Prof. Dr. Ercan Varol, Kovid-19 Ve Neoliberal Salgın

Olağanüstü olayları konu alan romanlara ve filmlere ilgi duyan pek çok insan gibi ben de çocukluk yıllarımdan beri felaket romanlarına ve filmlerine hep ilgi duydum. Bu felaket romanlarını ve filmlerini gerçek olmadığını bildiğimiz için zevkle okuduk izledik. Her ne kadar dünya tarihinin tozlu sayfaları milyonlarca insanın ölümüne neden olan pek çok salgınlarla dolu olsa da, uzay çağında modern tıbbın gölgesinde güvenlikli hayatımızda Covid 19 salgınını kabullenmemiz çok zor oldu. Salgının başlangıç döneminde, Wuhan’daki peşi sıra gelen ilk vakaları gören bilim insanlarının bile Gizli Dosyalar (The X file) bilim kurgu dizisinin konularına taş çıkartacak bu olağan dışı olayları kabul etmesinin zor olduğu bir durumda, normal insanların bunu kabul etmesinin ne denli zor olduğunu kabul etmemek haksızlık olur. Kötü bir olayla felaketle karşılaşan insanın geçirdiği psikolojik evreler olan inkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenmenin ilk safhasıydı bu tepki. Fakat dikenli bir dünyaya benzeyen virüs belki görüntüsüyle bize bütün dünyayı esir alacağının mesajını çoktan vermişti. Küreselleşen dünyamızda okyanusları dev kıtaları aştı ve hedef gözetmeksizin tüm dünya ülkelerine tek tek yayıldı.

Sonraki günlerde televizyonlarda, bu felaketin dehşetin tüm dünya ülkelerindeki görüntülerini izlemeye başladık. Televizyon görüntülerini bir salgın filmini izler gibi izleyen tüm dünya insanları, kendilerine sıra geldikçe bu filmin gerçek birer oyuncusu oluveriyorlardı. Bu hiç görülmemiş apansız gelmiş bir felaketti. Burada ekonomik ve siyasi facia tasvirlerinden bahsetmiyorum. Salgının ilerlediği ülkelerdeki yoğun bakımlarda yatan hastaların korkunç görüntülerinden, sokaklardaki cesetlerden, sıra sıra dizilmiş boş tabutlar ve kazılan toplu mezarlardan, sabahın karanlığında şehre giren ölü yüklü onlarca askeri yeşil kamyonlardan bahsediyorum. Yüzlerce yatağın dizildiği karantina hastanesine dönüştürülen sergi ve spor salonlarından, sonradan öldüğünü öğreneceğimiz cilt rengi siyaha dönen Çinli doktorlardan, yoğun bakımlarda yakınlarıyla vedalaşamadan kurşuna dizilir gibi peşi sıra ölen hastalardan, yoğun bakım koridorlarında salgının son bulması için gözlerini kapatarak topluca dua seansı yapan kilisenin yolunu bilmeyen Hristiyan doktorlardan bahsediyorum. Tek bir boş solunum cihazı kalmışken aynı anda solunumu duran iki hastadan hangisini solunum cihazına bağlayıp yaşama sansı vermek ve diğerini ölüme terk etmek için veya aynı anda iki hatta üç hastanın kalbi durduğunda hangisine öncelikli müdahale etmek resusitasyon (canlandırma) işlemi yapmak için seçim yapmak zorunda kalan doktorlardan bahsediyorum. Hastasını kurtarıp kendisi koronavirüsten ölen veya kendisine kurtardığı hastasından virüs bulaşıp kendisi ölmeyen ama anne ve babasına hastalığı bulaştırıp onların ölümüne sebep olan doktorlardan bahsediyorum. Ve stadyum otoparklarında yüzlerce mobil morgların bekletildiği, semalarında ceset kokusuna gelen akbabaların dolaştığı New York şehrindeki büyük bir hastanenin, koronavirüse yakalanıp hastalığı yenen ama ruhsal baskılardan dolayı intihar eden kırk dokuz yaşındaki acil servis direktörü bayan bir doktordan bahsediyorum.

Prof. Dr. Ercan VAROL - Süleyman Demirel Üniversitesi

Koronavirüs ülkemize girdikten iki gün sonra sabahın erken saatlerinde hastanemizin büyük amfi salonu tarihi toplantılarından birine tanıklık etti. Bütün yüzlerde merak ciddiyet kaygı ve bilinmezlik ifadesi, salonda ise tek tük fısıldaşarak konuşanlar dışında sessizlik hâkimdi. Başhekim başlangıçta titreyen sesini bastırmak için arada bir öksürerek ve su içerek konuşmaya başladığında sanki bir devlet başkanı konuşuyormuş gibi dinlemeye başladık. Herkes kendisi değildi o gün, kendinden çok bir başkası gibiydi sanki. O dönemde henüz maske zorunluluğu olmamasına rağmen geleceği o günden gören bazılarımız çoktan maskelerini takmıştı. Sorular öneriler eleştiriler itirazlar bağırışlar inkâr etmeler ve tartışmalarla son buldu toplantı.

Lewis Carroll’un “Bu sabah uyandığımda aynı kişi miydim ben? Aynı kişi değilsem sorayım o zaman: Kimim Allah aşkına ben?” sözünün o sabah bize ne kadar uyduğunu düşünürüm bazen. Salondan gruplar halinden çıkıp kendi çalışma yerlerimize giderken, okyanusta yolunu kaybetmiş pusulası bozulmuş ve ne yöne gittiğini bilmeyen bir tekne gibi, kaderin bizler için ne sürprizler hazırladığından habersiz hepimiz yoğun bir kafa karışıklığı içinde dağılıp kendi yolumuza gittik. Dünya ülkeleri virüsün tedavisi için kopya çekiyorlardı birbirlerinden. Bu olağanüstü durumda kopya çekmek serbestti ve üstelik tuhaf olarak gurur verici bir durumdu bu ülkeler arasında. Korona virüs hasta yağmuru başlamadan hastaneler de boşaltılmaya başlandı. Sonra koronavirüs hasta yağmuru başladı ve bu önce sağanağa sonra da sele dönüştü.

Evet, gözle görülmeyen ancak elektron mikroskopuyla görülebilen bir virüs bizleri birbirimizden ayırmıştı. Ölüleri mezarlara, insanları evlerine, evdekileri de odalara ayırdı. Yalnızlık ve çaresizlik işledi hepimizin içimize. Kimisi hastalık kimisi açlık kimisi de özgürlüğünün derdindeydik o günlerde. Ve bu şimdi de devam ediyor. Ortak düşmanımız virüs sanki bir ajan gibi sürekli mutasyonlarla kılıktan kılığa girmeye devam ediyor. Bu böyle devam edecek. Ya daha iyi ya da daha kötü bir düşmana dönüşecek. Bu salgınının Yaratıcı’nın içimizdeki kötülere verdiği bir ceza olduğunu savunanlar ile bunun bilimsel bir vakıa olduğunu savunanların ve komplo teorisine inananların tartışmaları nispeten geride kalmış gözüküyor. İçimizdeki rahip Panelox’lar da felaketin iyi kötü insan ayrımı yapmadığı gerçeğini kabul etmiş ve bilim insanlarına bel bağlamış durumda. Zaten nedenin sonuca bir etkisinin olmayacağı gerçeği ışığında bir aşı veya ilaç için mütemadiyen çalışan bilim insanlarının laboratuvarlarının ışıkları sabahlara kadar hiç durmadan yanıyor. Belki hiç tedavi bulunamayacak ve virüs kötü bir mutasyonla tüm insanları esir alacak ve hatta daha önce hafif atlatanları bile bu sefer affetmeyecek. Belki en sonunda sabahlara kadar çalışan bilim insanları da gece ışıkları hiç sönmeyen laboratuvarlarında bu felakete yakalanmaktan ve yok olup gitmekten kurtulamayacaklar. Ve belki de yüzyıllar sonra tüm insanların öldüğü bomboş kalan gezegenimize gelecek olan uzaylı yaratıklar bu laboratuvarlarda özel giysileri içindeki bilim insanlarının iskeletlerini gördüklerinde insanlığın neden yok olduğunu hemen anlayacaklar. Dünyayı iyilik ve dayanışma kurtaracak ve belki de virüs kendiliğinden iyi bir mutasyona uğrayıp yeryüzünden silinip gidecek. Şer bilinen şeylerde hayır, hayır bilinen şeylerde de şer olduğu gerçeğinden hareketle bu virüs belki insanlığı kendine getirecek ve bizi daha önceden esir alan ve pek farkında olmadığımız neoliberal salgından kurtaracak. Ve belki de çivi çiviyi söker mantığıyla bir salgın başka bir salgını bitirecek.

5R- Alice Harikalar Diyarı'nı yazarı Lewis Carroll hakkında 5 bilgi - Rotka
Lewis Carroll

Coğrafyacı ve antropolog David Harvey’in bu konudaki “antropomorfik ve metaforik olması istenirse Covid-19’un, şiddetli ve dizginsiz bir neoliberal talanın elinde kırk yılı aşkın bir süredir berbat ve istismarcı bir muameleye maruz kalan doğanın intikamı olduğu düşüncesi ise hiçte yadsınamayacak bir görüş değil” sözü üzerinde düşünmeye değer. İnsan değerinin terkedildiği, erdem ve cömertliğin kaybolduğu, rekabetçi açgözlülüğün insan ilişkilerinde belirgin rol oynadığı bu neoliberal salgın belki de covid-19 kadar tehlikeli. Karantina sonrası daralan ekonomilerde hortlayan neoliberalizm canavarı tekrar keskin dişlerini göstermeye başladı ve açgözlülükle insan sağlığının önüne geçiyor gibi sanki. Sabahlara kadar çalışan bilim insanlarının bile sesini bastırmaya çalışıyor. Diğer taraftan tüm insanlığın dini ve ahlaki değerlere sahip çıkması ve bunları yaşaması neoliberalizm salgınından kurtulmak kadar önemli. Koronavirüs’ten insanların nasıl bir ders alacağını ve salgının nasıl bir yeni dünya düzeni getireceğini, insan ruhunun arka plana itildiği materyalist neoliberal düzenden kurtulup kurtulamayacağımızı ise zaman gösterecek. İnsanların kaygı korku ve çaresizlikleri nedeniyle seküler düşünceden daha çok ahlaki ve dini değerlere yöneldiğini şimdiden görür gibi oluyoruz. Salgının ilk dönemlerinde İspanya’da hastane koridorunda toplu dua eden doktorların görüntüsü bu düşüncemizi destekliyor gibi.

İnsanoğlu var olduğu müddetçe ölüm var olacak ve ölüm var olduğu müddetçe de virüsler salgınlar ve diğer felaketler insanlığın peşini bırakmayacak. Dünyanın gizli köşelerinde mağaralarda buzulların arasında gizlenmiş çeşit çeşit virüsler ve diğer doğal felaketler sırada, sahneye çıkacakları günü sabırla bekliyor. İnsanın aciz bir varlık olması gerçeği gölgesinde hiçbirimiz özgür değiliz ve olamayacağız. Belki fabrika ayarlarımıza dönmemiz ve ruhsal değerlerimize sahip çıkmamız ile bunlara beraberce karşı koyabiliriz. Bir hekim bir akademisyen olarak niye korona virüs ile ilgili bir bilimsel makale değil de bu yazıyı yazdığım aklınıza gelebilir. Bu sorunun birkaç cevabı olmasına rağmen sadece, çok uzun yıllar sonra yeni nesillerin bu salgını tıp makalelerinden ziyâde, hikâye ve romanlardan okuyarak tanıyacak ve anlayacaklar olması desem yeterli olur mu bilemiyorum.

Prof. Dr. Ercan Varol

İZDİHAM

İzdiham'ın 46. Sayısı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

 ‘İzdiham, zor zamanlar geçirdiğimiz bu süreçte umutlu bir kapakla karşınıza geliyor. Birçok güzel kalemin bir araya geldiği 46. sayımızda birbirinden ilginç konular, fark etmediğimiz alanlarda kalem oynatan yazarlarımız size kıymetli vakitler geçirecek bir sayı hazırladılar.

Sorun Varsa Umut da Vardır.

Bir Cevap Yazın