Özge Şentürk, Ömer

Ömer.

Dünyaya umut olan mavi gözleri ile annesinin kucağından hayata ilk bakışlarını atarken nereden bilebilirdi ki; hayatın, onun gözleri kadar güzel olamayacağını ? Ömer, o masum bakışları ile bakınırken annesinin dudakları tebessüm ediyordu ama gözleri yavrusu kadar güzel bakamıyordu. Aslında o hep umut ile bakıyordu. Ta ki Ömer’ini kucağına aldığında beraberinde gelen bir haber ile. O, yavrusuna kavuşma hasreti ile yanıp tutuşurken, kocasıda Hakk’a kollarını açmış O’nun hasreti ile O’nun yanına koşuyordu; azrailin boğazına dayadığı hançerin sızısı ile. Gözleri açık gitmişti ve şehadet getirmeden evvel “Ömer” diye sayıklarken şakaklarından boynuna doğru akan terleri herşeyi bir bir anlatıyordu. Aslında ölüm haberini hemen vermeyeceklerdi karısına ama kötü haber tez duyuluyor işte. Hem ne kadar saklayacaklardı ki ? Bir nefes dünyaya üflemek için can bulurken, ona hayat veren babası aynı saniyelerde son nefesini hayata bırakıyordu. Ömer, hayatın gerçeğini daha ana rahminden çıkarken öğreniyordu ve bu da ona hayatın kısa yoldan öğretilmeseydi bir nevi ama hiçbir çocuk hayatı böyle öğrenmeyi haketmiyordu. “Ne yapacağını bilememek” deyimi ise küçük Ömer’in annesi için söylenmişti sanki. Gerçekten o an ne yapacağını bilememişti. Evladını kucağına almanın heyecanını mı yaşamalıydı ? Yoksa kocasına son kez sarılacak olmasının acısını mı yaşamalıydı ? Ama o yine her anne gibi kendisini unutarak evladını ve kocasını düşündü. Evladının kokusunu alamayan kocası ve hiç baba kokusu alamayacak Ömer için feryat ediyordu.

Ömer daha süt çocuğuydu ve annesinin üzüntüden sütü kesildiği için emziremiyordu. Eve para getiren de olmadığı için Ömer ne süt ne de başka birşey yiyebiliyordu. Açtı ve devamlı ağlıyordu. Annesi ise hem yavrusuna hem de kocasına ağlıyordu. Çevredekiler yardım etselerde ne kadar edebilirlerdi ki ? Elden gelen ile kaç gün idare edebilirlerdi ? El kadar yavrusunu komşulara emanet edip ekmek peşinde koşmaya başladı. Zor oldu emanet etmesi ama başka ne yapabilirdi ki ? Lohusa bir kadın ve aç bir çocuk !

Emine anne iş bulmakta da zorlandı biraz ama sonunda bir ekmek kapısı bulmuştu. Kendi çocuğunu başkalarına emanet ediyordu ama o da bir başka annenin lüksü için onun çocuğuna bakmaya başlamıştı. Bir o çocuğa bakıyordu bir de kendi çocuğuna. Dünyanın adaletsizliğini o an öğrenmiyordu. Zaten çocuğuna da sırf bu yüzden Ömer adını koymuştu. Zira Hz. Ömer adaletin simgesiydi ama dünya öyle değildi.

Ömer, annesinin ekmek parası olan çocuğun eskileri ile büyümüştü. Zaten Ali ile hemen hemen aynı yaştalardı. Ömer biraz büyüyünce annesi onu kimseye emanet etmek istemedi ve çalıştığı yere götürerek Ali ile oyun arkadaşı olurlar diye düşünsede annesi öyle düşünmüyordu. Nihayetinde onun gözünde Ömer, Ali ile aynı kulvarlarda değillerdi. Okul çağı geldiğinde ise Ömer okulda ne kadar başarı gösteriyor ise Ali tam tersiydi ve bu durum evin hanımını bir hayli kızdırıyordu. Fakat, öğretmenleri ne kadar ısrar etseler ve “biz destek oluruz” deselerde Ömer gururluydu ve hiçbirini kabul etmeden daha ufacık boyu ile okulu bırakarak bir tamirhaneye işe girdi. Ustası onu çalıştırmak istemesede getir götür işlerinde bir hayli işine yarıyordu. Zaman geçtikçe Ömer işi öğrendi ve tamirhaneye gelen lüks arabaların altında yağ-kir içinde kalarak ekmek parası kazanıyordu. Ne de olsa zamanında annesi ona bakmıştı ve sıra Ömer’e gelmişti. Bu sıra işi değildi aslında ama o annesinin yorulmasına müsaade etmiyordu.

Tamirhaneye birgün bir minibüs geldi. Ömer ise hemen koştu işinin başına. Minibüsün arkasına dolandı ve arkada yazan yazıyı görünce boğazına düğümlenen kelimeler gözlerinden bir bir dökülmeye başladı. Minibüs, bir okul taşıtıydı ve yaşıtları bu araç ile okula neşe içinde gidip gelirken, Ömer kendi yaşıtları okula daha rahat gelip gitsinler diye bu minibüsü tamir edecekti. Yaşıtları okula gidip birşeyler öğrenirken, Ömer ise o gün onlar için çalışacaktı. Onlar o minibüse binerken para veriyorlardı, Ömer ise o minibüse binsinler diye para alıyordu. Onlar anne-babaları sayesinde o minibüse binerken, Ömer ise kendi parasını kazanmak zorundaydı. Yaşıtları oyuncak minibüsleri ile oynarken, Ömer gerçek minibüsler ile oynuyordu.

Ömer o gün minibüsü tamir etti ve oradan kazandığı parası ile babasının mezar taşını yeniden yaptırdı. Ömer belki okuyamadı parasızlıktan ama o gün tamir ettiği öğrenci minibüsü ile hayatı bir kere daha okuyarak en yüksek derecede mezun etmişti.

 

 

 

Özge Şentürk

İZDİHAM

 

 

 

İzdiham’ın 45. Sayısı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.
Unutamayacağınız bir sayıyla karşınızdayız.

Edebiyat, edebiyatçılara bırakılmayacak kadar ciddi bir meseledir diyen İzdiham’ın 45. Sayısı çıktı.

İlk sayısından itibaren özgün bir tavırla halkın nabzını tutan ve hayatın içinden sesleri sayfalarına taşıyan İzdiham Dergisi 45. Sayısıyla da tüm dünyanın içinde bulunduğu bir tabloya kapağında yer verdi. Türkiye Günlük İnsanlık Endeksi tablosuyla son yaşananlara apayrı bir pencereden bakan İzdiham Dergisi arka kapak tasarımında da yine bir insanlık tablosuyla karşımıza çıktı.

 ‘Artık eskisi kadar yakın olamayız’ temalı İzdiham Dergisinin 45. Sayısında Özer Turan, Rümeysa Kocaman, Gökhan Özcan, Ali Ayçil, Abdullah Harmancı, Güven Adıgüzel, Mehmet Narlı, Bülent Parlak, Seda Nur Bilici, Bekir Şamil Potur, Emine Şimşek, Sümeyye Özbay, Adem Maksatsız, Nurdal Durmuş, Esma Koç, Yaşar Ercan, Ahmet Aslan, Halil Ecer, Ahmet Can, Turan Karataş, Selahattin Yusuf, Onur Bayrak, Berat Karataş, Enes Aras, Gökçe Yüksel, Muhammed Güleroğlu, Mehmet Ercan, Yasin Kara, Hüseyin Hakan, Dilek Kartal gibi edebiyat camiasının önemli isimlerinin yazmış olduğu içerikte kapak kadar çarpıcı metinlere yer veriliyor.

Bir Cevap Yazın