Özgür Zeybek, Ya da Susarak Gitti(l)er

yine o eski cafe’de buluşalım
çünkü; en çok oraya dönemem

nabız ki; şakaklarıma çevirdiğim en huzursuz silah
kendime doğru oynadığım en deneyimli piyon
eşkali avuçlarda gizli bir sesle dolaşıyor parklarda
iyimser zamanın katil oyuklarında bir vaha ki
yeryüzünün bütün sularını içime çekerim anımsadıkça
hani saçların rapunzeldi, henüz yeni kararıyordu hava
giderken gözlerinden bir dip not gibi düşmüştün omzuma
omzundan vurulan o savaşçının kemikleri uzuyordu hala
suya düşüyordu aşk mektuplarından yapılıp fırlatılan uçaklar
üstelik imza atılmamıştı hiçbir tutanağa, eriyordu buz

acının imtihan ettiği bir şehir, limanları yeşile boyayan çocuk
(t)erk savaşı ve suyun sesi kanatırken adalesini müziğin
sesleniyordu o yığılgan sesle, kuytuna vuran soluk;
– kırmızı bir satranç tahtasında bembeyaz ölen şah
soluk ve barok yüzümdeki ayna yüzündeki skalaya inat
ellerim saten ellerinde suçlu ve mat, hep mat
aramda kızgın sular yüklü öksüz bir nehir
seninle daha da tekil, kanını pıhtılaştırarak
damarlarına eridiğimiz çoğul hayat…

unutmak doğru değil acının içine yürüyen doğurgan oğlunu
yasaklanmış bir bulmacanın en suikast sorusu
ipek bir kırbaç kalkıyor dudaklarından etime doğru
ağır naftalin kokan kelebek yırtarken tenini bedenin
-bir yoldan başka bir yola uzanan aşklar al kışlar-
pür intihar ve kar ardımız…

öyleyse;
sana saçlarımı kurban ediyorum, çocuk yanını içimdeki
dişlenmiş yalnızlığın, sana sen olmak mümkün mü artık
larını toplayarak pişmanlığın…

Özgür Zeybek

İZDİHAM

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın