günleri, yoksa nasıl yaşardı, yaşatılırdı o kahramanlar?

İlkçocukluk yıllarımın tüm kitapları, hâlâ çok renkli görüntülerle yaşıyor bende. Çoğu hayallerimde, kendi seçtiğim renklerle oluşturduğum resimler… Kokuları algılamam ise daha sonraları.

Sait Faik’ten okuduğum ilk hikâye olan İpekli Mendil’in bıraktığı izler, hayli derin, ama hemen ardından gelen Semaver’in yeri çok farklı. “Mesutları çok az bir mahallenin çocukları” yoksul ana ile oğlu Ali’nin hikâyesini anlatan Semaver, yarattığı kokularla farklılaşıyor. “Kızarmış ekmek kokusu” yaşayan bir evin, kaynayan semaverin ürettiği “koku, buhar ve saadet” bir ana oğlun sevgi dolu ilişkisinin simgesi olarak kalıyor aklımda. “Lavanta kokulu şilteler” yoksul ve onurlu bir yaşamın, “yaşlı kadının tülbent kokan vücudu”, yaklaşan ve önüne geçilemeyecek ölümün… Oğul Ali, fesleğen yapraklarını parmaklarıyla ezdiğinde, ben de tuhaf bir koku duyuyorum parmak uçlarımda, fesleğeni tanımadığım halde. Hikâyenin sonunda annenin ölümünden sonra bir daha hiç kaynamayan semaverin yerini, salep güğümü alıyor. Salep güğümüyle birlikte Ali’nin hayatına giren yeni kokularda, her şeye rağmen umut seziliyor az çok. Odam tarçın kokuyor hikâye bittiğinde, salebe ekilen tarçın umut oluyor, umut olarak kalıyor.

Seslerle can bulan, renklerle yol alan, kokularla somutlaşan okuma yolculuğum böyle başlıyor. Yıllar içinde çeşitlenen okumalarla, “benim yazarlarım”a ve “benim şairlerim”e doğru yol alırken, dinlediğim her masal, okuduğum her kitap farkında olmadan yönlendiriyor beni. En önemlisi de dönüp ardıma baktığımda, çok sessiz bir evde büyüyen, yalnız bir çocuk bulacağımı düşünürken, öyle olmadığını görüyor, çocukluğumu hep özlemle anılır kılan yol arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.

 

 

 

İZDİHAM

 

 

 

 

“İzdiham, 31. Sayısında kapağı okuyucuları istediği şekilde tamamlasınlar diye manşeti siz atın dedi.” İzdiham Dergisi’nin 31 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye.
İzdiham dergisinin 31. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın