Mustafa Toprak, E

Sevgisine muhtaç olduğu insandan hakaret işitmekten geliyordu. Sıradanlaşmış sevgide değersizleşen ne varsa onda şaşkınlığa sebep oluyordu. Saçlarına hafif bir dokunuşla elini uzatmamış bir insanın olmayışına kendi bile inanamıyordu. Yokluğunu bilse sevinecekti belki de. Ölmemiş bir insanın ölmüşçesine sevgisiz olması onu incitiyordu. İncitmek hafifti kahrediyordu. Kahrolmak başkalarının da yaşadığıydı. Dünyada icat edilmemiş bir acıyı yaşıyordu. Tedavisi olmayan bir sevgisizliğin içine doğmuştu.

Aklını yitirdiğine dair söylentiler vardı. Hastanede gitmeye karar verdi. Tedavi için gittiği doktorun deli olduğuna yönelik ipuçları bulduğunda doktora gitmeyi bıraktı. Hatta doktor bir ara ondan yardım istercesine bakmıştı veya o öyle anlamıştı. Kendisi hep yardım istercesine bakıyordu çevresine. Acıma duygusu insanda doğuştan vardı bunu biliyordu. İnsanlar ise acımayı küçümsemenin bir parçası olarak kullanmayı denemişti. Küçümsemeden acıma yetisini kazanmak için önce insanın kendisine acıması gerekiyordu.

Şehri gezmeye karar verdi. Dalgınlığının başkaları tarafından dikkat sebebi olması dalgınlığını dağıtıyordu. Bundan hoşlanmıyordu. Bedenini gezdirirken ruhunu yanına almayı sevmiyordu. Bedenini kalabalıkta oyalarken ruhuyla şarkı söyleyip eğleniyordu. Bedenini atlatmış olmanın sevincini yaşıyordu. Sonra akşam oluyor ruhu aynı bedene geri geliyordu. Halbuki ruhun kimlik kartı yoktu. Ne güzeldi ruhuyla yaşayabilseydi. Hem ev kiralamak zorunda da kalmazdı. Site aidatları can yakıyordu. Ruhun 3+1 eve ihtiyacı da yoktu. Kendi kuytusuna sığışıp uyuyabilecek kadar küçük, dünyayı kendinde misafir edebilecek kadar gönlü boldu.

Kendisine tahammül edildiği bir vakti düşündü. Neden tahammül etsinlerdi ki? Birisine katlanmak onda olan çıkarını güvence altına almak değil miydi? Hem kendisine katlanmayı da tercih etmiyordu. Kendisinden bir çıkar ummuyordu. Kendisi de bir insandı. Bedeni onun yabancısıydı. Ruhunu hep bedeninden saklamayı deniyordu.

Bir gün uyandığında ruhu bıraktığı yerde değildi. Bedeniyle baş başa kaldı. Aman Allah’ım nereye gitmişti şimdi bu. Nasıl yani, nereye kaybolurdu? Kaçmak için neden uykuyu seçmişti. Terk edecekse uluorta yapmalıydı bunu. Kasvetli bir terk ediş yerine göz önünde şenlikli bir terk edilmeyi tercih ederdi. Gazeteye kayıp ilanı vermeye karar verdi. Kimse gazete okumuyordu. Tasarımcı arkadaşından rica etti ve sosyal medyada paylaşılmak üzere bir tasarım yaptırdı. Cümleleri seçerken dikkatli olmaya çalıştı fakat sadece şunları yazabildi:

“Ruhum, beni sevmeyeceğin kadar üzdüm mü seni. Uykuya dalacağım ölünce uyandır beni.”

Mustafa Toprak

İZDİHAM

İzdiham’ın 45. Sayısı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.
Unutamayacağınız bir sayıyla karşınızdayız.

Edebiyat, edebiyatçılara bırakılmayacak kadar ciddi bir meseledir diyen İzdiham’ın 45. Sayısı çıktı.

İlk sayısından itibaren özgün bir tavırla halkın nabzını tutan ve hayatın içinden sesleri sayfalarına taşıyan İzdiham Dergisi 45. Sayısıyla da tüm dünyanın içinde bulunduğu bir tabloya kapağında yer verdi. Türkiye Günlük İnsanlık Endeksi tablosuyla son yaşananlara apayrı bir pencereden bakan İzdiham Dergisi arka kapak tasarımında da yine bir insanlık tablosuyla karşımıza çıktı.

 ‘Artık eskisi kadar yakın olamayız’ temalı İzdiham Dergisinin 45. Sayısında Özer Turan, Rümeysa Kocaman, Gökhan Özcan, Ali Ayçil, Abdullah Harmancı, Güven Adıgüzel, Mehmet Narlı, Bülent Parlak, Seda Nur Bilici, Bekir Şamil Potur, Emine Şimşek, Sümeyye Özbay, Adem Maksatsız, Nurdal Durmuş, Esma Koç, Yaşar Ercan, Ahmet Aslan, Halil Ecer, Ahmet Can, Turan Karataş, Selahattin Yusuf, Onur Bayrak, Berat Karataş, Enes Aras, Gökçe Yüksel, Muhammed Güleroğlu, Mehmet Ercan, Yasin Kara, Hüseyin Hakan, Dilek Kartal gibi edebiyat camiasının önemli isimlerinin yazmış olduğu içerikte kapak kadar çarpıcı metinlere yer veriliyor.

Yorumlar!

Bir Cevap Yazın