Ali Çolak, Sonrası Anne

Anneler, küçücük çocuklarını bırakıp çalışmasın.

Baba evlerini yaşatan, ancak ve yalnız annelerdir. Zira, anne hayattaysa, babanız bütün bütün ölmüş sayılmaz. Evinin direğini yitirmiş çoğu kadın, bizim idrak edemeyeceğimiz bir marifetle, evde onu, kimselere görünmez, yalnız kendisinin görüşüp halleşebildiği esatiri bir varlık gibi yaşatır. Hayır, hayır… Rahmetli eşinin hatırasını yaşatmak kabilinden bir şey değildir bu. Basbayağı, şu bildiğimiz yaşamaya benzer, sanki yarı canlı, yarı ruhani ikinci bir hayat…

Bunu nereden mi biliyoruz?
Bir elmanın geri kalan yarısı olarak, birlikte kurdukları düzene asla ihanet etmezler de ondan… O evin işleyişini, göreneğini, zaman içinde oluşmuş sabitlerini; eşyanın yerini ve kullanım şeklini, başkalarına karşı geliştirilen davranış biçimlerini bir gram şaşmaksızın devam ettirirler. ‘Babanız böyle isterdi’ derler zaman zaman. ‘O sevmezdi böyle şeyleri’ diye yakınırlar yahut ‘babanız çok severdi bunu…’ derler gözleri ışıldayarak. Onun, kendisini bir yerlerden gözetleyip durduğunu bilir gibi…

Bir de şuradan biliriz ki, böyle anneler, kocasını ikinci bir hayatı taşır gibi kendi tasarrufunda yaşatırlar da bunu etrafına sezdirmezler. Kimseciklerin olmadığı zamanlarda, bir köşeye çekilip yahut dua eder gibi ellerini açarak, onunla, evin babasıyla konuşmaya dururlar. “Ne vardı koyup gidecek bizi” derler. Halini hatırını sorarlar onun. Kimselere diyemediklerini,  kör kuyulara atar gibi içlerine bastırıp durduklarını söyleyip, kimileyin ince ince gözyaşı döktükleri olur. “Kimim var senden başka, kimlere diyeyim!” Hatta çatının kırık kiremitlerini, budanmayan asmaları, kendi diz ağrılarını ve çocukların hoyratlığını tutup ona şikâyet ettikleri de olur. Bütün bunlar, tenha zamanlarda, kendi başına kalışlarda yapılan dertleşmelerden ibarettir ve dışarıya, evlatlara bile fark ettirilmez.

Bana öyle gelir ki, kimi daha ömrünün baharında, yirmilerinde, birkaç çocukla dul kalmış nice yürekli kadını belki yarım asır ayakta tutan kuvvet, eşiyle kurduğu bu ‘gizli ilişki’, onu evin içinde, yanı başında hissedebilme yeteneğidir. Bu suretle pes etmeden, vazgeçmeden ve asla yıkılmadan evi çekip çevirir, çocuklarını büyütürler. Doğrusu bu, Allah’ın yalnız kadınlara bahşettiği bir kabiliyettir ve mayası inanç, sabır ve özveriyle karılmıştır. Bir erkeğin asla anlayamayacağı, hayal bile edemeyeceği bir vaziyettir. Hiçbir erkek, küçücük çocuklarla, bir evin düzenini elli yıl muhafaza ederek çarkı döndüremez.

İşte bu yüzden dostlarım, anneniz yaşıyorsa, baba evi aynı düzen ve bereketiyle ayakta demektir. Ona hiçbir şey olmaz… Çünkü o evin odalarında, her şeyi sakınan, koruyan, özüne sadık kalarak tazeleyen ve ocağı birlikte tüttürdüğü eşinin el emeğini, gözünün nurunu muhafaza eden biri gezinmektedir. Siz bilmeseniz de hiç fark etmeseniz de onlar birlikte kurdukları yuvayı yine el birliğiyle konuşa görüşe yaşatmaktadır. Anadolu’da erkeklerin eşlerine ‘ev sahibi’ diye hitap etmeleri boşuna değildir. Evet, ev ‘baba evi’ gibi görülür ama aslında her şeyi muhafaza eden ve gemiyi yürüten, daima içeride ve bir adım geride kalmayı tercih eden ‘anne’den başkası değildir. Baba gider, ‘ev sahibi’ ocağı aynı görkemiyle tüttürmeye devam eder.

Baba ocağına her gidişinizde kapıyı anneniz açıyor ve sizi karşılıyorsa, dünyanın bütün hazinelerine sahipsiniz demektir. Baba evi, sonsuz saadetler kaynağıdır çünkü. İnsan, hiçbir mekânda orada yaşadığı kadar rahat, orada bulunduğu kadar mesut, orada olduğu kadar çocuk değildir. Orada bütün yoksullar zengin, bütün dertliler huzurlu ve bütün günahkârlar temizdir.

Var olsun ve uzun yaşasın anneler…

Bir gün annenizi yitirir ve evin kapısını kendi anahtarınızla açacak olursanız,  o zaman her şey değişecektir. Sizi, dilsiz eşyalar ve karanlık köşeler karşılayacaktır. ‘Ev sahibi’, babanızdan son kalanları da yanına alıp gitmiştir artık. Odalarda konuşan kimse kalmamıştır. Bir zaman gider gelirsiniz. Sonra her şey hatıra olur… ‘Aradan zaman, bir hayli zaman geçti’ diye dertlenirsiniz. Hayat, zaten bir hatıradır, alışırsınız!

 

Ali Çolak, Zaman

İZDİHAM

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın