Ayfer Tunç, Narlı Bahçe

Narlı Bahçe’yi arıyordum.
Hangi coğrafyaya ait olduğunu bilebilsem yollara düşmeye hazırdım. Ama bir türlü hatırlayamıyordum: Batıda mıydı Narlı Bahçe, doğuda mı? Uzun yolların ucunda mıydı, burnumun dibinde mi? İçimde miydi, dışımda mı? Var mıydı, yok muydu?
Kuzeye ve güneye giden yolları büyük denizler kesiyor, rüyalarımda sürekli yer değiştiren Narlı Bahçe’nin yolu da bir görünüp bir kayboluyordu. Gözlerimi yumduğumda kendimi bazen Narlı Bahçe’nin önünde buluyordum, ama, tam içeri girip ‘bahçede yine mevsim değişmiş’ diyecekken uyanıyordum.
Kendimi rüyaların sonsuzluğuna bırakarak Narlı Bahçe’yi bulamayacağımı anlayınca, kütüphanelere dadandım. Soğuk ve loş kütüphanelerde rafları taramaya başladım, kalın bulutların arasından süzülen gün ışığıyla girdiğim kütüphanelerden çıktığımda, karanlık basmış, herkes evine çekilmiş oluyordu. Ümitsizliğe kapılıyordum, vazgeçecek oluyordum bu arayıştan, ama rüyamda karanlıkta uzanan, içinden anlaşılmaz uğultuların yükseldiği, arada bir, bir yıldızın ışığıyla ağaçlarının dalları pırıldayan Narlı Bahçe’yi görünce heyecanla uyanıyor ve aramaya yeni baştan başlamaya karar veriyordum.
Kütüphanelerde birçok dost edindim. Bazılarıyla sabahları karşılaşırdık. Yosun tutmuş eski taşlara basarak, aramanın tadını çıkartmak için acele etmeden yürürken dostlarım sorarlardı: ‘Hâlâ bulamadın mı?’ Ümitsizce başımı sallardım: ‘Yok, Narlı Bahçe yok’. ‘Vardır,’ derlerdi, ‘aramaya devam et.’
Ben sadece Narlı Bahçe’yi arıyordum, onlar her şeyi arıyorlardı Birini buldukları anda buldukları şey onları başka bir şeye götürüyor, böylece yeni bir şey arar oluyorlar, buldukları dağ gibi birikiyordu. İmreniyordum onlara. Bir gün ben de Narlı Bahçe’yi bulacak, ardından başka bir şey aramaya başlayacak mıyım acaba? diye kendime soruyordum.
Bana yardımcı olmak istiyorlar, hatta benim için Narlı Bahçe’yi arıyorlardı tozlu raflarda. Birçok Narlı Bahçe buldular, ama hiçbiri benim aradığım değildi. ‘Bu mu?’ diye sorduklarında utanıyordum bu da değil demeye Onlara zahmet verdiğimi, kendi aradığım şeyle onları da meşgul ettiğimi düşündüğümü yüzümden anlıyorlardı, ‘Sakın ha!’ diyorlardı, ‘sakın aradığın bu olmadığı halde, işte bu, deme.’
Narlı Bahçe’yi aramaktan vazgeçmeyeceğimi anlayınca beni de aralarına aldılar ya da kendiliğimden onlardan biri oldum. Onlardan biri olunca, her kapının ardında gizli veya açık bir kütüphane olması ihtimalini sevmeye başladım. Narlı Bahçe’yi sadece kütüphanelerde değil, sokaklarda, çarşılarda, kitap sergilerinde, ışıklı dükkânlarda, nemli bodrumlarda, sözlerde de aramam gerektiğini öğrendim. Kitaplar, okurlar, yazarlar hakkında dostlarımın anlattıklarını ilgiyle dinlemeye başladım.
Bir gün kütüphaneden çıkmıştık, birlikte çay içiyor, sohbet ediyorduk. Bahar başıydı, günler uzamıştı, gölgeler soğuktu ama güneş bedenimizi ısıtıyordu. Doktor Manuk Türkçe, Fransızca, Latince, Ermenice ve büyük bir bölümü de eski yazı olan, hepsi birbirinden değerli kitaplarını teker teker elden çıkarıyormuş diye duymuştuk. Kaç sahaf kapısına dayanmış, her gün ayrı bir servet teklif ediyorlarmış da, kitaplarını topluca satmaya yanaşmıyormuş deniyordu. Söylentilere göre, her isteyene kitap vermiyor, ‘neden bu kitap?’ sorusuna iyi bir cevap istiyordu. Bununla yetinmeyip kitaba dokunuştan, sayfaları açıştan, hatta yüz ifadesinden bir anlam çıkardığı, kitapperesti gözü tutarsa değerinden çok düşük, hatta sembolik bir fiyata sattığı, gözü tutmazsa eli boş gönderdiği anlatılıyordu.
Doktor Manuk’u ve efsanevi kütüphanesini ilk kez o gün duydum.
Dostlarımın arasında Doktor Manuk’tan kitap almış ya da yüzünü görmüş olan yoktu. Ama hepsini derin bir heyecan sarmıştı. O efsanevi kütüphaneyi görebilmek, nadir kitaplara el sürebilmek için yanıp tutuşuyorlardı. Gitmeliyiz, görmeliyiz, dokunmalıyız, koklamalıyız, okşamalıyız, göğsümüzde bastırmalıyız, okumalıyız, ezberlemeliyiz, anlamalıyız, cevap bulmalıyız, anlatmalıyız, istemeliyiz, yalvarmalıyız diyorlar, hep bir ağızdan konuşuyorlardı. Onların konuşmalarından doğan uğultu bana Narlı Bahçe’den yükselen sesleri hatırlatıyordu.
Doktor Manuk’un kütüphanesinde Narlı Bahçe’nin bulunması ihtimalinin heyecanı yüzüme yansımış olmalı ki, dönüp bana baktılar. ‘Önce sen git’ dediler. ‘Hayır, sizler benim büyüklerimsiniz’ filan demeye kalkıştımsa da beni susturdular. ‘Sonsuza kadar Narlı Bahçe’yi arayacak değilsin, hele bir bul aradığını’ dediler. Sözlerinde, seslerinin tonunda ima etmek istedikleri bir şey var gibi geldi bana, ama üstünde durmadım.
Aylardır kütüphanelerde kitaplara bakıyordum, raflardan indiriyor, yıpranmış sayfalarını saran sevecen ve koruyucu kapaklarını açıyor, uzun uzun karıştırıyor, çoğu zaman okumaya dalıp gidiyordum. Kitabı artık tanıdığım, sanıyordum. İrili ufaklı, ağır hafif, renkli solgun, durgun hareketli oluşlarına; anlattıklarına, gösterdiklerine, hayal ettirdiklerine, düşündürdüklerine alıştığımı sanıyordum. Ama Doktor Manuk’un kütüphanesinin karşısında şaşırmaktan kendimi alamadım Karmakarışıktılar; raflarda, sehpalarda, pencere içlerinde, duvar diplerinde, iskemle üstlerindeydiler, sanki canlıydılar. Doktor Manuk önce uzun uzun karıştırmama izin verdi. Sonra ne aradığımı sordu.
‘Küçükken okuduğum bir masal,’ dedim, ‘Narlı Bahçe. Uzundu. Çok çekici ve bir o kadar da korkutucuydu. Masalı hatırlayamıyorum, bir grup insanın bir bahçeye sürülmüş olduklarını, orada kendilerine bir dünya kurmaya çalıştıklarını hatırlıyorum sadece. Bir çocuğun avucuna sığacak kadar küçük bir kitaptı, siyah ciltliydi. Hepsi bu.’
Doktor Manuk dikkatle dinledi. ‘Narlı Bahçe ha!’ dedi yüksek sesle. ‘Neden korkuyordun?’ ‘Hatırlamıyorum ve asıl aradığım şey galiba bu. Neden korktuğumu arıyorum, neden korktuğum halde çok çekici bulduğumu.’ ‘Hayat!’ dedi Doktor Manuk bu defa, oturduğu gıcırdayan koltuktan kalktı, bir grup kitabı kaldırdı, başka bir yere koydu, bir başka grubu başka bir yere üst üste dizdi, bir rafı boşalttı Arıyor değildi, aradığının yerini biliyor, ona ulaşmaya çalışıyordu.
Bunca kitabın arasında küçülmüştüm, ufacık kalmıştım. Doktor Manuk’u mu izlemeliyim, kitapları mı karıştırmalıyım, karar veremiyordum bir türlü.
Doktor Manuk bana döndü, avucumda kaybolacak kadar küçük bir kitap uzattı. ‘Aradığın kitap bu,’ dedi. ‘Almak istediğinden emin misin?’
Elimi uzatmışken durdum.
‘Hayır,’ dedim, ‘Narlı Bahçe okuyacağım son kitap olmalı.’
Bulduğum iğneyi tekrar samanlığa attım böylece.
Ayfer Tunç, Ömür Diyorlar Buna’dan
İZDİHAM
“İzdiham, 31. Sayısında kapağı okuyucuları istediği şekilde tamamlasınlar diye manşeti siz atın dedi.” İzdiham Dergisi’nin 31 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye.
İzdiham dergisinin 31. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın