Seyfullah Akkuzu, Tarkovski Ve Dünyası – 2

Andrey Rublev’i Tarkovski filmlerinden ayıran ilk özellik, filmin ‘bir karakter’ adına sahip olmasıdır. Buna göre tek karakter üzerine kurulu olan filmi, bu noktadan okumaya başlamamız gerektiği düşünülebilir. Doğrudur fakat iş bu kadarla kalmaz. İlk sorudan başlayalım: Andrey Rublev kimdir? On beşinci yüzyılda can çekişen, yağmalanan, kıtlık ve sefalet içindeki Rusya’nın manzarasını, onun gözünden seyredebildiğimiz bir keşiştir. Ressamdır. İkona ressamlığında parmakla gösterilecek kadar yeteneklidir. Büyük Rusya’nın manzarasının yanında onun portresini, kişiliğinde dönüm noktası olacak değişimleri de seyrederiz. 

Andrey Rublev, tantanasız hayatından memnundur. İdealize ettiği hayatın en uç noktasında görmektedir kendisini. Peki dönüm noktası nasıl ve neyle başlar? Günahla. Karakterin, ideal saydığı hayat ile günah arasında yürüdüğü çileli yolun zorlukları ince ince işlenir. Belirsizlik yoğunlaşır; hatta öyle bir noktaya varır ki filmde son sahneye kadar “Andrey Rublev neyi temsil ediyor?” sorusuna bir cevap veremeyiz. İkona ressamı olması Andrey Rublev’in ‘sanat, hayat ve Tanrı’ biçiminde idealize ettiği, tek bildiği yaşama yoludur. Başka bir yol bilmez fakat o sadece şunu öğrenecektir: Dolambaçlı yolların olduğunu. Günahla tanışması ve sıkıntılı sorgulama sürecinden sonra ilk dolambaçlı yola girmiştir. O, mutlak ideale yine varacaktır. Son sahnelere gelmeden Andrey Rublev’deki ideali anlatan Tarkovski’nin notlarına dikkat çekmek istiyorum: “Tanrı’nın her ruh içinde yaşadığı gerçeğine ve her ruhun da ebedi olup iyiyi içinde bulundurup biriktirme kapasitesi olmasına rağmen, yığınlarca insan, mahvetmekten başka bir şey yapamazlar. Çünkü bir ideal uğruna değil, sadece maddesel bir dava uğruna bir araya gelmişler. […]

Her insan ancak kendini kurtarmak istediği zaman kurtarılabilir. Şimdi zaman olağanüstü bireysel cesaret, bireysel fedakârlık gösterme zamanı: Veba illeti kol gezerken ziyafet verme zamanı yani. Ancak kendini kurtarabildiğinde başkalarını da kurtarabilirsin; manevi anlamda tabii.” Andrey Rublev’in neden ikona ressamı olduğu şimdi daha açıktır sanırım. Çünkü Tarkovski’ye göre din dışında kalan her dava, maddesel olmaya mahkûmdur. Şimdi işin daha da can alıcı kısmına gelelim. Andrey Rublev’deki inancın kör bir sürü inancı olmaması ancak bir günahla tanışmasından sonra mümkün hale gelir. Onu diğer keşişlerden ayıran şey de burada başlar. İdeali ve üstünlüğü keşişlikte kazanmaz; önce insanlığı bulur, benimser ve oradan bir üst mertebeye geçebilir. “İnsan karşıt karakteristik özelliklerle donanmıştır.” diyor Tarkovski. İşte Andrey Rublev’in çift taraflı karakter yapısı onu dikenli yollara sokar.

Bu onun için kayıp değil, kazanım olacaktır. Burada bir parantez açmak şart çünkü filmin sadece kişilik incelemesi olmadığını ısrarla belirtmek istiyorum. Andrey Rublev’in temsil ettiği ideal üzerinden filmin yoz Hristiyan inancına kurulu olduğunu söylersek yanlış olmaz. Andrey Rublev bu yozlaşmanın karşısında yer alır. Konuyu uzatmamak adına bir diyalog örneği vereceğim:

“Eğer İsa dünyaya tekrar gelse, bir kez daha çarmıha gerilecektir!” diyen adama, Andrey Rublev’in cevabı şudur: “Sadece kötüyü hatırlarsan hiçbir zaman Tanrı önünde mutlu olamazsın. Belki bazı şeyler unutulmalı ama her şey değil.”

Takıntıyı unutmak diyor Andrey Rublev. Sanırım daha fazla söze gerek yok. Bunun gibi sayısız diyalog örneği ve İncil’den bolca alıntı olduğunu belirtmek isterim.

Diğer bir mesele filmin on beşinci yüzyılda geçiyor olması. Neden bu kadar gerilere gitmek? Tarkovski’nin buna dair bir fikri de vardır notlarında: “Yapmak istediğim şey bugüne bakış biçimimizden sıyrılmak ve geçmişe dönmek; çünkü insanoğlu geçmişte yapmış olduğu birçok hata yüzünden bugün bir çeşit sis bulutu içinde yaşamaya zorunlu kılınıyor. Film, Tanrı’nın insanın içinde varoluşu ve yanlış bilgilenmemiz sonucu maneviyatın ölümüyle ilgili.”

Andrey Rublev’in katmanlı karakteri ve onun önce insanlığı, üstün bir hayata terfi etmesine zemin hazırlamıştır. Andrey Rublev günahla beraber gelen acıyı hisseder, daha dingin aynı zamanda derinden Tanrı’ya bağlanır. Yani acı ve günahla tanışması onu tökezletse de bir durgunluk dönemine soksa da Tanrı’yla bağını kopartmaz aksine bağları sıkılaştırır. Bir daha kopmamacasına düğüm atar. Filmin sonunda aradığı mutlak ideali ve açlık çeken sanatçı ruhunu, dinden başka doyuracak bir yaşama biçimi olmadığını görür. İdeal hayatın dışında kalan her türlü şeyi reddeder. Dolambaçlı yolu görmüştür; diğer keşişlerden farklı düşünme biçimlerini deneyimlemiştir; suskunluk dönemine girmiştir; sorgulamalar ve endişelerle hep iç içe olmuştur ama filmin sonunda anlarız ki artık daha derinden inanmaktadır. Tarkovski’nin cümleleriyle noktayı koymak istiyorum: “En önemli şey şu, bize anlamak için değil, yalnızca hissetmek için verilmiş olan simgeye sıkı sıkı sarılmak. İnanç sahibi olmak, her şeye rağmen inanç sahibi olmak. Bu çok boyutlu dünyada biz tek bir boyuta mahkûm edilmişiz. Bunun farkındayız ve hakikatten mahrum olma durumumuz nedeniyle işkence çekiyoruz. Bizim bilmeye ihtiyacımız yok! Bizim ihtiyacımız sevmek ve inanmak. İnanç, sevgi aracılığıyla bize bilmeyi iletir.”

Seyfullah Akkuzu

İZDİHAM

İzdiham 39. sayı çıktı. “Benim içimde biri var. Ne ölüyor, ne sağ bırakıyor.” diyorsanız İzdiham’ı mutlaka okuyun.

İzdiham bu sayısıyla birlikte sinemadan müziğe, edebiyattan psikolojiye kadar birçok alanda farklı bir bakış açısıyla usta ve genç yazarları bir araya getiriyor.

İzdiham, sayıların peşinden değil iyi metinlerin peşinde koşmaya devam ediyor.
Dergimizin 39. Sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın