17 Aralık 2022

Senem Gezeroğlu’na Sorduk

ile ibrahim

1.Zaman Dursun İstedim ve Unuttum Yalnız adlı öykü kitaplarınızdan sonra Yeniden İnşa isimli bir romanla okurun karşısına çıktınız. Kitabın adından başlayalım. Yeniden İnşa’yla kastınız nedir acaba?

Öncelikle “yeniden insan”. İnsanın var olma, kendini yeniden var etme çabası. Aynaya, etrafına ya da dünyaya bakınca burası olmamış dediği ne varsa eline malzemesini alıp yeni bir insan, yeni bir mekân-zaman ve yeni bir dünya, yani kurmaca inşa etme uğraşı. Roman karakteri Sevgi de böyle bir yaşama, anlama ve keşfetme sürecinden geçiyor. Kütüphane görevlisi ve kendini inşa etmek için elindeki malzemeler sadece kalem, kâğıt ve kitaplar. Belki bir başkası olsa, elindeki malzemeler de başka türlü olacaktı. Kendini yontarak ya da çizerek, şarkı söyleyerek, dans ederek, oyun oynayarak yeniden yapacaktı. Ama sonunda yine bir başkası olacaktı. Eski hâlini öldürüp yeni bir versiyonuyla karşılaşacaktı. Böyledir bazen. İnsan eksilir, kırılır, dökülür, değişir, dönüşür, iyileşmek ister. Enkazdan yeni bir ben çıkarmak, yeniden doğmak için. Yeniden İnşa’nın karakteri Sevgi de kitaplar aracılığıyla doğmuş, kendini doğurmuş bir kahraman aslında. Dolayısıyla bu isimden kastım da insanın kendini kırması, dökmesi, yıkması, onarması, araması, bulmasıyla ama en çok da yeniden doğması, kendini yeniden doğurmasıyla ilgili.

Bu ismi kullanmamdaki diğer neden ise teorik olarak da romanın ruhuna uyması. Yeniden İnşa’yı yazarken iç hikâyelerle birbirine bağlanan bir roman tasarlamıştım. Doğu’nun hikâyelerini Batı’nın teknikleriyle yeniden yazacaktım. Dolayısıyla her hikâye, kökünü eskiden alan yeni bir varyant olacaktı. Kimliği belirsiz bir roman kahramanı tarafından eğilip bükülerek, değiştirilerek, bozularak anlatılan hikâyeler, Sevgi’nin kalemiyle bir sonraki nesle aktarılacaktı. Yani yüzyıllardır bizim yaptığımız gibi. Kendimizi hikâyelerle yeniden anlattığımız, aktardığımız gibi. Kendimizi bu şekilde aktarırken elbette hiçbir şey kendimizle sınırlı kalmıyor. Romanın arka planında tarih, zaman, mekân, toplum, sanat, sosyal hayat, ilişkiler vb. de karakterlerin yaşantısıyla yeniden yorumlanarak inşa ediliyor elbette.

2.Romanınızda kitapların yıktığı, yaktığı bir insanın kendini yine kitaplarla tedavi etmesini okuyoruz. Kitaplar için de hem zehir hem panzehir diyebilir miyiz? Sizin de dediğiniz gibi “insan bir kitaba pekâlâ gömülebilir” mi gerçekten?

Evet, insan bir kitaba pekâlâ gömülebilir, pek de âlâ gömülebilir. Bunu her anlamda düşünebiliriz. Kitap okuyan herhangi bir insan, kendini fazlasıyla kaptırmışsa dışarıdaki dünyayla bağı kesilebilir, tıpkı göbek bağı gibi. Ama öncesi ölüm, sonrası doğum olan bir süreç bu. Bir kitaba gömülmek için, yani gerçek anlamda gömülmek için insanın bir şeyleri öldürmesi gerekebilir, en başta dışarıdaki dünya. Ama kitabın vadettiği yeni dünya, yeni hayat size bambaşka imkânlar sunabilir, gerçek hayatın sizden esirgediklerini altın sayfalarda sunabilir. Yaraları sarabilir ama yeni yaralar da açabilir. Tehlikeli güzellik, ayarsız denge, zehirli şifa. Bazen derste öğrencilerime soruyorum, şimdiye kadar hep kitabın yararlarından bahsettik peki ya zararları?  Öğretmen yazar olarak en sevdiğim şeyin kitaplar olduğunu biliyorlar, ama yeri geldiğinde putlaştırdığım her şeyi, bütün kutsallarımı tek tek devirebileceğimi bilmiyorlar, dolayısıyla kitaplara dair kötü bir şey söylemeye çekiniyorlar. İlk adımı ben atıyorum, eleştirmeye, düşünmeye başlıyoruz. Sonra bir bir dökülüyor fikirler. Öğretmenim kitap okumak bizi gerçek hayattan koparabilir, oradaki dünyaya çok bağlanırsak gerçek hayata geri dönmek zor olabilir, karakterleri fazla seversek onların başına bir şey gelince çok üzülebiliriz, kitap okumak bizi daha hassas ve kırılgan yapabilir, vs. vs. derken liste uzuyor.

İnsanların incittiği, kitaplarınsa iyice incelttiği bir dünyada yine kitaba sığınmak, evet, hem zehir hem panzehir ama başka çaremiz yok gibi görünüyor. Bu da “bizim büyük çaresizliğimiz” olsun.

3. Öykülerinizde kurguyu ve özgünlüğü çok önemsiyorsunuz. Aynı şeyi romanda da görüyoruz. İç hikâyeler aracılığıyla karakteri bir oyuna davet etmek, hikâyeler arasındaki ilişkiyi çözmesini istemek ve sonunu da üst kurmacaya bağlamak önceden planladığınız bir süreç miydi?

Kurgu benim için çok önemli, bunu dil ve özgünlük takip ediyor. Yeni bir şey söyleyemem ama yeni bir biçimde söyleyebilirim. Bu düşünceyle yazarken öncelikle kurguyu önemsiyorum. Bu romanın kurgusunu da uzun bir süre sadece düşündüm. Yazmaya karar verdiğimde ise iç hikâyelerden başlayıp bunları birbirine bağladım. Sonra dış hikâyeyi oluşturdum. İskeletten insana, yeniden inşaya giden bu yolda bazı şeyler aklımda yoktu. Dış hikâyenin sonunu üst kurmacaya bağlamak mesela. Romanın sonu intiharla bitiyordu ama bir yerde karakter kontrolü ele geçirip yaşamak istedi, belki de beni yaşatmak istedi. Bu çok uzun ve bambaşka bir hikâye.

4. Hikâyenin sizdeki anlamı nedir peki?

Buna romanımdaki iç hikâyelerden biriyle yani kendi diliyle cevap vereyim:

“Dünya denen bir kitap yaratılmış, zaman geçtikçe sayfaları açılmış, insanlar tohum gibi bu kitabın içine saçılmış. Bazı kişiler harflerin kancasına takılıp kendi içine, bazısı kendinin bile çok uzağına düşmüş. Düşerken kimi eğilmiş bükülmüş, kimi silinmiş, kimi çok iyi bilinmiş, kimi ezberlenmiş, kimi terk edilmiş, kimi başka harflerle birleşip yeni bir kelime inşa etmiş, kimi daha hızlı büyümüş, cümle olup sayfayı büyütmüş, anlamı çoğaltmış. İnsan dünyayı yazmış, insan dünyayı okumuş, sonra dünya insanın canına okumuş. Derken kitaplar dolusu hikâye birikmiş. Biri diğerine eklemlenerek çoğalmış, öteki berikinden çıkarak yeni bir yol açmış. Kimi demiş ki bütün hikâyeler aslında hep var olan o tek bir hikâyenin parçaları, kimi demiş ki aslında bütün hikâyeler kendi başına bir varlıktı. Anlatılan şey hep aynıydı, şekil değiştirerek dilden dile dolaştı; ya da anlatılan şey hep farklıydı fakat insanlar onu sürekli duyduğu için farklılığın sıradanlığına alıştı. Zamanla anlaşıldı ki her şey bir hikâyeden ibaretti. İnsan kendini böyle bildi. Anlatmaya başlayınca söz, ağaçlardan kalemlere, denizlerden mürekkebe kadar giderdi. Söz uçardı zira kanatları vardı. Elbette bu kanada takılan birileri vardı. Yoksa insan nasıl bilsindi ötekinin hikâyesini.”

5. Yola hikâye ile çıkmışken sizi roman yazmaya iten şey neydi peki? Türlerle ilişkinizi sorsak? Bundan sonraki durağınız yine roman mı olacak?

Beni roman yazmaya iten şey aslında romanın hikâyesiydi. Bu hikâye yani anlatacağım mevzu, hacim ve biçim olarak öykünün sınırlarını aşıyordu dolayısıyla romanı seçtim. Sonuçta edebi türler yazar için malzemeden ibaret. Olaya, konuya, kurguya hangisi hizmet ediyorsa, hangi kumaşa hangi makas gerekiyorsa onu kullanmak gerek. Bundan sonrası için bir öykü dosyam var ama elbette roman da yazacağım. Kurmaca dünyada kalem oynatmaya ve yaşamaya devam…

6. Romanı bitirmeye yakın kafamızda bir son şekilleniyor ama sayfalar ilerledikçe bunun tahmin ettiğimiz gibi olmadığını anlıyoruz, sonra bambaşka bir son karşılıyor bizi. Peki, hangisi gerçek?

Bunu bilemem, bilmek de istemem. Ben sadece kapıları gösteriyorum. Anahtar, okurun elinde. İsteyen istediği kapıdan girebilir. Hangi kapının gerçek, hangi anahtarın doğru olduğu belki de o kadar önemli değildir. Bazı şeyleri güzel yapan da belki bu bilinmezliğidir.

izdiham

Editör: İbrahim Varelci