Mahmut Dilmaç, Christy Brown’ın Sol Ayağım Kitabından Hazırladı

Christy Brown 1932’de doğdu. Dublinli bir duvarcının 23 çocuğundan biriydi. Beyin felci kurbanı olduğu için konuşmasını ve hareketlerini kontrol edemiyordu; sol ayağı hariç. Bu onun resim yapmasını ve otobiyografisini yazmasını sağladı. Christy Brown 1981’de öldü.

Christy Brown Sol Ayağım kitabında aslında kendi hikâyesini anlatmaktadır. İrlandalı edebiyatçının önemli isimlerinden biridir. Beyin felci geçirerek dünyaya merhaba demiştir. Yazarın sol ayak parmaklarıyla yazmayı, resim yapmayı, daktilo kullanmayı öğrenmek için çocukluğunda gösterdiği mücadeleyi anlatmaktadır. Chrısty yirmi üç kardeşli ailenin bir çocuğudur. Chrısty dört aylıktan sonra farklı gelişmeler göstermiştir. Boynu hep arkaya düşüyor, bilekleri geriye kayıyordu. Bu sorunları ailesi kendileri çözmeye çalıştılar. Ama başarılı olamadılar. Chrısty bir yaşına geldiğinde doktora gittiler. Doktorlar çocuğun beyinsel özürlü olduğunu söylediler. Annesi çocuğunun özürlü olduğunu kabul etmek istemiyordu. Beş yaşına kadar Chrısty hep böyle yaşadı. Tepki veremiyor, konuşamıyor, yürüyemiyordu. Chrısty bir akşam herkes evde otururken ders yapan kardeşi Mona’nın elinden sol ayağıyla tebeşiri aldı ve tahtayı karalamaya başladı. Ailesi ve kendisi de bu harekete şaşırmıştı. Annesi Chrısty’le ilgileniyor ve ona alfabe öğretiyordu. Bir gün eve grip olan kardeşi Mona’yı tedaviye mahalle doktoru gelmişti. Chrısty’ni yazı yazarken görmüş ve oldukça şaşırmıştı. Sol ayağı Chrısty’nin her şeyiydi. Her ihtiyacını onunla karşılıyordu. Chrısty’nin bir arabası vardı. Bununla kardeşleriyle beraber dışarı çıkabiliyordu. Bir gün arabası kırıldı ve Chrısty sürekli evde oturmaya başlamıştı. Chrısty artık sürekli düşünüyor ve kendi halinden nefret ediyordu; dış görüntüsünden ve insanların ona bakışlarından. Chrısty on iki yaşına geldiğinde annesi bir daha doğum yaptı ve onun için hastanedeydi. Chrısty’e bakmak için eve bir kız geliyordu. Chrısty kıza âşık oldu. Kız Chrısty’ni sakinleştiriyor ve çevresiyle ilişkisini kolaylaştırıyordu. Ayrıca resim yapma hobisini kazandırmıştı. Fakat Chrısty on beş yaşına girdiğinde aynı mahallede oturan Jenny’e âşık oldu. Fakat Jenny, Chrısty’le ilgilenmiyordu. Chrısty bunun görüntüsünden dolayı olduğunu biliyordu.

Chrısty her geçen gün daha da içine kapandı. Kardeşleri evleniyor ve çocukları oluyordu. O ailesinden uzaklaştığını hissediyordu. On yedi yaşındaydı ve artık sürekli resim yapmaktan sıkılmıştı. O yüzden küçük hikâyeler yazıyordu. Bir gün ailesi Chrısty’ni zar zor bulduğu beş pound  parayla seyahate gönderdi. Bu seyahatte Chrısty gibi engelli çocuklar vardı. Chrısty burada kendisi gibi insanlarla vakit geçirdi. Kiliselere gidip iyileşmesi için dualar etti. Chrısty burada kendisine güven duymaya başladı. Bir haftalık seyahatten sonra eve geldiğinde yine eski Chrıstyndi. Kendi halini düşünüyordu. Yine böyle bir gündü eve bir adam geldi. Bu küçükken Chrısty’ni hayır için çekilen bir filmde abisinin sırtında görmüştü uzun arayıştan sonra Chrısty’e ulaşır ve yardım edebileceğini fakat tedaviye cevap verebileceğini anlamak için onu Londraya göndermek istemişti. Chrısty ve ailesi bu beklenmedik olay karşısında oldukça sevinmiş ve Chrısty düzelebileceğini öğrenince kendisine özgüveni gelmişti. Ama önce Londraya gidildi. Chrısty’nin tedaviye yanıt verebileceği anlaşıldı. Chrısty geri döndü ve fizik tedavisine başladı. Artık her gün kliniğe tedaviye gidiyordu. Chrısty’nin homurdanmaları bir süre sonra konuşmaya çevrildi. Artık konuşabiliyordu. Chrısty kendi hayat hikâyesini yazmaya başlamıştı. Kitabı yazarken doktorundan yardım alıyordu. Çünkü o da oyunlar yazıyordu. Doktoru Chrısty’nin daha iyi bir şekilde yazabilmesi için bir hoca tutmuştu. Chrısty kitabının yarısını bitirmişti. Doktoru beyinsel engelli semineri olacağını ve Chrısty’nin kitabını burada okumasını istedi. Chrısty’de kabul etti. Chrısty seminerde yazdıklarını okudu. O gecede bütün salon ve ailesi onunla gurur duyar.

Sol ayağım ile ilgili görsel sonucu

Evet, başarmak böyle bir şeydir. İnsan hep umut etmeli ve hiç yığmamalı, yıkılmamalıdır. Biliyoruz ki burası gelip geçici ve biliyoruz ki burası gidenlerin ülkesi, ondan dolayı her yazarda, şairden yaşadığımız uzun ve kısa anılardan ibret almalıyız. Çünkü hayat nefes aldığımız kadardır. Açıkçası bu kitabı okurken yaşama ve yaşamanın insan tarihi olduğunu, engelli olsak dahi bizim yazdıklarımızın ve arda bıraktıklarımızın engelli olmadığını, hiçbir zaman olmayacağını kanısına vardım. Biz ancak yaşayarak yazar, yazarak yaşarız.

Kitapta beni uyandıran cümleler şöyle;

“Ayak parmaklarımın arasında tuttuğum bir parça kırık tebeşirle yere çizdiğim o harf benim için yeni bir dünyaya giden yol, zihinsel özürlüğümün anahtarıydı. Çarpık bir ağızla bir şeyler ifade etmek için can atan gergin ben için rahatlama kaynağıydı.”(s. 17)

“Annem ayağıma çorap ya da ayakkabı giydirdiğinde, normal bir insan ellerini arkasına bağladığında nasıl hissederse aynı şeyi hissediyordum.”(s.21)

“Sol ayağım, içinde bulunduğum hapishane kapısının tek anahtarıydı.”(s.21)

“Tony, bana dünyadaki her şeyi Tanrı’nın inşa ettiğini söylediğinde, ona pis bir yalancı olduğunu söyledim, çünkü babam, evleri sadece duvar ustalarını yapabileceğini söylemişti ve Tanrı’nın duvar ustası olmadığını biliyordum.”(s.33)

“O gün arka bahçede bir çocuk bana acıma bakışı fırlattığında, geleceğimin umutsuzluğunu ve belirsizliğini görmüştüm.”(s.81)

“Hayatım, yüzüm duvara doğru dönük oturduğum, dışarıdaki kocaman dünyanın sesleri ve hareketlerini duyduğum, ancak kımıldayamadığım ve kardeşimle diğer insanlar gibi dışına çıkıp kendi yerimi bulamadığım sıkıcı bir köşeye benziyordu.”(s.82-83)

Annesine olan bağlılığını şöyle ifade eder;”O benim için bir anneden daha fazlaydı; savaştaki silah arkadaşımdı.”(s.84)

“Duvar örme işinden nefret ediyordum, çünkü tuğla öremiyordum.”(s.87)

“Diğer insanların elleriyle yaptıklarını sol ayağımla yapmam onlara harika geliyordu.”(s.88)

“Not defterim çoğunlukla mezara dönüşüyordu.”(s.90)

“Gelecek önümde bir kara delik gibi bekliyordu. Kapana kısılmış, zincire vurulmuş gibiydim.”(s.94)

“ ‘Neyim ben?’ diye sordum kendime orda otururken. Tanrı’nın şakalarından biri sadece!”(s.94)

“Acı çeken bu insanları gördükçe, zihnimde yeni bir ışık yandı. Dehşete kapıldım; dünyada bu kadar acı çeken insan olduğunu bilmiyordum. Kendini küçük kabuğuna hapsetmiş bir salyangoz gibi, dışarıda kalabalık dünyayı yeni yeni görüyordum. Beni asıl şaşırtan şey, çoğunun durumunun benimkinden kötü olmasıydı.”(s.100)

“Yazmak, resim çizmek kadar zor sanattı, birinin bunu başarması için pratik yapması ve kendine ait bir tarz geliştirmesi gerekiyordu.”(s.157)

 

 

 

 

Mahmut Dilmaç

İZDİHAM

 

 

 

 

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın