Yunus Meşe, Hadi Erkek Ol Biraz!

Sıra bana geldiğinde, gerçek mucize acı’dır, acıya direnmektir, dedim. Bize mucizelerin olağanüstü güzelliklerden oluştuğunu, sonu mutlulukla biten hikâyeler barındırdığını anlattılar. Ben acı’nın doğurduğu bir mucizeye şahit oldum, gerçek kadar etkileyiciydi, diye ekledim. Pür dikkat dinliyorlardı.

Anlattım onlara. Beyaz Ana’yı. Beyaz Ana’nın altı taş üstü ahşap olan evini. Evin beklenmedik bir yangınla nasıl enkaza dönüştüğünü. Yangında mahsur kalan çocukları. Çocukların kaldırıma sıralanan küçücük cansız bedenlerini. Beyaz Ana’nın yüzündeki kanlı tırnak izlerini, tırnaklarının dibinde biriken deri parçacıklarını, orada herkesin gözü önünde bir anda beyazlayan gür kara saçlarını anlattım. Benden, hayatıma dokunan yakışıklı bir adamı, bana iş dünyasında kapıları açan olgun bir beyefendiyi, bir sabah aldığım miras haberini anlatmamı bekliyorlardı. Canlarını sıkmıştım. Tadı kaçmıştı sohbetin. Birkaç dakika sonra müsaade isteyip ayrıldım.

Şehrin ayazına karşı yürümeye başladım. Ayaklarıma emanet ettim bedenimi. Beyaz Ana’nın saçlarını bir anda beyazlaştıran yangın aklıma düşünce Ömer’i de hatırladım. Babamın sigara paketi yemek masasının üzerindeydi. Bir dal çalıp odama çıktım. Pencereyi açtım. Sıra sıra uzanan mezar taşlarına baktım. Bekçi kulübesinin ışığı Ömer’in mezarını aydınlatıyordu. Annemin sesini duydum. Babama bir şeyler anlatıyor. İsmim geçiyor arada. Dikkat kesiliyorum. Esma’yı istemeye gelecekler, diyor. Sigaramı yakıp açık pencereden savurdum dumanı. Oyalan anne. Oyalan, dedim. Ömer’in mezarına baktım tekrar.

Lisede birlikteydik. Beyaz Ana çıldırdıktan sonra yangında kül olan evi de “Lanetli Ev” olarak anılmaya başlamıştı. Çocukları korkutmak için uydurulan bu hikâye zamanla yetişkinleri de etkisi altına almıştı. Hava kararınca evin civarından geçemiyordu kimse. Cesaret edip geçen iki kişi, evden çocuk sesleri duyduklarını anlatmışlardı günlerce. O olaydan sonra gündüzleri de yaklaşmaz olmuşlardı lanetli eve.

Aklıma nereden esmişti bilmiyorum. Ömer’den lanetli eve girip direklerden birine isimlerimizin baş harflerini kazımasını istemiştim. Tereddüt ettiğini görünce, hadi erkek ol biraz, demiştim. Erkeklere her şeyi yaptırabilecek sihirli cümle buydu. Henüz lise sıralarında fark etmiştim bunu. Ömer korkarak girmişti eve. İsimleri kazıyıp döndüğünde ise gözleri ışıldıyordu. Erkekliğini ispatlamıştı. Birden ağzımı öptü. Dudağımı değil ağzımı. Bir ıslaklık dudaklarımın üzerinde öylece duruyordu. Romantik bir tavırdan çok içgüdüsel neredeyse hayvansı bir tepkiydi. Tiksinmiştim.

Sonrasında ne zaman baş başa kalsak hep o akşamı hatırlatıp ağzımı öpmek istiyordu. Son buluşmamızda da yine aynı şeyi denemişti. Onu masada bırakıp kaçmıştım. O akşamı anlatırken ağzını kocaman karanlık bir tünele benzetmiştim. O tünelden çıkan trenler savrulup yüzüme çarpıyordu. Dayanamamıştım. Günlerce konuşmak için çabalasa da fırsat vermemiştim ona. Daha sonra üniversiteyi kazanıp ayrılmıştım şehirden.

Babam, hanım yorma kendini, gelecek olanları da. Esma bunu kabul etmez biliyorsun, diyor. Babam biliyor Ömer’in hikâyesi bitmeden yeni bir hikâyeye kapı açmayacağımı. Annem ısrarcı.

Tam üç yıl sonra mahalleye döndükten sonra annesi bulmuştu beni. Oğlumu ancak sen kurtarabilirsin, demişti. İçimden, bir kurbağanın ıslak ağzını öpüp prens yapmamı bekliyorsunuz, desem de kadına hissettirmemiştim. Ömer’e merhamet duymuyordum ama anlatılanlar kadar kötüyse bunda benim de payım vardı. Kendimi temize çıkarmak istemiştim.

Bir giyim mağazasının vitrinine bakarken görmüştüm onu. Üzerinde beyaz kadın paltosu vardı. Yüzü palto kadar beyazdı. Sakalları uzamıştı. Kirliydi. Beyaz Ana’nın evi gibi bir enkaza dönmüştü. Ona anılarımızdan bir şeyler söylersem yeniden dünyaya döndürebileceğimi düşünmüştüm. Yaklaşıp omzuna dokunmuştum. Yüzünü dönünce de gülümseyip, hadi erkek ol biraz, demiştim.

Önce tanıdık bir sevinç geçmişti yüzünden. Sonra tarif edilmez bir karanlık. Gözlerime bakıp tuhaf bir şekilde gülümsemişti. Gerisin geri yürüyerek kaldırımda duran mankeni devirmişti. Ondan kaçarken, kucağında  çocuğuyla yürüyen bir kadına çarpmıştı. Bütün bunlar olurken bana bakmaya devam etmişti o tuhaf gülüşüyle. Sonra, ellerini, yapabileceğim bir şey yok der gibi açmıştı iki yanına.

Onu ben öldürmüştüm. Yaşama döndürmek için vaktim de olmamıştı. Son görüşümmüş. Ölmüştü. İmamdan duymuştum. Salasını vermişlerdi yani. Babamın paketinden bir sigara çalıp odama çıkmıştım. Odam mezarlığa bakıyordu. Pencereyi açıp bakmıştım. Bekçi kulübesinin yaydığı solgun ışık taze bir mezarı aydınlatıyordu.

Annem, böyle giderse başımıza kalacak kız. Yaşı geçtikten sonra kim bakar buna, diyor. Biraz nefes almaya ihtiyacım var. Sessizce çıktım evden. Şehrin ayazı yüzümü kırbaçlarken ayaklarımın mezarlığa yöneldiğini fark ettim. Ömer’in mezarına gidiyordum. Yanımda Beyaz Ana’nın ak saçları. Kalbimde Ömer’i öldüren yangın.

 

 

Yunus MEŞE
İZDİHAM

İzdiham'ın 47. Sayısı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Büyük bir heyecanla beklediğimiz yeni sayıda ”Yaşar Ercan, Gündüz Vassaf, Gökhan Özcan, Yankı Yazgan, Ali Ayçil, Elif Aşiran, Dilek Kartal, Bülent Parlak, Turan Karataş, Seda Nur Bilici, Ahmet Aslan, Sulhi Ceylan, Sümeyye Dursun, Rümeysa Kocaman, Abdullah Harmancı, Hüseyin Hakan, Cüneyt Gönen, Yasin Kara, Ahmet Enis Gürcan, Akın Akaoy, Onur Bayrak, Bekir Şamil Potur, Enes Aras, Mustafa Toprak, Faruk Sarıkavak, Tuğba Karademir, Halil Ecer, Vedat Milör” gibi isimlerin metinlerine yer veriliyor.

Bir Cevap Yazın