Sümeyra Dönmez, Değdi mi Hocam?

Bir öğretmen kızıyım. Babamın görevi dolayısıyla bir kaç şehir değiştirdik. İlkokul birinci ve ikinci sınıfı aynı şehirde okuduktan sonra üçüncü sınıfa geçtiğimde babamın başka bir şehre tayini çıktı ve üçüncü sınıfa orada başladım. Gittiğim şehirdeki arkadaşlarımı iki yıl aynı öğretmen okutmuş fakat üçüncü yılda emekliliği gelmiş. Ben kendisinde üçüncü seneyi okuduğum yılın sonunda öğretmenim emekli oldu. Üç yıl kendisinde okuyan arkadaşlarım ağlıyordu. Kendisinden bir yıl ders almama rağmen ben de sevmiştim öğretmenimi. Ben de ağlayınca arkadaşlarımın “Bu daha yeni geldi. Niye ağlıyor ki?” dediklerini duydum ama sesimi çıkarmadım. Hepimiz yeterince üzgündük, cevap verip ortamı germeye gerek yoktu. Dokuz yaşındaydım ve bunu düşünebilmiştim.

Dördüncü sınıfa geçtiğimde okulum aynı ama öğretmenim değişti hâliyle ve Onunla birlikte sınıfa yeni bir kız geldi. Boş olduğu için benim yanıma oturdu. Tanıştık, baktım, kızın soyadı ile öğretmenin soyadı aynı. Öğretmen, kızın amcasıymış meğer. Günler geçip biz muhabbeti ilerlettikçe kız bazı akşamlar amcasıyla birbirlerine gidip geldiklerini falan anlatıyordu. O zaman “Sen ödevlerini onunla yapmışsındır.” falan diye takılıyorduk arkadaşıma. Bir gün matematik dersi işliyor öğretmen. Konu; üslü sayılar. Öğretmen bir kaç ders ve bir kaç gün üst üste, üzerinde durarak anlattı. Israrla dedi ki: “İki üssü üç, iki çarpı üç demek değildir.

Üç tane ikinin çarpımıdır. Sınavlarda sakın karıştırmayın!” Sözelci ve sayısalı, dolayısıyla, matematiği kıt biri olarak, ben bile konuyu net bir şekilde anlamıştım. Öğretmen konuyu bu kadar çok anlatınca, iyi anlattığını ve hepimiz tarafından güzelce anlaşıldığını düşünmüş olmalı ki; bu konuyla alakalı sıra arkadaşım olan yeğenini tahtaya kaldırdı. Tahtaya bir örnek yazdı. Örneği hatırlamıyorum ama beş üssü iki olsun. Beş üssü ikiyi yeğeninden çözmesini istedi. Yeğeni de beş çarpı iki yazınca ben içimden bir “Eyvah!” dedim, çok iyi hatırlıyorum. O zamana kadar bir agresif tavrını görmediğimiz öğretmenim yeğenini tüm sınıfın içinde bir dövdü. Hepimiz şok olduk. Kıpkırmızı oldu yüzü arkadaşımın öğretmenin attığı tokatlar yüzünden.

Buna bir de arkadaşımın ağlaması ve utancı eklenince, o kırmızı yüz gözümün önünden hala gitmez. Öğretmen, hem defalarca, üstüne basa basa anlattığı konunun hâlâ anlaşılmaması yüzünden (çünkü gerçekten çok emek verdi.) hem de yeğenini kayırdığını düşünmeyelim diye böyle bir tepki vermiş olabilir. Arkadaşım soruyu bilemediğinde, “O’na kızmayıp yumuşak davranırsam, diğerleri yeğenime müsamaha gösterdiğimi zannedebilirler. Herkese karşı adaletli olduğumu göstermeliyim.” gibi bir düşünceye de kapılmış olabilir. Öfkelenmekte ne kadar haklı olsa da, tüm sınıfın önünde, bir kız öğrenciyi rencide ederek dövmesinin hiç bir haklılık payı yoktur bence. Yeğeni tüm gün başını sıradan kaldıramadı. Teneffüslere çıkamadı. Ertesi gün de okula gelmedi. Hepimiz utancından gelemediğini anladık.

Öğretmenimin yeğenine bu davranışı, benim içimden hiç çıkmadı. Öğretmenimin psikolojisini kavramıştım ama o gün “Bir gün eğitimci olursam, bir akrabamı kayırmama, adaleti gözetme sebebiyle dahi olsa, hiç bir öğrencimi dövmeyeceğim!” diye kendime söz vermiştim. Yaşım ise, ondu. Ben şu an bir eğitimciyim ve görevimde on üçüncü yılımı çalışıyorum. On yaşındayken kendime verdiğim sözü tuttum ve hiç bir öğrencime bir fiske dahi vurmadım. Yazımın ilk satırlarında bahsettiğim, ilkokul birinci ve ikinci sınıfta, daha sonra değiştirdiğim şehir ve okulda sadece üçüncü sınıfta beni okutan iki öğretmenimi hep sevgi ve minnetle anarken, dördüncü ve beşinci sınıfta beni okutan bu bahsettiğim öğretmenimi hep bu dayak hadisesiyle hatırlıyorum maalesef.

Hangi işi yapıyorsak olalım, nasıl anılmak istiyorsak, o şekilde davranmalı ve yaşamalıyız. Hele ki; eğitimciyse bir insan, sorumluluğu daha da ağır. Bu olay sıra arkadaşımın başına geldiğinde beni bu kadar etkilemişse, o anları hala dün gibi hatırlıyorsam, bu hadiseyi yaşayan arkadaşım için travmaya dönüşmüş olabilir. “O atlatabildi mi?” diye düşünürüm zaman zaman. Dahası öyle bir kişi, kendisinin amcası olduğu için, O’nu her gördüğünde bu olayı hatırlamadan durabildi mi? Bence daha önemlisi, amcasını affedip O’na hakkını helal edebildi mi?

Eğer bunu başarabildiyse, arkadaşıma helal olsun! Son olarak: Üslü sayıları öğrettiniz Hocam. Sınavlarda da soruları doğru yaptık, geçtik. Peki, daha on yaşında,  küçücük bir insanın onurunu, bu kadar çiğnemenize ve bir öğrencinizin, üstünden yıllar geçmesine rağmen, sizi böyle bir olayla hatırlamasına, anmasına ve dahası, sizi, “yaşadığı kötü olaylar” listesine almasına değer miydi?!

Ya da değdi mi?

Sümeyra Dönmez

İZDİHAM

İzdiham'ın 46. Sayısı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

 ‘İzdiham, zor zamanlar geçirdiğimiz bu süreçte umutlu bir kapakla karşınıza geliyor. Birçok güzel kalemin bir araya geldiği 46. sayımızda birbirinden ilginç konular, fark etmediğimiz alanlarda kalem oynatan yazarlarımız size kıymetli vakitler geçirecek bir sayı hazırladılar.

Sorun Varsa Umut da Vardır.

Bir Cevap Yazın