Mahmut Dilmaç, Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabına dair notlar

Kör Baykuş Sadık Hidayet’in 1936’da Bombay’da yayımladığı başyapıtı, kendi deyişiyle “özenle hesaplanmış, net, bilinçli etkilerle dolu” ve “her sayfası bir partisyon gibi düzenlenmiş”. Romanın ilk baskısı Hindistan’da yapılmış ve İran’da satışı yasaklanmıştır. Yazarın kitapları birçok dile çevrilmiş ve çeşitli yazar ve edebiyatları etkilemiştir. Kör baykuş, Behçet Necatigil’in çevirisiyle Varlık Yayınları’ndan çıkmıştır.

Romanda  gerçek ve hayalin iç içe geçtiği romanda sürrealizm akımının etkisini görebilirsiniz. Başkarakterimiz kendini gölgesine tanıtma ihtiyacıyla anlatmaya başlar. Kendini toplumdan soyutlamış bir adamdır. Kitap genel olarak karakterin bunalımları ve acılarıyla dolu. Ama bunlar sizi sıkmıyor bunun nedeni de kitabın kısa olmasına rağmen dolu bir anlatışı olmasıdır. Kitabın asıl şaşırtıcı kısmı kitaptaki ihtiyar da hurdacı da arabacı da aslında kendisidir.

Daha ilk cümlesinde itibaren cümle altlarını karaladığım kitapların başına tereddüt etmeksizin Kör Baykuş yerleştirebilirim. “Yaralar vardır hayatta ,  ruhu cüzam gibi yavaş yavaş  ve yalnızlıktan yiyen, kemiren yaralar”. Kitabın bu ilk cümlesi beni baya derinden vurdu. Dertlendim ve çara bulmak için yola çıktım. Ve şöyle der Sadık Hidayet: “Çünkü  henüz çaresi de, devası da yok dertlerin. Tek ilaç şarap yardımıyla unutmaktır; afyonun ve uyuşturucu  maddelerin sağladığı sahte uykudur. Ama ne yazık ki bu tür devaların da etkileri geçicidir,  acıyı kesecekleri yerde çok geçmeden daha da  şiddetlendirir.”

Kitabın bir diğer ilginç yanı ise yazarın kendisini gölgesine tanıtmak için yazar. Bunu da şu cümlelerle destekler: “ Ve şimdi yazmaya karar vermişsem , bunun tek nedeni ,kendimi gölgeme tanıtmak isteğidir”.  Bir diğer cümlesi ise: Fakat ben gölgem için yazıyorum, gaz lambasının duvara yansıttığı gölgem için. 

Kitapta beğendiğim beynimde deprem yaratan diğer cümleler bunlardır;

“Ruhumda adamotunun yarattığı aşk hararetini yaratmıştı.”

“Elimde şişe , tabureden yere atladım , bilmiyordum ne için titriyordum, korkunç ve keyifli bir ürpertiydi bu. Hem tatlı , hem korkulu bir rüyadan apar-topar uyanmıştım sanki.”

“ Hiçbir zaman el sürmek değildi istediğim; gövdemin görünmez ışıklarının ona değmesi bana yetiyordu.”

“Bütün hayatımı bir avuç salkım gibi avucumda sıkmak istiyorum, suyunu, hayır,  şarabını  damla damla, gövdemin boğazına akıtmak istiyorum, kutsal su gibi.”

“Ne malım var kadıya yedirecek, ne dinim var şeytana verecek.”

“ Hatta şimdi şunları yazarken gene o duygularlayım, o yaşantılar şu âna bağlı, geçmişin malı değil.”

“ Gönlüm başka yerde oluyordu, aklım başka yerde ve ayıklıyordum kendimi.  Dağılan , çözülen bir kitleydim ben.”

“Duymuştum: insan , gölgesini duvarda başsız görürse , hemen o yıl ölürmüş.”

“İçimde müphem bir arzu: Bir deprem olsa da, bir yıldırım düşse de , sakin pırıl pırıl dünyaya yeniden doğsam!”

“Ardımdan ‘Allah rahmet eylesin, rahata erdi!’ dedirtmemek için , kahpeyi de beraber götürecektim.”

“Kim bilir ölümden sonra ne hissedeceğini?”

“Bana göre değildi bu dünya; bir avuç yüzsüz, dilenci, bilgiç, kabadayı, vicdansız, açıkgözlü içindi; onlar için kurulmuştu bu dünya.”

“Çocukluğumu yaşamak istiyordum, ama gelince anladım: her şey çetin ve acı verici, hep o günlerdeki gibi.”

“Hayat, soğuk kayıtsız, herkesin maskelerini çeker alır zamanla; maskeleri de hani çoktur herkesin. Fakat bazıları hep aynı maskeyi kullanır, ister istemez kirlenir, yıpranır bu maske.”

“Tavan alçalacağına daha da yükselmişti. Gövdeme dar geliyordu giysilerim.”

“Bir tanrı olmuştum, tanrıdan da büyüktüm, çünkü içimde sonsuz, ededî bir ırmağın aktığını hissediyordum.”

“Bazen odam yanıyordu, organlarımdan en ufak bir hareket beklenemezdi. Bir ağırlık, göğsümü eziyordu: Siyah lâgar beygirlerin yanlarına asıp kasaba götürdükleri koyun ölüleri gibi ağır bir ağırlık.”

Mahmut Dilmaç

İZDİHAM

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Yorumlar!

Bir Cevap Yazın