Nihat Genç İyi Bir Hikayecidir Ama O Artık Hikaye Yazmıyor; Cenaze

Acil servis göz kliniğinin gece nöbetinde gideni geleni azdır. Demir tornada çalışan genç bir işçi çocuk gözüne batan demir kıy­mık için geldi. Göze saplanmış demir kıymığı görünce bir tuhaf oldum. Çocuk, “ağbi o kadar korkma, ben her hafta gelirim, büyük kıymıkları elimle, veya cımbızla kendim çıkartırım, kıymık çok küçük olursa o zaman gelirim.” İskitler Sanayii’nde çalışan basit bir işçi çocuk: Metin. Biri askerde, ikisi ilkokulda küçük kardeş­leri var. Hastanenin çöpe attığı pis yatakların, kirli çamaşırların yanı başında ayaküstü konuşuyoruz. Gide gele arkadaş olduk, ak­şamları iş dönüşü kıymık varsa önce kliniğe sonra bana çay içmeye uğruyor. Yapamayacağım işleri yapanları büyülenmiş gibi din­lerim. Bu soğukta, kapısız bacasız demir atölyesinde sabahın ye­disinde işbaşı yapmak… İnsanlara iyi davrandığım için beni ara­yıp sormazlar! Hayatlarına dair ne anlatsalar şaşkınlıkla dilimi yutmuş gibi, vay anasını, yok ya, doğru mu ya, gibi elimde olma­yan tepkiler verdiğim için. Etraflarında her gün yaşadıkları bu olaylara şaşıracak kimseleri kalmamış mı? Ya da yaşadıkları olay­ları ancak benim gibi bir manyağa mı anlattıklarında olağanüstü bir trajedi olduğunu anlıyorlar. Metin’in kız kardeşini on üç yaşında kaçırmışlar. Aramış taramış, deliye dönmüşler. Yıllar geçti bulunamadı. Polisle, radyolarla, televizyonlarla, gazetelerle, maf­yayla bir dizi hikâye. Sizin de on üç yaşında kardeşinizi kaçırsın­lar, polisle, mafyayla, gazetecilerle karşı karşıya gelin o zaman ta­nırsınız ülkenizi. Şiddetli bir merak duygusu değil benimkisi, bu denli içler acısı bir bela dönüp dolaşıp neden bu garibanları bu­luyor? Ceplerinde beş kuruş yok. Diyelim Adana’dan bir küçük istihbarat geldi, elde ayakta ne var, satıp yollara düşüyorlar. İh­barlar boş çıksa da gitmek zorundalar, kardeş bu!

ODTÜ Yolu’nda yine bir kişi karşıdan karşıya geçerken ara­baların altında kaldı. Minibüs şoförü: “Ağbi tam iki gündür kimse ölmüyordu” diye dalgasını geçti. Guinness Rekorlar Kitabı’na geçecek bir yol. Varan ve Ulusoy otobüslerinin Söğütözü Mevkii’nde. Karşıya geçmek isteyenler gelen arabanın süratini, uzaklığını tahmin edemiyor, geçerim deyip gözüne kestirip yo­la atılıyor. Bugün yine bir kişinin öleceğini Varan önündeki taksiciler o kadar iyi biliyor ki, ölüm olduğunda başlarını dahi çevirip bakmıyorlar. Yolculardan biri “asker ölmüş, yazık, as­ker!” dedi. Kahveye döndüm, bastım Ulusoy’a küfrü, ulan koca tesis yapmışsın, bir üst geçit nedir onu da devlete bırakmışsın. Neresinden bakacaksın, işte Karadeniz Otoyolu, 600 km beton­la kaplanıyor, Karadenizliler iş bittikten sonra şimdi ayılıyor­lar, ancak seslerini duyuracakları ne gazete var, ne televizyon. İşte Mercedes davası, Hürriyet Gazetesi davadan bahsetmediği gibi dava sürecinde her gün Mercedes’i öven bir haber mutlaka çıkarıyor. Ulan hayvanlar, 49 tane üniversiteli genç yanarak öl­dü. Şimdi mahkeme, otobüsleri hatalı bulup kaldırtıyor, ek­sikliklerini gideren otobüsler yeniden sefere çıkabilir diye karar verdi. Neyse. Üç yıl mı oldu, gazetelerde 28 Şubat gerilimi. Eve döndüğümde Metin’den bir telefon, ağlayarak: “Ağbi çok büyük acım var, çok büyük kara haber…” Metin’e koştum, dünkü as­ker, Metin’in askerliğini bitirip dönen kardeşi Yusuf’muş. Do­nakaldım. Metin, annesi, kardeşleri, komşuları morgun kapısın­da ağlaşıyor. Ben dikilitaş gibi duruyorum. Çok soğuk Ankara, bacaklarım tenekeye döndü. Metin’in ustası, patronu geldi. Lâ­zım olur diye, Skoda kamyoneti bıraktı. Araba dükkânınmış, yarısını kendileri yapmış. Bir de Metin’in kulağına bir şeyler fısıldadı, duydum: “Kimseden yardım alma, al şunu…” deyip bir tomar para uzattı. Patronla hoşbeş ettik. Metin’i çok seviyor, “asil çocuktur” dedi, “asil at kendini kimseye kırbaçlatmaz di­ye bir atasözü vardır, aynen öyle bir çocuk.” Metin ağlamaklı: “Ağbi buraya gömmem, köye götüreceğiz” dedi. Köy dediği iki yüz kilometre, Kırıkkale’yi geçiyorsun. Morgun hocası geldi. Kravatlı, yalan dolan bir adama benziyor. Kalın demir bardak­lara çay koydu. Bir bana ikram etti. Ordu Müslümanlardan ne istiyor diye küfretti. Kapıcı karşısına dikildi: “Karnınız doydu …iniz kalktı, dün açım diye ağlıyordunuz, bugün holdingleri kurdunuz koca devleti istiyorsunuz…”, tartışma uzadı.

Bir bardak çay için çekemem bu hocanın suratını. Yan taraf­ta acılı aile, birkaç ihtiyar büyükçe bir duvarın dibine çömelmiş yere bakıyor. Hava karardı. Skoda arabanın içine bir Kur’an ka­seti koydular. Kasetin sesini, arabanın kapısını açtılar, sırtımı­zı verip duvar dibinde bekleştik. Bir ihtiyar çok üşümüş, mor­gun içine geldi, “çay var mı torunum,” dedi. Hoca, ihtiyarın ar­kasına baktı, güldü, eliyle silkeledi. Ben de baktım, tebeşirle “ib­ne” yazıyor. Kapıcılar boş zamanlarında birbirleriyle şakalaşmak için duvar dibine kireçle ENBİ, MA, KİS, yazıyor, arkanı verdi­ğinde ceketine ibne diye çıkıyor. Zaten kasvetten beynim zehir salgılamaya başlamıştı, bir de absürd eşşek şakaları. Bir doktor geldi, teybin sesini kıstırdı, “arabayı sokaktan çıkarın”… Metin arabayı çıkarttı. Bir akrabasını başına nöbetçi koydular, hoca ve odacı bir şekilde birinci sınıf hizmet veriyor, bahşiş bekliyor.

Planı yaptık. Sabah erkenden yola çıkacağız. Bir iki saat uyudum uyumadım. Küçük kardeşlerini komşuya bırakmışlar. Bir amcaları tabut bulmuş, ölüm kâğıdını, belediyeden gömme kâğıdı çıkartmış, elimize tutuşturdu. Morgun çekmece dolabın­dan Yusuf’u çıkarttık, tabuta… taşıyamadık, öyle kucağımızda tabut odacılardan yardım bekledik, bahşiş almamışlar, hiç he­vesli, gayretli görünmüyorlar. Skodanın arkasına tabutu sıkıca bağlayıp yola çıktık, kar düştü, bir beyaz incecik örtü gibi tabu­tu örttü. Annesi ve ben yan yana. Metin şoför. Annesi durmak­sızın ağıt yakıp ağlıyor. Sesi çok çirkin, ağlamaları çok feci. Yır­tınıyor, saçını başını yoluyor. Metin durmaksızın: “Anne ne olur ağlama, anne ne olur bağırma, anne ne olur yeteeeeeeeerrr!” Annesi: “Oğlum canım koptu, oğlum siz evlat bilmezsi­niz, oğlum Yusuf’um gün yüzü görmedi…” Metin direksiyonda ağlıyor. İki eliyle direksiyona vuruyor, zıplıyor, arabanın ön ca­mına delirmiş kafalar atıyor. Yeniden başlıyor annesi, inanıl­maz çığlıklar, dizlerine, göğsüne vuruyor. Ayaklarını yere vuru­yor, tepiniyor. Kafasını torpidoya vuruyor, saçlarını yolup yo­lup bırakıyor. Bir küçük tabut kadar oda, şoför mahalli. Çok sıkışığız. Burada, yanımda bu acılı kadınla, iki yüz kilometre na­sıl dayanacağım. Çığlıklar zehirli oklar gibi beynime giriyor. Sanki ben ölmüşüm, çığlıklarla beni dövüyorlar. Bu durumda insan ne yapmalı? Susmalı mı… Ne olur bizim de ölülerimiz Batılı filmlerdeki gibi olsa, sessizce uğurlasak, buna can daya­nır mı? Kadının cıyıltılı ağıtlarından fenalık geldi, beynim bu­landı, bayıldım bayılacağım. Kapıyı açıp kendimi asfalta bıra­kacağım. Bu kadar ağlama, yorulma yok mu, dinlenmek yok mu, bir insandan bu kadar ses çıkar mı? Hayatta hiçbir şeye ba­ğırmamış, bütün bağırmalarını toplayıp şimdi oğluna, ölüsüne hepsini birden döküyor! Metin’e nasıl bir acil iş yalanı uydursam, yarı yoldan dönsem, ölümden acil ne var… Zora geldi mi böyle mi oluyor, acıları seyretmek güzel, içine girince canın mı sıkıldı küçük bey, dişini sık, dişini sık, her şey akşama bitecek!

Kırıkkale girişinde araba istop etti. Metin sinirle gaza bası­yor, tık yok, biraz çalışır gibi, Metin gaz veriyor, nasıl gaz, ara­ba infilak edecek gibi. Metin arabanın önünü açıyor, yüzü gözü kar içinde. Birkaç adım gidiyor araba. “Ağbi arkadan itekleye­ceğiz”, hava buz gibi, dışarı çıkıp itekliyorum, ayaklarım asfalt­ta kayıyor, yüzümün tam ortasına tabut çarpacak. Koşuyor çabucak biniyorum arabaya, yeniden istop. Metin arabanın önünden kabloları, hortumları çıkarıyor, gaz memesini ağzına alıyor, emiyor, gazı püskürterek tükürüyor. Kaldık yolun ortasında. Cenazenin yetişmesi lazım. Bir taksi bekledik yok. Bir araba durdurduk yalvararak, “ağbi Kırıkkale’den bir taksi, bir kamyo­net yollayın” dedik. Soğuktan donmamak için araba içinde ayaklarımızı yere vuruyoruz, tam bir saat bekledik, tam bir saat annesi aralıksız yüzünü, gözünü, bağrını parçalayarak ağlıyor. Bir taksi geldi, durdu. Metin taksiciye nerdeyse yalvarıyor: “Ağbi Allah rızası için yardımcı ol, cebimde yüz milyon var.” Taksici “yüz milyona olmaz!” dedi. Metin adamın yakasına ya­pıştı: “Allahın yok mu, insanlık yok mu, utanın be, çoluk çocu­ğunuzdan utanın.” Taksici kendini kurtarıp arabasına kaçtı. Pe­şinden arabaya koştum, şoförü yakaladım. Yarın şurada, şu şe­kilde veririm, adım bu, kimliğim bu, telefonum bu, bana bir ad­res ver hemen havale çıkartayım, yeminler ettim. Şoför: “Ağbi iki yüz milyona da olmaz!” “Tamam, Metin iki yüze pazarlık yaptığımızı bilsin, gerisini öderim, hade…” Pazarlık kavgası da bir saat tuttu. Kaldık ikindiye. Skodayı iterek yolun altına in­dirdik. Tabutu çözdük, tabutu yeniden kucakladık, ağır mı ağır, yola düşüp kırılacak gibi. Yavaş yavaş çektik, taksinin arkasına yerleştirdik, bin ayrı yerden iple bağladık.

Taksici tam adres aldı, bastık gaza. Metin ve annesi arkada, ben öndeyim, şimdi rahatım, taksi medeniyetin Allahı’ymış, kaloriferleri yaktı, ısındık, yumuşadık, sessizleştik, sigara üstüne sigara içtik. Metin’in annesi cıyıltı faslına yeniden başladı: “Yollarda kaldık, yollarda kaldık, yollarda kaldık Yusuf’um.”

Metin başladı Yusuf’u anlatmaya, ağlayarak. Ortaokul oku­madan ikisi de çalışmaya başlamış. Babaları bir gecekondu evi yaptırıp: “Oğlum evi ben yaptım, içinin eşyasını düzmek de si­ze kaldı,” demiş. Bir zaman sonra kanserden ölüyor. Annesi an­lattıkça Metin hatırladı. Metin anlattıkça annesi ağladı. “Anne o akşam hatırlıyor musun komşunun kızı çay içmeye gelmişti, Yusuf’ta gözü vardı” deyince, annesi çığlıklarını daha da tizleş­tirip keskinleştiriyor. Annesi ağıtlar yakıp dövünürken, koynundan çıyanlar, kurtlar, solucanlar fırlıyormuş gibi korkunç çığlıklar. Annesine: “Anne geliyorum un helvasını hazırla” de­miş. “Oğlum, Yusuf’um, helvan neye kısmetti, şimdi yas helvan oldu.” Ağıtlar ağlamalar döndü dolaştı, kirli çamaşırlara, evin özel hayatına girmeye başladı… Annesi: “Yusuf’um Yusuf’um taksitlerini nasıl ödedin, buzdolabın anana kaldı yadigâr!” Me­tin: “Anne, buzdolabının taksitlerini ben ödedim, televizyon Yusuf’un…”, Annesi: “Buzdolabının taksitlerini Yusuf’um öde­di… Matbaacıya vermiştim, gecenin on ikisine kadar çalışıyor­du Yusuf’um.” Metin: “Anne önce kim evlenirse onun değil miydi buzdolabıyla televizyon?” Annesi: “Metin’im, sen de be­nim yavrumsun, saç kurutma makinesini al, halısını al, büfesi­ni al, buzdolabını veremem, o Yusuf’umun yadigârı…” Metin içli içli ağlamaya başladı!

Metin: “Ah gardaşım benim, bir kere sinemaya gidemeden askere gittin.” Annesi: “Komadın Yusuf’um evlensin, muradını alsın…” Metin: “Anne nerden çıkıyor bu laflar, askerden dön­sün nişanlarız demedik mi, anne böyle konuşmadık mı, karde­şine uygun kız çıktı, kısmet kimeyse demedin mi?” Annesi Metin’i tekmelemeye başladı. Metin’in saçlarına, suratına ellerinin pençelerini geçirdi. “Açtırma ağzımı oğul, Yusuf’umun eline vurup parasını aldın, akşamları kahvelerde okey oynadın, ye­din!”… Metin gırtlağı yırtılıncaya kadar bağırıyor: “Anne ben bir şey istemiyorum, bir sus, yalvarırım sus, arkadaşıma rezil  oldum, gardaşımı bir gömelim, yarın ben yokum, ben de öldüm, beni öldü bil anneeee!” Annesi: “Yetim sabi yavrular, kardaşlarını bırakıp kaçacağın değil mi, biliyorum yavrum senin aklını o çıyan kız yedi, ananın kaç günlük ömrü kaldı, sizi bugüne ananız getirmedi mi, peygamberin hadisi var anaya el kalkma­yacak, ananız dilencilik yapar bakar yavrularına, siz gidin oğ­lum gidin!” Kapıyı açıp atmak istiyorum kendimi asfalta, ko­lum kapıda, bir haa’ya kaldı. Biraz yorulur gibi oldular. Metin usulca: “Ah gardaşım, akşamları işten çıkıp yanıma gelirdi. Ağ­bi şu arabayla bir tur atıp geleyim. ” Annesi tekrar hücuma geçti: “Bırakmadın Yusuf’um şoförlük öğrensin, çok gördün ona. Askerliğine beş kuruş havale göndermedin!” Metin, yine ağla­yarak annesine saldırdı: “Yalan söyleme anne, beni arkadaşıma rezil ettin, yalvarırım anne yalan söyleme, parayı senin eline saymadım mı, Yusuf’a gönder diye.” Annesi: “Yusuf’um mek­tuplar yazdı, anne ben büfeye geçtim artık bana para yollama!” Dişini sık dedim kendime, akşama her şey bitecek!

Ana yoldan çıktık, çamur içinde patinaj yaparak ıssız bir yo­la girdik, ağır ağır ilerliyoruz, bayır aşağı araba çamurun içinde kızak gibi kayıyor. Köy dedikleri dört-beş ev, bir mezarlık, ku­ru bir derenin başında iki-üç çürümüş kavak ağacı. Arabanın farları karanlığı yırtıyor, bir evin önünde elleri koynunda bağ­daş beş-altı kadın gördük, gözleri kanlı, kupkuru yüzlü pısırık çocuklar, birkaç ihtiyar adam. Dışarı çıktık, ayaklara yapışan çamur kalın bir kabuk haline geliyor. Çamur memleketin tuza­ğı, bacağını çekiyorsun gelmiyor. Çamurun içinde çökmüş de­belenen bir sığır gördüm. Tüylerim diken diken. Dimdik duran tek bir adam yok. İhtiyarın sakalı sakal değil, paslı bir teneke parçası bağlanmış çenesine. Hızla bir eve girdik, iki büyük oda­sı, birinde soba var kadınlar sobanın etrafında, ikinci oda bom­boş erkekler oturuyor, erkek dediğimiz, şimdi üç kişi olduk, tir tir titreyerek bekliyoruz. Hiç konuşmayan adamlar. Camdan dı­şarıda kazılan mezarı gördüm, yaşlı bir adamın gücü yetmiyor, iş başa düştü. Dışarı fırladım, mezar çukuruna indim. Küreği sapladım, kara toprak kara toprak dediğimiz bu olmalı, bu ka­dar sert, bu kadar kudretli. Çivi çaksan girmez, kürek nasıl eşe­lesin. Karanlığın içinden dağların kara silueti. Sırıtarak gülen, bir dudağı yerde bir dudağı gökte eski zaman masallarının katil zenci devleri gibi. Şuradan kazılacak, şuraya çevrilecek diye so­payla işaret ediyor kurumuş bir ihtiyar, eski zaman hukukçula­rı. İhtiyar karanlığın arkasında bir hışırtıyı dinledi, korktum. Anadolu’nun domuzu, kara yabani domuz fundalık arkasına sinmiş cesedi mi bekliyor? Kapkara bir sihirbaz gibi çok uzak­tan bir şimşek parıldadı, şimşek ışığının yardımıyla bir adam “hah dedi, buldum kazanı.” Bu sert toprak, bu sert tahtalar ara­sında büyüyen bir insanda nasıl ince bir ruh arayabilir insan. Dibine gömüleceği ağaç dahi yok. Bir tutam dikenli çalıyı küre­ğin kenarıyla kopartamadım, ellerimle denedim, koparttığım çalıların kara dikenleri soğuktan çatlamış ellerimi yırttı. Ko­parttığımız çalılar, sanki acıdan bir çelengin parçaları gibi bi­razdan üstüne atılacak mezarın. Bir kat daha deşsem toprağı, geçmiş günlerin pırıl pırıl bir halısı gibi çayırları çıkar mı önü­me, eski şehirlerin masmavi güllerini bulur muyum? Soğuğa dayanamadım, eve koştum. Bir yarısı tahta bir yarısı cam, dışa­rı görülmüyor. Bu pencereden hangi hayale bakacaksın. Bu tah­ta, eski bir kilim serilmiş sedire uzanınca, dışarıdan yağmur se­si değil, ağlayarak yırtman göklerin heyulası biniyor tepenize. Odanın bir kenarında bir çocuktan kalma kırık bir mızıka par­çası bulsam dünyalar benim olacak. Heykel kadar soğuk çocuk­lar, zımparayla silinmiş gibi yanakları. Çocukken ilkokulda ünite kitaplarında çoban kızları vardı, kaval çalan çobanlar, kandırmışlar beni. Ahıra kapatılmış çok yorgun yaşlı bir eşek, başka tanıdık görmedim. Taşın tahtanın çamurun ağaçların içinden geliyor soğuk. Bir kazan koydular kapı önüne, altına ateş yaktılar. Ölüyü yıkayacak su kaynatmak için. Zifiri karan­lık. Kapının önü talaş ve ağaç kabuğu dolu.

Yusuf’u bir tahtanın üstüne serdiler. Ağaçlar toprağa demir gibi dikilmiş. Yıkılmış tarlalar. Sökülmüş ağaç gövdeleri. Kara gecenin savaşçıları gibi, ağaçtan çok balta var. Bir güzel biçim­li pantolon giymiş bir çocuk görsem, fildişi bir sahil bulmuş gi­bi sevineceğim. Şu tabutun etrafında portakal rengi çiçekler ta­kıp mutluluktan ruhuma valsler öğreteceğim. Tanrı’nın  yargıtay başkanları gibi çocuk yüzleri. İşte bu tarlanın kenarında in­faz! Cesedin üstüne dökülen haşlak suyun çıkarttığı buhar! Su ölüyü değil, Yusuf’un teni suyu yıkadı. Genç bir imam, yeni mezun! Buharın içinden Azrail, Cebrail, kargalar, yarasalar yükseldi. Buharın şeklinde, ölmüş ve gömülmüş bin bir insan fotoğrafı. Yükseldi buhar, karanlık ağacın dalları arasında donakaldı, resim gibi. Öyle korkulu resim ki, ciğerlerim sapsarı kesildi. Korkudan geriye kaçtım, boynumu kesti çamaşır teli, soğuktan çelik bir tele dönmüş! Buhar peşime düştü, kaçamıyo­rum, karanlıkta yol arıyor, ağacın dallarından inip ayakkabıla­rımın çamuruna sarıldı, çamurun korkudan şekli değişti, buhar yukarı çıkıp boynuma dolandı.

Duvara dayalı bir kürek, iki üç ağaç kütüğü, bir kara kazan, bir teneşir, dört beş erkek, bir de kapının eşiğinde cıvımış sığır pisliklerinin üstünde yırtık pırtık elbiseli, çelimsiz ve küt kafa­lı çocuklar, sahne bu kadar. Yusuf’u yeniden tabuta koyup bir evin önüne getirdik, birden tabutu okşamak istedim, ölüyü kir­letirim diye utandım. Beş on erkek saf tutup namaza başladık, taksiciden farlarını yakmasını istedik. Granit Ankara taşının na­sıl şey olduğunu ellerime bakınca anladım. Yarım çuval arpa yulaf asılmış kapıya. Dizime kadar boyu dev dikenlerin içinde­yim. Hoca dua okudu, cemaat bir yaranın kabuğunu söker gibi “amin” dedi. Bitse de gitsek. Kırçıl ve çirkin sakallı genç imam: “Kısa keseceğim cemaat…” diye başladı… Boynumu büktüm, kurşun gibi yere bakıyorum, vücudum titriyor, kasılıp kaldım. Genç imam, insanoğluna Tanrı’nın ne kadar şantajı ne kadar tehdidi var, sıraladı. Sanki cesedin ve bizim boynumuza kara bir bıçak dayar gibi konuşmaya başladı: “Hepimiz bu dünyada misafiriz, sordunuz mu kendinize farzlarını yerine getirdik mi, günlerimizi duayla, namazla geçirdik mi?” Yusuf’un cesedine çok acıdım. Beynim uğuldadı gözlerim fokurdadı, içimden ho­caya küfrü bastım! “Utan ulan, Allah’tan utan hoca, altı yaşın­da çalışmaya başlamış, askerden dönerken ölmüş çocukcağız. Kime çalışacağına şaşırmış, patrona mı, Allah’a mı, orduya mı, utan!… Daha neyin hesabını soruyorsun…!” Kucaklasam şu ce­sedi koşarak gidip çukuruna bıraksam. Yusuf’um, hiç tanımadı­ğım çocuk, bu diyarda hiç şansımız yok Yusuf’um’ desem. Genç imam konuşmaya doymuyor: “Şimdi öbür tarafta Allah soracak, mezarına karaböcekler, çıyanlar, yılanlar girecek!” Ulan neyi soracak rezil herif, senden berbat çıyan mı olur, işte kara bir yılan gibi cesedin başındasın, daha büyük bela mı olur… Hoca ne derse içimden tersini söylüyorum, bir şeytan gibi hissediyorum kendimi. Ne olurdu sanki Allah verdi, Allah alıyor deyip kısa kesse, benim de dua eden, şükreden bir ruhum olsa?… Toprağı­mızda değil, sanki yabancı bir esir kampındayız, sadist ruhlu yaratıkların kölesi olmuşuz. Şimdi burada, ilk defa şimdi ağlı­yorum. Yanımdaki adamların ayak çamurlarına diktim gözümü. Hiçbir şey düşünmemeliyim. Cesedin yüzünü çiğnemiş gibi ayakkabı çamurları. Bin bir genç oğlanın suratını ezmiş gibi ayakkabı çamurları. Başımı hocadan, çamurdan kaçırıp yanda­ki evin camından içeri bakıyorum. Bir oda dolusu kadın bize bakıyor. Evin camından çeyiz gibi örtüler görülüyor. Yatak çar­şafları, karyola örtüleri, yastık yüzleri, masa örtüleri, dantelalar! Kemik rengi dantelalar, yaşmaklar kirli kan renginde. Bu ne kudret dantela! Bu ne güç ey dantela! Ey kanaviçe! Bu rüzgârı, bu soğuğu, bu ceset buharından korkunç kadavra yüzleri sizler mi doğurdunuz. Bu vahşi iblis çamuru, bu demirden ağaçları, bu ölüm kampı şefi gibi paslı hocaları siz mi doğurdunuz, ey dantela! Ey tığ örgüleri! Konuşun! Bu zalim zindan yoksulluğu bu acımasız sinsi işkenceci cahilliği hangi ateş temizleyebilir? Söyle dantela! Bu yılın mahsulü kaç çocuk öldü? Çılgın pas, za­lim teneke, Azrail suratlı ağaç kökleri konuşun! Tek bir atlı geçmedi mi tarih boyu buradan? Bir tek turna uçmadı mı?

Karanlık beni de kirli hesabına katıyor, karanlık ve hocanın sözleri kara bir yılan gibi sarılıyor boynuma. Bu kadar başı boş korku. Bu kadar kirli dualar. Bu kocaman kara kazan! Nohut gi­bi haşlanıyor gözlerim. Dondum, kütük gibi oldum, tabuttan önce ben düşeceğim çukura, hoca yavaş yavaş mıy mıy mıy du­alarını okuyor. Yalnız rüzgârın acelesi var. Rüzgâr mezarlığın içinden boğuk sesler taşıyor! Allah’ıma bin şükür rüzgârın sesi hocanın çivi gibi dişlerinden sızılan duaları yırtıp yırtıp buruş­turup uzaklara atıyor! Cenazenin başında birkaç adam, elleri­miz taş gibi şişmiş, hocanın duası bitsin diye bekleşiyoruz. Ka­ra tabutun önünde çamura gömülmüş kimsesiz lastik kara ayakkabılar. Bu ayakkabılar kimin? Ne işleri var? Bu toprağa en sıkı onlar mı bağlı. Ah kara lastikler, öyle hırpalanmışlar ki, çamu­ru yiyişlerinden anlıyor insan, başlarını kaşıyacak vakitleri ol­mamış. Yanımda kalın, kazma yüzlü erkeklere bakıyorum. Ku­rumuş ağaç kabuğu yüzleri. Tırpanla mı çizmişler yüzündeki kırışıkları? Karanlığa, çamura ve duaya çok alışkın yüzleri! Ho­ca uzatıyor, tir tir titriyorum.

Sanki hoca, kadavrayı, elinde balta, sakatatlarına ayırıyor: “Yediniz, içtiniz, güldünüz, eğlendiniz, sonunda bu dümensiz arabaya bindiniz!” deyip tabutu gösteriyor. Bu çocuk ne yedi, bu çocuk nereyi gezdi, şu cümleleri biraz dikkatli kullan, Kur’an’ı ezberlemişsin, bu hayat bu ezberin neresine sığıyor. Çok soğuk ve kaim bir sopayla, 20 yaşında var yok bu imamın ruhlarımıza eziyet etmeye ne hakkı var. Hoca değil, bir yanke­siciyi yakalamış polis gibi kodes dayağı çekiyor. Mezarlık me­zarlık değil, kendi pansiyonu, müşteri bedavaya yatmasın diye pazarlık yapıyor. Cüceler, cinler ve hocalar, yüzlerce yıl burada pusu kurmuş. Biri ölse de gelse, kan fışkırıyor küflü sanduka yeşili gözlerinden. Duayla beslenen böcekler gibi hocalar! Cüm­leler zavallı, cıvık, bozuk, yeraltında saklanmış akıl hastanesi gibi. Her söze başını sallayan zavallı köylüler, kuklalar gibi. Ka­ranlık bir gecede vahşi bir köpekle burun buruna gelmişiz gibi. Zavallı Yusuf’un cesedi bu çıldırmış zalimliği hak ediyor mu? Tüyler ürpertici bir celladın infaz sahnesi gibi, hoca bağırıyor: “Hesap vereceksin Müslüman, hesap gününü düşün!” Hocanın üstüne atılıp gırtlağına yapışacağım, şu Yusufçuk neyin hesabı­nı verecek, çizmeli kırbaçlı yedi köy sahibi bir bey mi gömüyor­sun, bir kürek mahkûmu gibi yaşamış, birazdan çukura atıp he­piniz sıcacık evlerinize döneceksiniz işte. Zevk sefahat içinde ağzını ballandırarak şimdi öbür dünyayı anlatmaya başladı. Bu köy neden yıkık, bu karanlık neden lanetli? Çuval gibi elbise giymiş bu canavarlar, koca köyü koca Anadolu’yu ölüm yatağı­na sıkıştırıp tıkmış.

Dua bitti, kurtuldum, az daha katil olacak­tım. Taksici yanıma geldi, ağbi arkanda, A,M, ne demek, delirmişçesine, çarpılmışçasına siyah montumu çıkartıp vurarak sil­dim, silkeledim, bir tuhaf korkuyla montu ayağımın altına alıp çiğnedim.

Taksici, “ağbi çok geç kaldık, konuştuğumuz paraya olmaz.” Mezarın başında “tamam, on-on beş dakika kaldı, üstünü düşü­nürüz?” Taksici biz mezarın başındayken, karanlıkta mezarı do­laştı… Kulağıma: “Ağbi burda hiç büyük mezarı yok, bütün me­zarlar küçük.” Gözlerimle sağdaki soldaki mezarlara baktım, ilk defa böyle bir mezar görüyordum, bütün mezarlar küçük… Bir çocuk mezarlığı.

Metin’i annesiyle bıraktım, taksiye binip döndüm, aklım mezarlıkta kaldı, “sen gördün mü böyle mezarlık hepsi çocuk?” “Valla ağbi benim bildiğim mezarlıkta büyük insanlar olur.” “Büyük mezarı da var mıydı?” “Yok ağbi, büyük mezarı göre­medim, belki birkaç tane, karanlıktı görememiş olabiliriz!” Kar­şıdan farlarını açmış bir düğün konvoyu. MHP bayraklarıyla süslü. Yanımızdan geçerken durdular, kocakarı köylüler, bebe­ler, elleriyle kurt işareti yapıp cama dayadılar… Bir şeytan ma­salı mı? Nedir bu demeden, düğün konvoyundan bir araba da­ha, tıka basa çocuk dolu, hepsi kurt işareti yapmış, ellerinde üç hilâlli bayraklar! Issız, çok ıssız köy yolu, çamurdan kayıyoruz, asfalta çıkmaya otuz-kırk kilometre var!

Yavaş yavaş buzlarım kırıldı, ellerim karıncalanarak açıldı, sigara tutacak yumuşaklığa geldiler, ön koltukta sigara içtim. Gözlerimi karanlığın ta içine gömdüm. Bu kök salmış delilik. Bir fırt sigara içtim, ruhumun en dip noktasına kadar ulaştı du­man. Bu ruh bozukluğunu, bu deliliği bu topraktan kazımak bir yüzyıl sürer. Bir daha baktım karanlığa, rüzgâr cephane taşıyor­du, bu ilkelleştikçe kuvvetlenen toprağa!

Nihat Genç

İZDİHAM

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın