Mehmet Akif Öztürk, Ercan Kesal’ın Son Kitabı Cin Aynası’nı Değerlendirdi

 

“İnsan bir çırak; acılar ise onun efendisidir, acı çekmedikçe bir insan, kendi kendini tanımaz.” Alfred de Musset

“İçiniz kor gibi yanarken susmak, acıların en beteridir.” Garcia Lorca

Ercan Kesal kim derseniz verilecek ansiklopedik bilgiler bir şey öğretmez insana. Kesal’i tanımak için onun yazdıkları okunmalı, filmlerini seyretmelisiniz. O zaman Kesal’i tanımaya başlayabilirsiniz.

Kesal kim diye bana soracak olursanız verilecek birçok cevabım var: kendini, insan hayatına faydalı olmaya adayan bir hekim, bu ülkenin acılarını insanlara anlatmaya çalışan bir yazar, zulme, adaletsizliğe direnen bir adam… Oyuncu, senarist, yazar, hekim…

İşte bu vicdanlı adamın son kitabı ‘Cin Aynası’ 2016 yılında İletişim Yayınları’ndan çıktı. İlk kitabı ‘Peri Gazozu’ndan sonra, İthaki Yayınları’ndan çıkan ‘Evvel Zaman’ ve yine İletişim’den çıkan ‘Nasipse Adayız’ kitaplarından sonra dördüncü kitabı Kesal’in. Ama bir nevi ‘Peri Gazozu’nun devamı niteliğinde bir kitap diyebiliriz ‘Cin Aynası’na. Tarz olarak, şekil olarak, biçim olarak birbirini tamamlayan bu iki kitap bize yazarın ruhsal dünyası ve otobiyografisi hakkında birçok fikir ve bilgi veriyor. Fark olarak ‘Peri Gazozu’nda kendi hayatına daha çok değinirken, bu kitapta sinemayla ilgili yazılarına ve düşüncelerine daha geniş yer vermiş yazar.

Kitabın fiziksel bir değerlendirmesiyle başlamak istiyorum. 291 sayfa olan ‘Cin Aynası’  Kesal’in en hacimli kitabı. Bir girizgah ve toplam beş bölümden oluşuyor. ‘Var Git Ölüm’, ‘Prometheus’tan Bugüne’, ‘Analardır Adam Eden Adamı’, ‘Işıkla Karanlık Arasında’ ve ‘Artistlik Yapmayan Artisttir’ ana başlıkları ve bu başlıkların altında kısa kısa anı-deneme türünde hikayeleştirilmiş bölümler bulunuyor. Keskin bir ayrım yapmak pek mümkün olmasa da, ilk üç bölüm daha çok yazarın hayatıyla ve Türkiye’nin siyasi geçmişiyle ilgili yazılardan oluşurken son iki bölüm sinema konusu çevresinde oluşturulmuş yazılardan oluşuyor. Kitabın kapağı, gerek renk tonu gerek resmiyle okuru kendine çeken bir yapıya sahip. İletişim’in son zamanlarda yaptığı en başarılı kapaklardan biri diyebilirim. Arka kapağa seçilen pasajların ise okuru kitaba davet eden bir içerikte olduğunu düşünüyorum. Kitabın başında bu yazıların daha önce Bavul Dergisi’nde, Birgün Pazar ekinde ve Birgün Özel Sayısında yayımlandığı, sadece iki yazının bu kitapta ilk kez okuyucu karşısına çıktığı belirtilmiş. Bu yazılar tek tek de okur üzerinde oldukça tesirli; fakat toplu halde yayımlanması konu bütünlüğü açısından çok isabetli bir karar olmuş ve yazıların farklı dergi ve gazetelerde eriyip gitmesini engellemiş.

Kitabın isminin nereden geldiği birçok kişinin merak ettiği bir durum olabilir. Nurullah Ataç sinema için “…bizim ‘s’ ile mi yazmamız gerekirdi? Kinema demeliydik. Cinema da hoş olurdu: Cinli minli, ne güzel! Giderek belki ‘Cin Aynası’ der çıkardık.” diyor. Yazar buradan hareketle, kitabın hemen hemen yarısını kapsayan sinema yazılarına da atıfta bulunarak bu ismi kitabına veriyor ve ismiyle müsemma bir kitap ortaya çıkıyor.

Millet ve ülke olarak bu topraklarda yıllardan beri birçok acılara tanıklık ettik. Sadece son yıllar değil acılı zamanlar; önceleri ,önceleri çok daha önceleri biz hep acı çekiyorduk ve hala acı çekiyoruz. Ve bu acı çekenler tek bir görüşe veya millete mensup da değildi. Birçok etkilerin ve sebeplerin ortaya çıkardığı olaylar, göçler, çatışmalar, katliamlar bu topraklarda yaşayan vicdanlı insanların hala aklında, hiçbir zaman da aklından çıkmayacak. Bu kitabın oluşmasına sebep olan tek bir sözcük nedir deseler ‘acı’ derdim. Yazarın vicdanına seslenen, duygularını örseleyen ve aklını kanatan acı. Gerek tek tek bireylerin, gerek toplumun geçirdiği çok zor süreçler ve acılar yazarda yazma duygusunu tetiklemiş ve zaman zaman da öfkeye dönerek bu satırları oluşturmuş. Yaşadığı ve tanık olduğu olaylarla birlikte varoluşunun sebebini sorgulayan yazar bunu satırlarına “Sinema, edebiyat ya da tüm yaratıcı sanat dalları, kişinin kendini gerçekleştirmesinden başka bir meseleye hizmet etmez. Her seferinde, cevabını nihayet (!) bulduğumuzu zannettiğimiz varoluşsal sorunlarımızın bitmek bilmeyen arayışlarıdır hepsi de. Ün, şan, şöhret, para, ölümsüzlük, itibar gibi kavramların en baştan ‘çöp’ olduğunu söylememe gerek yok zannederim.” şeklinde yansıtmış. Niye yazdığını ise kısaca “Galeano’dan ilham alırsam, ‘birlikte kurtulmayı ve yeniden buluşabilmeyi ümit ettiğim’ içi yazıyorum.” şeklinde belirtmiş.

Ercan Kesal dertli bir adam. Derdi adaletsiz insanlar, derdi kapitalist sistem, derdi ezilmişler, zulüm, öfke, faşizm vb. Öfkeli, bazen umutsuz ama son demde yine de ümitli. Bu ülkenin insanlarından ümitli, adaletin bir gün toplumda yer edeceğinden ümitli. Ahlakın ve vicdanın herkeste yer edeceğinden ümitli. Ve belli ki insanlar bu değerleri kazanana kadar da yazmaya devam edecek, etmeli. Vicdansızlığın egemen olduğu bir toplumda bu kavramları hatırlatacak birileri şart çünkü.

Bu kitabın türüne ne hikaye denebilir ne deneme. Gerçek, yaşanmış olayların birbiriyle ilintisi göz önüne alınarak oluşturulmuş anı-deneme türü bir kitap desek daha doğru olabilir. Yazar; önce hayatından, çocukluğundan, hekimlik günlerinden ya da üniversite veya sinema günlerinden bir anıyı belleğinden çıkartıp okurun önüne koyuyor. Daha sonra bunu gerek Türkiye siyasi hayatının bir dönemiyle gerek sinema fikirleriyle harmanlıyor ve en sonda da kendi düşünceleriyle yazısını bitiriyor. Kısa kısa deneme ve anılardan oluşan yazılarını kendine önder olarak gördüğü kişilerin fikirleriyle de destekliyor. Kitabı okuyanlar Kesal’in hayatında Metin Erksan’ın ne kadar önemli olduğunu veya Tarkovsky’nin filmlerinin ve düşüncelerinin onu ne kadar etkilediğini anlayabilir.

ercan kesal cin aynası ile ilgili görsel sonucu

Yazar, kitabı oluştururken aklından çok duygularına yer veriyor. Çünkü asıl olanın duyguda olduğunu düşünüyor ve şu cümlelerle de bu durumu belirtiyor: “Aklımızı zorlayan değil, duygularımızı harekete geçiren şeydir asıl olan. Bu da çoğu zaman ‘çok basitmiş gibi gözüken, küçük bir ayrıntı’dır.”

Yazar, ölüm temasının etrafında çok dolanıyor. Kaybettiği ebesinin ölümünden tutun da 12 Eylül cuntacılarının astığı, işkence ettiği masum insanların ölümlerini vicdani bir sorumlulukla okurun aklına kazıyor adeta. Bir zamanlar günlük rutinimizde yer alan faili meçhullere değiniyor, soruyor, sorguluyor. Yaşı büyülterek öldürülenler, dövülerek kemikleri kırılan, vücutlarına elektrik verilenler yazarın ta kalbine işliyor ve oradan yazıyor yazılarını. Hiçbir okurun bu durumlara kayıtsız kalmayacağını düşünüyorum. İsmet Özel diyor ya “şiir, şairin neresinden çıkarsa, okuyucunun da orasına ulaşır” diye, bu kitaptaki yazılar da Kesal’in vicdanından çıkmış, bizim vicdanımıza kazınıyor.

Bizde yanlış bilinen bir durum vardır. Lisede veya üniversitede sayısal ve sözel bölümlerle ilgili bir ayrım yapılır. Sayısal bölümdeki öğrenciler daha çok rakamlarla uğraşır, sözel bölümdeki öğrenciler daha çok kelimelerle uğraşır şeklinde. Kesal, bir doktor olarak bu olguyu yıkacak kitaplar yazıyor. ‘Cin Aynası’ bunların en yetkini belki de. Kesal’in dili kullanma becerisini, söyleyişindeki yalınlığını pek çok yazarda göremedim ben. Dilinin yalınlığı ile ilgili dediği şu sözler “Yazarken senarist tarafından edindiğim deneyimler çok işime yaradı. İyi yazının kısa cümlelerle, samimi ve yalın bir üslupla ve sahici bir dille kurulduğuna inanırım. Ağdalı, süslü ve tumturaklı bir edayla ne anlatabilirsiniz ki? Yazılan her şey aynı zamanda hayat gibi olmalı. Onun gibi ney, yanı başınızda, anlaşılır ve apaçık” sebebini açıklıyor aslında. Yazdığı her şeyi anlaşılmak üstüne kurgulayan bir yazardan başka türlüsü de beklenemezdi. Sait Faik’in deyimiyle belki de yazmasa, anlaşılmasa çıldıracaktı.

Dilinin yalınlığının yanı sıra üslubundaki sadelik ve her yazının mantıksız ögeler barındırmadan –yani açık bırakmadan- yazılmış olması yazarın, okur gözünde saygınlığını arttırıyor. Öyküleyici ve açıklayıcı anlatımı yer yer örnekleyici ve tanık gösterici anlatımla desteklemesi yazının daha sağlam temellere oturtulmasını sağlıyor. Kitabın zamanının, yazarın 9-10 yaşlarından kitabın yazıldığı zamana kadar olan yılları kapsaması bize, Türkiye siyasi ve sosyal tarihi açısından da geniş bir bakış açısı sunuyor.

Birkaç da eleştirimi söyleyip yazımı bitirmek istiyorum. Ercan Kesal kitabında Tarkovsky’den, Aziz Nesin’den, Metin Erksan’dan, Ciguli’den, Kemal Tahir’den, Nazım Hikmet’ten ve adını sayamadığım birçok insandan bahsetmiş, anılarını yazmış. Yılmaz Güney’i yazmış. Hatta kitapta olumsuz olarak da olsa Kenan Evren adı bile geçiyor. ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ filmiyle ilgili de yazdığı şeyler ve verdiği mesajlar var ancak buna rağmen Nuri Bilge Ceylan’ın adının geçmemesi beni oldukça yadırgattı. Kişisel bir anlaşmazlık meselesi mi yoksa başka bir şey mi bilmiyorum ama filmlerinde beraber çalıştığı bir yönetmenin adının geçmemesi, sebebini de bilmediğimiz için kitaba negatif bir etki katmış.

Bir diğer eleştireceğim konu yazarın bazı satırlarda belli bir bakış açısına yönelmiş olması. Ülkemizde maalesef namuslu-namussuz ayrımından çok sağ-sol ayrımı var. Cemil Meriç, İsmet Özel gibi usta yazarlar bunların suni birer terim olduğunu söylese de toplum nezdinde inanılan şeyler bunlar. Ercan Kesal adaletli ve vicdanlı biri. Sağdan veya soldan değil tam insanın kalbinden bakmış birçok olaya ancak bazen tek bakış açısına kaymış olması yazarın objektifliğine gölge düşürmüş. ‘Gezi’den bahsederken ’28 Şubat’ı es geçmesinin sebebinin ne olduğunu anlamak isterdim. Üstelik yazılarında bol bol ve hiç çekinmeden, annesinin namaz kıldığını belirtmesine rağmen.

Bütün artılarıyla ve bazen de eksileriyle bu kitap acının ve öfkenin verdiği vicdani bir refleks kitabı olmuş. İnsanlara ruhsal veya fiziksel olarak çektirilen acıların yazılmasına ve okunmasına çok ihtiyaç var. Kesal bunu yapıyor. Kendi devrimci günleriyle, sinema hayatıyla veya çocukluğuyla harmanlanan bu yazılar bizim vicdanımızın sesi. Ayrıca ‘Ahlak Utanmayı Bilmektir’ başlıklı yazısı ve faşizmi anlattığı bölümler defalarca okunulası yazılar olmuş. ‘Peri Gazozu’ ve ‘Cin Aynası’ndan sonra bir üçüncü devam kitabı gelmelidir diye düşünüyorum.

Mehmet Akif Öztürk

İZDİHAM

İzdiham'ın 46. Sayısı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

 ‘İzdiham, zor zamanlar geçirdiğimiz bu süreçte umutlu bir kapakla karşınıza geliyor. Birçok güzel kalemin bir araya geldiği 46. sayımızda birbirinden ilginç konular, fark etmediğimiz alanlarda kalem oynatan yazarlarımız size kıymetli vakitler geçirecek bir sayı hazırladılar.

Sorun Varsa Umut da Vardır.

Yorumlar!

Bir Cevap Yazın