Ali Emre, Kendini Dünyadan Alacaklı Hissetmek

 

Şair Ali Emre bu ayki Dergah Dergisi’nde şairleri anlatan iyi bir yazı kaleme aldı. Sadece İzdiham’da. 
Şairlerin çoğu gururlu insanlardır.

Bazı yönlerden sıra dışı ve şairlere özgü boyutlar da içeren bu gurur; insanlığa çok sayıda arızalı / sorunlu şair ve fakat bir çırpıda sayılamayacak kadar etkili, sarsıcı şiir bırakmıştır.

İlk bakışta olağan insani etkinliklerden biri gibi görünen “şiir yazma”yı son derece karışık, karmaşık hâle sokan, tikel ve belirgin bir yöntemle açıklanıp çözümlenemeyecek hâle getiren nedenlerden biri de budur.

İyi diye bilinen şairlerin önemli bir kısmı, dikkatlice bakıldığında, sıra dışı bir “Dostoyevski kahramanı” olmaya yatkın bir nitelik taşır. Onların çehreleri dalgalı, iniş çıkışlarla dolu bir insani iklimde görünürlük kazanır. Cereyanlara açık olma yahut tam anlamıyla “cereyanda kalma” olarak ifade edilebilecek bir durumdur bu.

Şiir eşliğinde ışımaya başlayan bir kişilik ya da bilince erdiklerinde üşümeye de başlar bu tür şairler. Hayata, doğaya, insana hep bir şair bilinci, şair gözü ile baktıkları vehminden kolay kolay kurtulamazlar. Dikkatlerini ve duyumsamalarını sürekli bileylediklerini, güçlendirdiklerini düşünürler. Kendi kendine konuşanları az değildir. Takıntılıdırlar. Sarmal ve sıçramalı bir zekânın burçlarında dolaşarak fildişi kuleyi tersine çevirirler. İfrat ve tefrit arasında, bir pinpon topu gibi hızlı ve sert bir şekilde gidip gelirler.

Şiirle uğraşmanın kendilerine müthiş bir kavrama gücü ve bilgi birikimi de kazandırdığını düşünürler. İtiraf etmeseler de eşsiz bir bilgelik içinde yüzdüklerinden emindirler. Doğadan vahiy bekledikleri bile olur. Tuhaf bir birey ya da sınıf bilinci oluştururlar zihinlerinde. En çok kendilerine üzülür, en çok kendilerini severler.

İsyankâr bir yeraltının sesidir onlar. Özgürleştirici bir aylaklığı bitiştirirler yaşamlarına. Şahane bir tutunamamışlığı yontup dururlar. İşin daha da ilginç tarafı, doğru dürüst bir şey yazamadıklarında bile bu ruh hâlinden sıyrılamazlar. Uydurdukları yalanlara herkesten önce kendilerini inandırmakta maharete ulaşmaları çok zaman almaz.

Kendini beğenmişliklerindeki gülümseten sevimlilikleri de kendilerine bakanları yadırgama ve acıma hissi arasında bırakan tuhaflık ve âcizlikleri de bu son derece karmaşık gurur algısından ileri gelir. Gurur; ateşleyici ve yaratıcı bir boyut taşımakla birlikte yalnızlığa ve dengesizliğe kolayca evirilebilen hatta küçük düşmeyi geriletme konusunda kişinin gücünü ve olanaklarını çabucak eriten bir zaafı da içkindir. Yaralı, endazesini yitirmiş, meydan okuyucu bir gururdur bu sonuçta.

Sıradanlığa, sıradan biri olarak kalmaya ve algılanmaya, hor görülmeye, fark edilmemeye bir tepki ile bütünleşir bu tavır. Oldukça netameli, sancılı bir bilinçlilik hâlidir bu kuşkusuz. Öznel bir farkındalığın kabına sığmamasıdır aynı zamanda. Bir “hiç” olmadığını, kendisine dayatılan “herkes” ya da “hiç kimse” seçeneklerini toptan reddetme gözü pekliğini taşır bünyesinde. Bir ideal arar şair. Bunu dışarıda / hayatın içinde bulamadığı durumlarda şiirini yahut kendi varoluşunu idealize eder. Böylelikle, sıradanlık / hiçlik / aşağılanmışlık ile şair öznenin kendine bile dayatıp içselleştirdiği yücelme isteği arasında bir bölünmüşlük ortaya çıkar. Birçok şiirin enerji kaynakları arasında işte bu çok yönlü gerilimin, bu çatışma ve yarılmanın etkisi görülür.

Dikkatli bir bakış; birçok şiirin, mağdur olma hâllerinin mağrur bir eda ile dillendirilmesinden doğduğunu rahatlıkla ortaya koyacaktır. Edilgin bir mağduriyet değildir bu kesinlikle. Kendisine dayatılan kaderi kabullenen insanlar değildir çünkü şairler. Öfkeli hatta hınç dolu aktörlerdir. Yazdıkları şiirin aslında çoğu zaman hem öznesi hem de nesnesidirler. Horlanmanın acısını; üstün görünme, beğenmeme, yukarıdan bakma ile dindirmeye, eşitlemeye, azaltmaya çalışırlar.

Şair, buradan hareketle, bir hesaplaşmanın adamı olur zamanla. Hesabı hiçbir zaman kolayca kapatmaz, kendisine eziyet edenlerin defterini hemencecik dürmez. Vefasız sevgililerini, umursamaz arkadaşlarını, anlayışsız akrabalarını, kendisini bir zamanlar okulda tokatlayan ya da dinlemeyen öğretmenlerini, ensesinde boza pişiren ev sahibini, selamını almayan otobüs şoförünü, dünyadan habersiz işverenini, kör bir müfredat ve çatık kaşlı kurumlarla insanı kuşatıp boğan devleti, esas duruş eşliğinde küfür yediği komutanlarını, dünyayı sömürdüklerine inandığı kişi, kurum ve güçleri, anlayışlı, duyarlı ve adil olmaktan uzak gördüğü dergi editörlerini, sırnaşık ve aç gözlü esnafı, zorbaları, hödükleri, akşamları kafasını şişiren kaynanasını vb. şiirinde “kıstırmak” ister bazen. Kendisini incitenleri incitmek için sanıldığından çok daha fazla çaba gösterdiği olur. Böyle rahatlamaya çalışır belki. Böylece intikam alır. Bu sayede üstten bakar ve küçümser. Patolojik yönleri fazla olsa da kendisini sağaltmanın başka yolu olmadığına inanır. Zira işin ötesi çoğu zaman erken bunama yahut intihardır.

Herkesin kolayca içselleştirip kanıksadığı “gönüllü kölelik”e karşı “gönüllü sürgünlük” seçeneğine yönelir şair. Şarkısı hiç bitmez bu yüzden. Yara kapanmaz. Merhem bulunmaz. Üşüme geçmez. Eziklik üstüne yapışmış ve fakat yukarıdan bakmanın giysisine bürünmüştür. Bitirilmiş, kotarılmış her “sıkı şiir” bir başarıdır bu yüzden; bir galibiyet beyanı, insanlık içinde bir zafer turu.

Yarasını durup durup kanatırken, onu herkese hiç çekinmeden gösterirken, kendini dünyaya bıkıp usanmadan çarparken bile böyledir bu. İnsanlığın iyiliğini en çok onlar ister, onlar düşünürler. Fakat sevdiklerine, dostlarına hatta eşlerine ve çocuklarına en az zaman ayıranlar da onların arasından çıkar.

Hiçbir şeyi başkalarının isteğine, himmetine, merhametine bırakmaz böyle bir şair. Kendisini önce kendisi aşağılar. Kendisini öncelikle ve hiç çekinmeden yine kendisi övüp yüceltir. Sadece klasik Türkçe edebiyatın önemli temsilcilerinin hayatlarına, söylediklerine, tutumlarına bakmak bile bu konuda bize çok sayıda ve son derece ilginç veriler sunacaktır. Söz gelimi Baki’nin, Fuzuli’nin, Nef’î’nin, Şeyh Galip’in bu ayrıntılar eşliğinde yazılmış portrelerinin heyecan verici ve öğretici olacağında şüphe yoktur. Modern şiirin haritası da bu konuda oldukça verimlidir, cömerttir.

Bu söylediklerimiz, söylediklerimizin hepsi bütün şairler için geçerli değildir / olmayabilir belki. Fakat şiirle oluşan edebî yükseltilerin, şiir alanındaki sıradağların çoğunda, kendini dünyadan alacaklı hisseden şairlerin yapıp ettiklerinin, yazıp çizdiklerinin etkili olduğunu kimse yadsıyamaz.

Evet. Şairler gururlu insanlardır.

Önemli.

Tehlikeli.

Gerçekçi.

Yalancı.

O yüzden “Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi.”

 

 

 

Ali Emre, Dergah, 2011 Ağustos
İzdiham

 

 

 

 

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: