İbn Haldun’un Devlet Görüşü (Yönetimler Döngüsü)

Birinci Bölüm

İBN HALDUN’DA TOPLUM ANALİZİ

I. TOPLUM KAVRAMI

A. TOPLUMLARIN DOĞUŞU

İbn Haldun insanların toplumsal birer varlık olduklarını belirterek, yaşamlarını sürdürebilmeleri için birbirleriyle yardımlaşmak, tehlikelere karşı birbirlerini korumak, kısaca sosyo-ekonomik sorunlarını çözebilmek için bir araya gelmelerinin bir zorunluluk olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre, insan doğa karşısında yalnızdır. Sırf bu yalnızlığını gidermek için bile olsa insan, insana ihtiyaç duyar. Kendisine durmadan bir hemcins arar. Çünkü insan, diğer varlıklardan çok farklı bir şekilde yaratılmıştır. Kaldı ki, insanın fizyolojik ihtiyaçları onu bir topluluk oluşturmaya itmektedir. Ayrıca doğanın acımasızlığı da insanı insana bağlanmayı zorunlu kılar. Bütün insanlardan başka, insanın insana karşı olan bir düşmanlığı vardır. İnsan yalnız başına bu sorunları çözse bile, hiçbir zaman bu düşmanlık sorununu çözemeyecek, bunun için de insan daima kendisine bir dost arayacaktır. (5) Tüm bu açıklamalardan şu sonucu çıkartmak mümkündür: Toplumlar, insanların ekonomik ihtiyaçlarını karşılama ve doğal tehlikelere karşı koyma hususunda yardımlaşmalarından doğar.

B. TOPLUMLARIN ÇEŞİTLERİ

1. Göçebe toplumlar:

İbn Haldun’a göre hiçbir toplum doğuştan yerleşik (medeni) olamaz. Her toplum ilk doğduğunda göçebedir. Bu, sosyal ve doğal şartların bir gereğidir. Göçebelik hayatı toplumun yapısına göre uzun veya kısa olabilir. Fakat bu devreyi geçirmeyen hiç bir toplum medeniyeti oluşturamaz.
Göçebe toplumlar kendi aralarında ikiye ayrılır: Bir kısmı ziraat ve bahçecilik yaparak çiftçilikle uğraşırlar, diğer kısmı ise koyun, keçi, sığır, arı ve ipekböceği gibi hayvanlara ve canlılara bakma işini meslek edinmişlerdir. Birinci grup toplum geçimlerini toprak ve ağaçlardan sağladığından çok uzak yerlere gidemezler, belirli bir çevre içerisinde dönüp dolaşırlar. İkinci grup toplum ise her yere gidebilirler. Özellikle çöllere, dönüşü olmayan yerlere kadar uzanabilerler. Hayvan beslemeleri, onları tam bir göçebe hayatı yaşamaya yöneltmiştir. (6)

a) Göçebe Toplumların Sosyolojik Yapıları:

Göçebe toplumlarını oluşturan bireyler birbirlerine çok bağlıdırlar. İbn Haldun bu durumu “asabiyet” kavramı ile açıklıyor. Ona göre asabiyet geliştikçe bireylerin birbirine olan bağlılıkları da artır. Bu bağlılık göçebe toplumların yaşam tarzlarından kaynaklanmaktadır. Bağımsız yaşayan göçebe bir kabile, dıştan tehlikelere karşı kendisini korumak ve doğal ihtiyaçlarını karşılamak için kuvvetli bir dayanışma içerisinde olmalıdır. Böyle bir kabile kendi mensuplarına, dışa karşı uyanık olmayı, kendi aralarında ise dayanışma içinde olmayı telkin eder. Bu şartlar içerisinde göçebe insanı, dışa karşı haşin ve mücadeleci, içe karşı ise merhametli ve yardımsever insandır.
Göçebe toplum ihtiyacı kadar üretir. Konut barınmayı, gıda yaşamayı, giyecek örtünmeyi sağlayacak kadardır. İhtiyaç maddelerinde çeşitlilik ve lüks yoktur. Göçebe insan rahatlığa ve bolluğa alışmadığı için kanaatkardır. Kabilenin çıkarını kendi çıkarlarından üstün tutar, egoist değildir, diğerlerini düşünür ve yüreklidir. (7)

b) Göçebe Toplumların Hukuki Yapıları

Göçebe toplumların kendilerine özgü hukuki yapıları vardır. Bu hukuki yapının temelini “asabiyet” kavramı oluşturmaktadır. Kişileri birbirlerine bağlayan, onları birbirleriyle kaynaştıran asabiyet, bir takım kurallar da ortaya koyar. Asabiyet geliştikçe bu kurallar daha da belirginleşir. (8)
Asabiyet doğarken bir kabile büyüğünü ortaya çıkarır. Bazen bu kabile büyükleri birkaç kişi de olabilir. Toplum ilk dönemlerinde kabile büyüklerinin buyruklarına göre yönetilir. Kabile büyüklerinin buyrukları, toplumun geçmiş yıllarından getirdiği değer yargıları, örf ve adetler hukuki yapının temellerini oluşturur. Göçebe toplumun hukuki yapısının gelişimi bu yöndedir. (9)

2. Yerleşik (Medeni, Hadari) Toplum:

İbn Haldun her göçebe toplumun zamanla gelişme göstererek toprağa yerleşeceğini, bunun nedeninin ise göçebe toplumların güç ve servet kazandıkça yerleşik bir hayat sürme isteklerinin artması olduğunu ileri sürmüştür. Böylece göçebe toplumlar yavaş yavaş kasaba ve şehirlere yerleşirler. Bunun sonucu olarak devlet aşaması ortaya çıkar. Devlet aşamasında otorite, insanları dış tehlikelere karşı koruduğundan, insanlar askerlikten ve güvensizlik ortamının doğurduğu yaşam tarzından vazgeçerek, sanat, edebiyat, mimarlık gibi kültürel konularla ilgilenmeye başlarlar. Böylece yerleşik hayatta insanlar kendi zevk ve rahatlarını düşünerek egoist olurlar ve cesaretlerini kaybederler. Ayrıca otoritenin her alanda kendini hissettirmesi insanların bağımsızlık duygularını da yok eder.(10)
Yerleşik toplumların hukuki yapıları göçebe toplumlardan farklıdır. Her şeyden önce yerleşik toplumlarda asabiyet bağı zayıflamış, onun yerini “din bağı” ve “hükümdara sadakat bağı” almıştır. Dolayısıyla bu toplumlardaki hukuki yapı dini kurallar ve hükümdarın koymuş olduğu kurallardan meydana gelir.(11)

İbn Haldun’un toplum kuramı incelendiğinde onun “tarihsel determinizm” anlayışıyla hareket ettiği görülür. Tarihi seyir içerisindeki tüm toplumların “bedevi” yaşamdan “medeni” yaşam biçimine geçiş yaptıklarını, bunun kaçınılmaz genel bir kural olduğunu söylemekle determinist anlayışını ortaya koymuştur.

İbn Haldunun, göçebe toplum-yerleşik toplum ayrımı üzerinde dururken, zamanın Arap, Norman, Berberi, Moğol, Kürt ve Türk topluluklarının yaşam biçimlerini değerlendirip yorumlanmasındaki doğruluk payı yüksektir. Ancak bu konudaki görüşlerini genelleştirip, tarih boyunca ortaya çıkan tüm toplumların söz konusu aşamalardan geçmiş olduğunu söylemesi bir varsayımdan öteye gitmemektedir.

II. ASABİYET KAVRAMI

A. ASABİYETİN TANIMI

İbn haldun’un üzerinde en çok durduğu ve devlet görüşünün temelini oluşturan kavram asabiyettir. bu kavram ibn haldun’a özgü olup, başka bir düşünürde bu kavrama rastlanmamaktadır. ibn haldun asabiyet kavramını değişik şekillerde tanımlamıştır. bunlardan sadece bir kaçını vermekle yetineceğiz.

“Bir aşiretten veya bir aileden gelmek veya bir babanın çocukları olarak kardeş olmak özel bir asabiyet meydana getirir.”(12) “Asabiyet, sadece nesep birliğinden veya o manadaki diğer bir şeyden hasıl olur.”(13) “Neseplerdeki semere ve fayda, yardımlaşmaya ve gayrete gelerek imdada koşmaya vesile olan asabiyetten ibarettir.”(14)
Bu konuda araştırma yapmış olan bazı yazarlar İbn Haldun’un asabiyet kavramından neyi kasdettiğini şu şekilde açıklamışlardır: “.. el-asabiyye savunma ile uzun eksersizle, eğitimle, hayat ve ölümün başka hal şartlarıyla kazanılır.”(15) “Toplumsal örgütlenmenin çap ve yoğunluğunu belirleyen değişken grup duygusu, grup dayanışması (asabiye) dir.”(16) “Nesep bağlarının kuvvetli olduğu yerlerde nesep asabiyeti, başka yerlerde dini, hissi, mefkürevi olan sebep asabiyeti rol oynar.” (17)”Asabiyet, bir çeşit sosyal bilinçten başka bir şey değildir.”(18) “Asabiyet; tüm yönlerini içerir bir şekilde şöyle tanımlamak mümkündür: Aynı nesepten gelen kimseler arasındaki yardımlaşma, dayanışma ve tehlikelere karşı kendini korumak için biyolojik bağlardan doğan, daha sonraları inanç birliğine dönüşerek devletin kurulmasında yol oynayan soyut bir kavramdır.”(19)

B. ASABİYET VE DEVLET

İbn Haldun, toplumların devlet haline gelebilmelerini asabiyetle mümkün görmektedir. Hiç bir toplum asabiyetini oluşturmadan devlet kuramaz, hatta yaşamını bile sürdüremez. Asabiyeti oluşmayan toplumlar en ufak bir zorlama karşısında dağılmaya mahkumdurlar. Asabiyet devlet kurulduktan sonra da önemini yitirmez. Devletin sürekliliği de asabiyete bağlıdır. Asabiyetsiz hiçbir devlet kurulmaz. Devletin kurulabilmesi için maddi ve manevi güç gerekir. Bu ise asabiyetin kendisidir.(20)
Tüm bu açıklamalardan, asabiyetin amacının devlet kurmak olduğu anlaşılmaktadır. Ancak devlet kurulduktan sonra asabiyet eski canlılığını ve dinamizmini yavaş yavaş kaybeder. İbn Haldun, devletin kurulmasından sonra asabiyetin er geç bozulmaya yüz tutacağını ve hiçbir kuvvetin buna engel olamayacağını iler sürmektedir.(21)

C. ASABİYETİN ÇEŞİTLERİ

1. Nesep Asabiyeti:

Aynı kökten gelen bireyler arasındaki organik bağlılıktır. Bu asabiyet şekli genellikle bozkırlarda yaşayan göçebe toplumlarda görülür. İnsanlarda akrabalık bağı doğuştan vardır. Bu bağ nedeniyle insanlar gayrete gelerek zarara uğrayan ve bir tehlike ile karşılaşan akrabasına yardıma koşar.(22) Göçebe kabilelerin büyümesi halinde, kabilenin ayakta durmasını nesep asabiyeti sağlayamaz. Zira artık kabile büyümüştür ve kabiledeki tüm bireyle aynı soydan gelmemiştir. Bu durumda asabiyetin gücünü koruyabilmesi için nesep asabiyetine dönüşmesi gerekir.

2. Sebep Asabiyeti:

Fındıkoğlu bu asabiyet şeklini şu şekilde açıklamaktadır: “Muhtelif vesile ve suretlerde kandaş çevreye girmiş uzuvların arz ettiği asabiyet”tir.(23) Bu asabiyet şekli göçebe kabilenin yerleşik hayata geçmesiyle oluşur. Yerleşik hayata geçildikten sonra, biyolojik kan bağından doğan nesep asabiyeti ortadan kalkmağa başlar. Onun yerini ideolojiden kaynaklanan asabiyet alır. Yerleşik hayatta bireyleri soy birliği üzerinde tutmak ve yönlendirmek mümkün olmaz. Zira böyle bir toplumda nesepler karışmış durumdadır. Bunun için yerleşik toplumda bu fonksiyonu “din” görür. Bireyler din siyasetinde birbirlerini severler, sayarlar ve böylece toplumsal düzen sağlanmış olur.(24)
İbn Haldun’un asabiyet kuramı onun genel felsefesinde önemli bir yere sahiptir. Özellikle toplumsal ve siyasal görüşlerinin temelini “asabiyet kuramı” oluşturmaktadır. İbn Haldun’a göre, devletlerin ortaya çıkışını ve yıkılışını da içeren toplumsal değişmeleri meydana getiren etkenler, her toplumun kendine özgü iç dinamikleridir. Bu dinamikler “asabiyet” (nesep asabiyeti) ve “din” (sebep asabiyeti)’dir. Birbirleriyle sürekli savaş halinde olan göçebe toplumlarda sık rastlanan birinci özellik bir tür sosyal dayanışmadır. Saldırı ve tahrip duygularını hemen harekete geçirebilen bir bağlılık unsurudur. Din ise genellikle yerleşik (medeni) toplumlarda gelişen ruhani kardeşlik duygusundan ve “asabiyet”e göre daha sağlam ve kalıcı bir güçtür. İbn Haldun’un özlemlediği toplumsal yapı, asabiyet ile dinin birlikte varolduğu bir toplumsal yapıdır. Bunun için asabiye’nin güçlü olduğu Arap toplumunun İslam dinini kabul etmesiyle oluşturduğu toplumsal yapıyı ideal olarak kabul etmiştir.

İkinci Bölüm

İBN HALDUN’UN DEVLET GÖRÜŞÜ

1. GENEL OLARAK DEVLET

A. DEVLETİN İÇERİĞİ, ÇEŞİTLERİ VE ORTAYA ÇIKIŞI :

1. Devletin İçeriği ve Çeşitleri:

İbn Haldun’a göre devletin hakikatı, aslı ve içeriği, “insanlar için zaruri bir sosyal kurum” oluşudur. Devletin temel unsuru ise “güç”, “kuvvet” ve “otorite” de ifadesini bulan “egemenliktir.” Bu unsur, insanın doğasında var olan “gadap” ve “hayvaniyet” (animality)in birer yansıma biçimidir. Buna göre, insanın insanı yönetmesinin ve onun üzerine egemenlik kurmasının psikolojik nedeni gadap, savunma ve galip gelme gibi insan doğasındaki hayvani duygulardır.(25)

İbn Haldun, devlet kuran güç’ün “asabiyet” olduğunu, ancak her asabiyetin bir devlet kuramayacağını, gerçek anlamda devletin (mülk-i tam, mülk-i hakiki) yanlızca, halkı egemenliği altına alan, vergi toplayan, elçiler gönderen, sınırları koruyan ve gücünün üstünde bir güç bulunmayan asabiyete mahsus olduğunu söylemiştir.(26) Ona göre, böyle bir egemenliğe sahip asabiyetin kurduğu devlet tam bağımsız devlettir. Egemenliğe ait yukarıda sayılan bir kısım fonksiyonları yerine getirmeyen devlet ise yarı bağımsız bir devlettir(mülk-ı nakıs) (27).

İbn Haldun ayrıca yönetim biçimleri açısından da bir sınıflandırma yapmıştır. Bunu yaparken yönetim biçimindeki “öz”ün uygulamadaki yasalarla olan bağlantısını belirlemiştir. Çünkü ona göre yasanın türü, yönetim örgüsünün yapısına açıklık getirebilmektedir. Yasaların, her sosyal düzenin özü ve temeli oluşu İbn Haldun’u bu noktaya getirmiştir. İbn Haldun yasaların üç tür altında toplanabileceğini belirlemiş, bundan hareketle yönetim biçimlerini de üçe ayırmıştır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

Mülk-i Tabii: Doğal yönetim (Naturel Royal Outhority). Bu yönetim biçimi zor, güç, baskı ve kişisel arzulara dayanan keyfi bir yönetimdir.(28) Burada “doğal”lıkla vurgulanan, bireyin yapısındaki eğilim, karakter ve diğer doğal isteklerdir. Kendini sevmek, üstünlük veya egemen olma isteği ve bencillik gibi bireysel tutumlara dayalı bir yönetim biçimidir. İbn Haldun’a göre bu tür yönetim tamamen kötüdür.

İbn Haldun’un sözünü ettiği bu yönetim biçimi, günümüzde diktatörlük olarak adlandırdığımız otokratik ve anayasal olamayan yöntemlerdir.

Mülk-i Siyasi: Siyasal Yönetim (Political Royal Outhority). Maddi yararların elde edilmesi ve zararların giderilmesi doğrultusunda aklın buyruklarınca gerçekleştirilen bir yönetim biçimidir. Laik (secular) bir yönetimdir. İbn Haldun’a göre bu tür yönetim eğer dine saygılı olursa iyi, dine saygılı olmazsa kötü bir yönetim halini alır. (29)
Bu yönetim biçimi günümüzün anayasal yapıya sahip demokrasileriyle özdeştir. Bu yönetim biçimlerinde yalnızca maddi planda da olsa- adalet, eşitliğin sağlanması, toplumsal yararın gerçekleştirilmesi amaç edinilmektedir. Toplumsal iradenin belirlediği bir yönetim yürürlüktedir. Bunun için yönetim işleri yerli yerindedir. Bu da toplumun ilerlemesi soncunu doğurabilmekte, yönetimde düzenliliği gerçekleştirebilmektedir. Bütün bunlara karşın bu yönetim biçimi de maddecidir. Yalnızca maddi çıkarlar gözetilmekte, manevi çıkarlar dikkate alınmamaktadır.
Hilafet: İnsanların maddi ve manevi çıkarlarının yönetilmesidir. Hilafet, dinin korunması ve dünyanın dini kurallara göre yönetilmesi için şeriat sahibi olan peygamberlere vekalet etmektir. (30) İbn Haldun burada “mülk” kelimesini kullanmaz. Çünkü hükümdarlık anlamına gelen “mülk” kelimesinde krallık ve saltanat anlamı vardır. İbn Haldun’a göre hilafet, her iki yönetim biçiminin karşısında halkın hem maddi, hem de manevi çıkarlarını koruyup geliştiren yönetim biçimidir.

2.Devletin Ortaya Çıkışı:

İbn Haldun devletin, göçebe toplum yapısından yerleşik toplum yapısına geçiş ile ortaya çıktığını savunmaktadır. Ona göre göçebe toplumlarda devlet yoktur. Oysa yerleşik toplumlarda siyasal örgütler kurulmuş ve devlet aşamasına gelinmiştir. Göçebe toplumların devleti meydana getirmelerinde, ihtiyaçların karşılanması, dıştan gelen tehlikelere karşı korumak ve bunlara benzer doğal zorunluluklar etken olmuştur. (31)

B. DEVLETİN GEREKLİLİĞİ

İbn Haldun devletin gerekliliğini iki nedenle açıklamaktadır. Bunlar:
Devlet, insan için doğal bir zorunluluktur. Devletin kurulması sosyal hayatın bir gereğidir. İnsan, yaşamak ve varlığını devam ettirebilmek için, yani ihtiyaçlarını karşılamak için bir araya gelmek ve hemcinsleriyle yardımlaşmak zorundadır. Bu zorunluluğun karşılanması ancak devletin varlığı ile mümkündür (32).
İnsanlar, bir araya gelmeleri ve dayanışma içine girmelerinden sonra birbirinin saldırganlığından korunmak için yasakçıya (devlete) muhtaçtırlar. İnsanların birbirine yönelttikleri saldırıları engelleyen bir güç olmadan güvenlik içinde yaşamaları imkânsızdır. Devlet olmadığı taktirde onları bu saldırılardan kimse koruyamaz. Dolayısıyla devletin varlığı zorunludur (33).

C. DEVLETİN GÖREVLERİ

İbn Haldunun, devletin görevlerini son derece geniş tuttuğu, “sosyal devlet” anlayışına uygun bir şekilde her alanı devletin faaliyet, gözetim ve denetimi altına aldığı görülmektedir. Bu devlet, tüm korunmaya muhtaç kesimlerin koruyucusu, kendini tüm halkın refah ve mutluluğunu sağlamakla görevli sayan devlettir. Bu yaklaşım içerisinde İbn Haldun sağlık ihtiyaçlarını karşılamak, ülkeyi imar etmek, din işlerini düzenlemek, eğitim hizmetini sunmak, halkı kötülüklerden alıkoyup iyiliğe yöneltmek, yiyecek ve içecek maddelerinin temiz ve sağlığa uygun olup olmadıklarını denetlemek, ticari faaliyetleri denetlemek ve bunlara benzer diğer hususları yerine getirmeyi devletin görevleri arasında saymıştır (34).

II. DEVLETE İLİŞKİN KURAMLAR

A.TOPLUM SÖZLEŞMESİ KURAMI

İbn Haldun, insanın toplumsal bir varlık olduğundan ve bu özelliği dolayısıyla toplum içinde yaşama zorunluluğundan bahsetmiştir. Karşılaştığı ihtiyaçları yalnız başına giderebilmekten, varlığını kendi gücü ile devam ettirebilmekten uzak olan insan için toplum hayatı bir zorunluluktur (35). Bu hususu İbn Haldun şu şekilde ifade etmektedir: “İnsanların bir arada toplanmaları sırf geçinmelerini sağlamak ve nefislerini korumak içindir.” (36). Demek ki toplumları oluşturan bireyler yardımlaşmak, dayanışmak ve birbirlerini korumak için kendi aralarında bir “sözleşme” yapmışlar. Bu sözleşmeden sonra bireyle kendilerini bir takım örfi kurallara bağlamışlar. Bu noktaya gelen toplum asabiyeti sayesinde devletin temelini atmışlardır.

İbn Haldun, islam tarihinin devlet anlayışının temelini oluşturan “Biat” kavramı üzerinde önemle durmuştur. O’na göre bu kavram toplum sözleşmesi kuramının temelini oluşturur. Biat, itaat etmeye söz vermekten ibarettir. Bir Emir’e biat eden kimse kendi ve bütün müslümanların işlerini ve idaresini ona teslim edip, bu gibi hususlarda onunla çekişmeyeceğine ve her türlü emirlerine itaat edeceğine söz vermiş olmaktadır (37). Bu durum bir çeşit toplum sözleşmesidir.

B.ORGANİZMACI DEVLET KURAMI

İbn Haldun, yaşadığı devrin siyasal istikrarsızlığının etkisi altında kalarak yaşadığı devirde doğan, büyüyen ve gelişen devletlerin bir süre sonra varlıklarını kaybettiklerini ve yerlerine yenilerinin kurulduklarını gözlemleyerek, bu gözleminden insan organizması ile devlet arasında bir benzerliğin var olduğunu ortaya koymuştur. İbn Haldun’un insan organizması ile devlet arasında bu benzerlik kendisini, insan organizmasında olduğu gibi devlette de hiçbir gücün yıkılmayı önleyemeyeceği sonucuna götürmüştür. Her toplumun olduğu gibi, toplum hayatının siyasal biçimini ifade eden devlet de canlı varlıkların bağlı bulundukları bir kanuna tabidir. Yani devlet de canlı varlıklar gibi doğar, gelişir, büyür, yaşlanır ve nihayet varlığını kaybeder (38).

C. TAVIRLAR KURAMI

İnsan ömrüne benzer bir hayat geçiren devlet, aynı zamanda onun büyüme, genişleme ve çökme devirlerini de geçirecektir. İbn Haldun bu devrelere ” siyasi toplumun geçireceği tavırlar ” ismini veriyor ve bu tavırları şöyle ayırıyor:

Birinci tavır, “zafer tavrı”dır. Henüz siyasi iktidarda mutlakiyet meydana gelmemiştir, asabiyet devam etmektedir. (39)

İkinci tavır, “istibdat tavrı”dır. Sebep asabiyeti nesep asabiyetini bir kenara atmış, hükümdarla kabilesi arasında bir ayrılık ortaya çıkmış, mutlakiyet yerleşmiştir. (40)

Üçüncü tavır, “fera tavırı”dır. Bu aşamada medenilik tüm olgunluğunu mimaride, zanaatlarda ve güzel sanatlarda bulmuş, mutlakiyet rejimi huzur devrine kavuşmuştur. (41)

Dördüncü tavır, “sulh tavrı”dır Devlet, öncekilerinin elde ettikleri ile kanaat eder ve diğer devletlerle sulh içinde yaşar. (42)

Beşinci tavır, “israf tavrıdır” dır. Bu tavırda hükümdar, devletin servetini kendi heva ve hevesi için tüketir. Kendisine bağlı olan insanları kaybeder. Devlet müzmin bir hastalığa hastalanır ve nihayetinde çöker. (43)

Düşünürce tüm bu tavırlar, bir tek toplum bakımından öngörülmüşse de gerçekte, göçebe ve yerleşik olmak üzere iki toplumun ilişkilerini aydınlatacak biçimde ele alınmıştır. Esas itibari ile bu teori, göçebe toplumdan yerleşik topluma geçiş süreci olarak karşımıza çıkmaktadır (44). Düşünürümüzün “organizmacı devlet kuramı” ve “tavırlar kuramı”, içinde yaşadığı dönemin gerçeklerini yansıtmaktadır. İbn Haldun, gerek tarihi kaynaklardan elde ettiği bilgiler doğrultusunda kendinden önceki çağların, gerekse kendi yaşadığı çağın her türlü istikrarından yoksun siyasi olayların etkisinde kalarak bu kuramları geliştirmiştir. Tarihi bilgilerine ve soyut gözlemlerine dayanarak, kurulan devletlerin bir süre sonra yıkıldıklarını ve yerlerine yenilerinin kurulduğunu tespit eden düşünürümüz, bu tespitten hareketle ki insanın biyolojik yapısıyla devlet arasında bir benzerliğin varlığını ortaya koymuştur. İşte söz konusu kuramlar bu benzerlik temeline dayanılarak geliştirilmiştir.

Her ne kadar düşünürümüzün söz konusu kuramlarının, yaşadığı dönem ve daha önceki dönemler açısından gerçeklik payı yüksek ise de, aynı şeyi günümüz açısından söylemek mümkün değildir. Zira günümüzde varlıklarını devam ettiren bir takım devletlerin günümüzden 100-300 yıl önce kuruldukları bilinmektedir. Bu devletler her ne kadar zaman zaman bazı sarsıntılar geçirmiş ise de varlıklarını bugüne değin devam ettirebilmişlerdir. Ancak burada şunu söylemek mümkündür: İbn Haldun’nun devlete ilişkin ileri sürdüğü görüşleri, günümüzün geri kalmış ülkelerince kısmen doğrulanmaktadır.

III. DEVLET BAŞKANININ ÖZELLİKLERİ

Devlet Başkanlığı konusu İbn Haldun’un önem verdiği konulardan biridir. Zira ona göre devletlerin iyi veya kötü olmaları yöneticilere bağlıdır. Bu amaçla İbn Haldun, ideal devlet başkanlarının bulunduğu “Dört Halife” dönemi ile bu dönemden sonra gelen ve islam peygamberinin “ısırıcı meliklik” diye nitelendirdiği “saltanat” dönemini birbirinden ayırmakta ve bu doğrultuda başkanlığa ilişkin görüşlerini “Halifelik” ve “Hükümdarlık” şeklinde ikili ayrım içerisinde incelemektedir.

A.HALİFELİK

1.Tanımı :

İslam peygamberinin ölümünden sonra müslümanlara başkanlık eden kişiye “Halife”, bu kuruma da “Halifelik” denmektedir. Hilafet, islam hukuku kurallarıyla insanları, onların yararına olacak şekilde idare etmektir. İbn Haldun’un tanımında “Dini korumak ve dünya siyasetine uygun olarak idare etmek hususunda şeriat sahibine naiplik etmek demektir” (45), denilmektedir. Bu tanımlardan anlaşılacağı üzere halifelik ancak islam hukuku çerçevesinde yönetilen devlette söz konusu olur. Böyle bir devletin yönetimine İbn Haldun “Dini Siyaset” demektedir. Bunun dışında, yani devlet yönetimine esas teşkil eden kuralların insanlar tarafından konulduğu devletteki yönetime ise “Akli Siyaset” demektedir. Akli siyaseti yöneten kişilere ise “Siyasetçi” demektedir. Ona göre, siyasetçiler hiçbir zaman ideal devleti gerçekleştiremezler (46).

2.Şartlar:

a.İlim: Halife olacak kimse içtihat yapabilecek düzeyde islam hukukunu bilmeli, yani müçtehit olmalı,
b.Adalet: Halife olacak kimse adil olmalı, yani hukuken yasaklanmış şeyleri yapmamalı,
c.Yeterlilik: Kanunları tatbik etme hususunda cüretli, savaşla ilgili zorlukları göğüslemede basiretli, halkı kendisine bağlamaya muktedir, asabiyet ve siyaset konusunda marifet sahibi olmalı,
d.Duyguların ve organların sağlıklı olması: Duyu ve bunun dışındaki organların her türlü kusurdan ve bozukluklardan salim olması gerekir (47).

1.Halifelikten Hükümdarlığa Geçiş:

İbn Haldun halifelikten hükümdarlığa geçişi, birçok tarihsel olayların yorumunda anahtar olarak kullandığı “asabiyet” kavramıyla açıklamaya çalışmıştır. Ailede, kabilede ve toplumda dayanışma ve yardımlaşma olarak tanımladığı asabiyetin, doğal olarak insanları egemenlik kurma noktasına da itebileceğini kabul etmiştir. Ona göre asabiyetin doğal bir olay ve toplumsal bir yasa oluşu gibi, asabiyetin hükümdarlığı doğurması da kaçınılmaz bir gelişmedir (48).

İbn Haldun, asabiyetin doğal bir sonucu olan hükümdarlığın kötülenecek bir kurum olmadığını, bunun tıpkı İslam dini tarafından kötüye kullanılması halinde yasaklanan “gadap” ve “şehvet” gibi bir olgu olduğunu ileri sürmüştür. Nasıl ki dince yasaklanmış şeylerde kullanılan bu sıfatlar meşru ve dince yasaklanmış şeylerde kullanılması halinde gayri meşru oluyorsa, asabiyetin sonucu olan hükümdarlık da aynen böyledir (49).

Hükümdarlığın da iki yönü vardır. Bir yönü yanlışa, diğer yönü ise doğruya doğrudur. Yönü yanlışa dönük olan hükümdarlık İslamiyet’in kötülediği bir yönetimdir. Halifelik bu olayla hükümdarlığa dönüşmüştür ve bu dönüşüm de asabiyetin doğal bir sonucudur (50).

İbn Haldun bu dönüşümü açıkladıktan sonra, gelişmeler sonucu gerçekleşen dönüşüme bir de yorum getirmiştir. Buna göre, hükümdarlığa dönüşmüş olmasına karşın hilafetin kalıcı bir “öz”ü vardır. Değişiklik yalnızca “sebep”te ortaya çıkmakta; amaç başlangıçta “din” olmasına karşılık, sonradan bunun yerini “asabiyet” almaktadır. Ama, hilafetin özü ve amaçları devam etmiştir. Çünkü yeni hükümdarlığın da amaçları, dinin gereklerini yerine getirmek, hedefleri gerçekleştirmek ve adaletle hükmetmektir (51).

Bu görüşüyle İbn Haldun, ideal yönetim biçiminin “hilafet” olduğunu, ancak “asabiyetin” doğal bir sonucu olan “saltanat”ın ise kötülenecek bir yönetim olmadığını kabul etmektedir. Saltanatın iyiye kullanıldığında iyi, kötüye kullanıldığında kötü sonuçlar doğurabilecek bir yönetim biçimi olduğunu, bunun dini açıdan eleştirilecek bir yönü olmadığını söylemiştir.

Kanımızca: İbn Haldun’u diğer islam düşünürleri gibi bu şekilde düşünmeye iten temel neden, yaşadığı dönemin ve ortamın siyasal istikrarsızlıklarla dolu oluşudur. Siyasal istikrarsızlığın ve otorite boşluğunun doğurduğu anarşi ve kaos ortamının nelere mal olduğunu tarihi ve ampirik araştırmaları ile çok iyi bilinen İbn Haldun, söz konusu endişelerinden dolayı böyle bir yorum yapmış olduğu düşüncesindeyiz. Ancak aynı endişeleri günümüz açısından taşımak pek doğru olmayacağından İbn Haldun’un görüşlerine katılmamız mümkün değildir.

B. HÜKÜMDARLIK

1.Tanımı ve İçeriği

Düşünürümüz, göçebe toplumlarda egemen olan “asabiyet” duygusunun zamanla “Hükümdarlık”ı ortaya çıkardığını ve bunun doğal ve kaçınılmaz bir gerçek olduğunu vurgulamıştır. Ona göre, her toplum, insanların birbirine olan saldırılarını önleyecek bir yasakçıya ve hükümdara ihtiyaç duyar. O halde yasakçı ve hükümdar olan şahsın asabiyetle diğer güçlere galip gelmesi ve egemen güç olması zaruridir. İşte bu güç “Hükümdarlık” olarak diğer sosyal iktidarlardan farklı bir iktidardır. Diğer iktidarlarda “zora başvurma” ve “kuvvetli tek elinde bulundurma” olguları yoktur. Oysa hükümdarlık, zorla hükmetmektir (52).

2.Hükümdar ve Asabiyet :

Devletin doğuşunda büyük rol oynayan asabiyet, aynı rolü hükümdar için de oynamaktadır. Asabiyetsiz devlet düşünülemeyeceği gibi, asabiyetsiz hükümdar da düşünülemez. Hükümdarın geleceğine güvenle bakabilmesi için asabiyet sahibi olması gerekir (53).

Bu konudaki düşüncelerini İbn Haldun şu şekilde açıklıyor: “Bir kabilenin içinde çeşitli aileler ve birçok asabiyetler vardır. Bunların içerisinde en kuvvetli olan asabiyet diğerlerine galip gelir, onları kendisine tabi kılar, asabiyetlerin hepsi bu asabiyetin içinde kaynaşır ve büyük bir asabiyet halini alır. Bu asabiyet daha sonra kendisinden uzak olan diğer asabiyetleri de kendisine tabi kılar. Bu durumda yine mağlup asabiyet galip asabiyetle kaynaşır. Artık bu durumdaki asabiyet “Hükümdarlık” peşinde koşar (54).

Hükümdar ile asabiyet arasındaki ilişkiyi de şu şekilde açıklıyor: “Asabiyetler birbirinden farklıdır. Her asabiyetin kendisine komşu olan diğer kavim ve aşiretlere tahakkümü vardır. Bundan dolayı her asabiyetin hükümdarlığı yoktur. Gerçek anlamda hükümdarlık halkı kendisine boyun eğdiren, vergi toplayan, elçiler gönderen, sınırlarını koruyan ve gücünün üstünde bir güç bulunmayan asabiyete mahsustur. Hükümdarlığın meşhur manası, hakikati ve mahiyeti budur” (55).
3.Hükümdar ve Devlet :

İbn Haldun, devlet ile hükümdar arasında çok sıkı bir ilişkki kurmuş, devletin geleceğini hükümdara bağlamıştır. Devletin büyüyüp gelişmesi, olgunluğa ermesi ve halkın yönetiminden hoşnut olup onu desteklemesi hükümdara bağlıdır. Bunun için hükümdarın halkın iyiliğini düşünmesi, onlara karşı yumuşak olması, affedici olması gerekir. Aksi halde halkın devlete karşı olan güveni sarsılır ve devlet yapısı bozulur ve hükümdarlık yıkılır (56).
Hükümdar-Devlet ilişkisinde önemli bir başka nokta da, hükümdarın devleti kuran asabiyete mensup olmasıdır. İbn Haldun’un bu görüşünden, devlet yönetiminde soyluluk esasını benimsemiş olduğu sonucu çıkmaktadır. Ancak onun anladığı soyluluk kan bağından kaynaklanan bir soyluluk değil, sonradan kazanılan bir soyluluktur (57).

IV. DEVLETİN YIKILMASI

A.DOĞAL YIKILMA NEDENİ

Düşünürümüz devletin doğal yıkılış nedenini “Organizmacı Devlet Kuramı” ile açıklamaya çalışmıştır. Gerçekten O, insan organizması ile devlet arasında bir benzerliğin var olduğunu ileri sürerek, bu benzerlikten hareketle insan organizmasının bağlı olduğu doğal kanuna devletin de bağlı olduğunu kabul etmiştir. Nasıl ki insanlar doğar, büyür ve sonuçta ölürse devlet de aynı şekilde doğar, gelişir ve yıkılır. İbn Haldun insanların doğal ömürlerinin 120 yıl olduğunu, bu sürenin yaklaşık olarak devlet için de aynı olduğunu ileri sürmüştür. Yani devletlerin azami ömrü de, insanların azami ömrü olan 120 yıldır. Ona göre hiçbir güç bu doğal ömrün sona ermesini engelleyemez (58).

B. DİĞER YIKILMA NEDENLERİ

1.Asabiyetin Zayıflaması :

İbn Haldun, asabiyetin devletin kuruluşunda olduğu kadar yıkılışında da büyük önem taşıdığını bildirmiştir. Ona göre, devletin kurulup genişlemesinden sonra, devlet yöneticilerinin medeniyetin nimetlerine dalıp asıl gerekli olan asabiyeti unutmaları halinde devlet zayıflamaya başlar. Asabiyetin zayıflaması ilk olarak hükümdar ile halkı arasındaki ilişkide görülür. Hükümdar, hesabını veremeyeceği davranışlarda bulunduğundan, halkından korkmaya başlar. Bu durum hükümdarı yalnızlığa iter. Yalnızlık ise onu daha da korkutur. Halktan güveneceği kimse kalmayan hükümdar, yönetimi sağlamak için askere yönelir ve onu maddi açıdan doyurmaya çalışır. Ancak askerin ruhu asabiyet ile de doyurulmadığından kısa zaman sonra asker de halka katılır. Böylece asabiyetin her tabakada zayıflamasıyla devlet adım adım çöküşe doğru gider ve kısa bir süre sonra da yıkılır (59).

2.Devlet Yönetiminin Zulmü :

İbn Haldun, devlet yönetiminin iyiliğinin, yönetimi elinde bulunduran kişilerin niceliklerine değil, niteliklerine bağlı olduğunu; buna göre halkın menfaatlerini kollayan, halkı adaletle yöneten yönetimin “iyi” olduğunu; halka korku saran ve onlara zulmeden yöneticilerin yönetiminin ise “kötü” olduğunu söylemektedir. İbn Haldun, devlet yönetiminin zulüm tavrı içinde bulunması halinde halkın devleti savaş alanlarında bırakacağını, devleti yıkmak için isyan edeceğini belirtir. Böyle bir durumdaki devlet de yıkılmaya mahkumdur (60).

3.Mali Yapının Bozulması :

İbn Haldun, devletin doğasının refah ve lüksü gerektirdiğini, bu nedenle devlet yöneticilerinin gün geçtikçe artacağını ve sonuçta bu israflı tutumun gerektirdiği masrafları devlet gelirinin karşılayamayacağını söyler. Bu durum askeri harcamalara yeterince pay ayrılmaması sonucunu da doğurur. Böylece, devlet, askeri yönden güçsüzleşir ve düşman devletlerinin saldırılarına açık hale gelir (61). Devlet yönetiminin israf içinde bulunması, fazla harcamaları karşılamak amacıyla halkın vergi borcunu arttırır. Ayrıca vergi alanlarını da arttırır. Yani her türlü alışverişten, pazarlara giriş çıkışa kadar her alana ve iktisadi faaliyete vergi koyar. Vergilerdeki bu artışlar halkın devlete olan güvenini sarsar. Bu durum birçok esnaf ve zanaatkârın işini bırakması sonucunu doğurur. Bu taktirde vergi yükümlülerinin azalması nedeniyle vergilerde de azalmalar görülür. Vergilerin azalması vergi oranlarının arttırılmasını doğurur. Böylece bu yapı kısır döngü içerisinde devam eder. Sonuçta devlet ekonomik olarak zayıflar (62). Tüm bu durumlar devletin tavırlarının en sonuncusu olan “Beşinci Tavır”ı ifade etmektedir. Böylece bir tavır içerisine giren devletin sonu yıkımdır. Bunu önlemenin çaresi ise yoktur (63).

SONUÇ

İbn Haldun çok yönlü bir düşünürdür. İktisat, siyaset bilimi, tarih ve sosyoloji alanında amprik araştırmalarda bulunmuştur. Ancak düşünürümüzün asıl önemi tarih ve sosyoloji alanında yapmış olduğu çalışmalardan kaynaklanır. Gerçekten O, sahip olduğu geniş bilgi birikimi ve bulunmuş olduğu çeşitli ileri kademedeki devlet memurluğu görevlerinden elde ettikleri tecrübeyi, tarihi araştırmalardan sağladığı verilerle yoğurarak, özellikle sosyoloji alanında gözleme dayalı somut ve orijinal açıklamalarda bulunmuştur. Bu yönüyle İbn Haldun sosyal bilimler alanında büyük bir devrim gerçekleştiren bir düşünürdür.

Düşünürümüzün devlet görüşü de, yapmış olduğu sosyolojik araştırmaların sonuçlarına ve yukarıda belirtilen bir kişiliğe sahip oluşuna dayanmaktadır. Gerçi devlet görüşünde,düşünürün dinsel algılamadan etkilendiği göze çarpmaktadır. Ancak bu etkilenme özellikle devletin yönetimi konusunda sınırlı kalmaktadır. Devlete ilişkin diğer görüşlerinde, (örneğin devletin kökeni, asabiyet ve devletin yıkılması) yapmış olduğu araştırmaların sonuçları daha ağır basmaktadır.

Daha XIV. yüzyılda toplulukları “bedevi-hadari” şeklinde bir ayrıma tabi tutarak, bu toplulukların hukuki ve sosyolojik yapılarını modern sosyologlar düzeyinde açıklamıştır. Asabiyet bağı ile kuvvetli bir yapıya sahip olan bedevi toplulukların zamanla yerleşik hayata geçeceklerini ve asabiyet bağı sayesinde devleti kuracaklarını ileri sürmüştür. Devleti, insanların ortak menfaatlerini ve ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir kurum olarak gören İbn Haldun, devletin kökenini toplum sözleşmesi, devlet kuramı ve tavırlar kavramı ile açıklamıştır.

İbn Haldun, devletin kurulmasında olduğu gibi yıkılmasında da en büyük etkenin “asabiyet” olduğunu ileri sürmüştür. Toplumların ve devletlerin iç dinamiği olan asabiyetin zayıflaması devletin de zayıflaması sonucunu doğurur ve (medeni) hayatın getirmiş olduğu nimetlerden yararlanma da bu sonuç üzerinde çok büyük etkisi vardır. Bu etkinin devlet tarafından önlenmesi mümkün değildir. Çünkü bu, insanın doğup, büyüyüp ölmesi gibi doğal bir sonuçtur.

————————————————————–

(*) Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim elmanı

(1) İbn Haldun’un bilimsel kişiliği için bkz. ÜLKEN, Hilmi Ziya: İslam Felsefesi Ankara 1967, s.228-229 ve ŞİRVANİ, Harun Han: İslam’da Siyasi Düşünce ve İdare (Çev. Kemal Kuşçu). Ankara, s.219-222, ve ADIVAR, Abdullah Adnan: “İbn Haldun”, İslam Ansiklopedisi, C.V/II.
(2) ADIVAR: “İbn Haldun”, IA. C.V/II., GÖZE, Ayferi, Siyasal Düşünceler ve Yöntemleri, İst, 1995, s.88-89
(3) ÖKTEN Niyazi: Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi, İst. 1988, s.290
(4) İBN HALDUN: Mukaddime (Hazırlayan: Süleyman Uludağ), C.I İst. 1988, s.208
(5) İbid, s.271-273. HASSAN, Ümit, İbn Haldun Metodu ve Siyaset Teorisi, Ankara, 1982, s. 177-190
(6) İbid, s.416; HASAN, age, s.193-195
(7) İbid, s.419-420
(8) ARSLAN, Ahmet, İbn-I Haldun, Ankara, 1997, S. 116-140
(9) İbid, s.103-115
(10) Mukaddime, C.I, s.419-425
(11) ÖKTEM: s.295
(12) Mukaddime, C.I, s.435
(13) İbid, s.431
(14) İbid, s.440
(15)ÜLKEN; age, s.235
(16) STOWASSER, Barbara: İbn Haldun’un Tarih Felsefesi: Devletlerin ve Uygarlıkların Yükseliş ve Çöküşü (Çev. Nermin Abadan-Unat), AUSBFD, C.XXXIX. Sayı: 1-4, In Charles Crozat, Ankara, 1984, s. 175, HASAN, age, s.174
(17) FINDIKOĞLU, Ziyaadin Fahri: İbn Haldun, Amme Hukuku Dersleri C.II. İst. 1946, s.795-796
(18) ÖZBİLGEN, Tarık: Eleştirisel Hukuk Sosyolojisi Dersleri, C.I İst. 197, s.203 HASSAN, age, s.174
(19) ŞİRVANİ: s.225
(20) FINDIKOĞLU: age, s. 802, ARSLAN, age, s.116-118
(21) Mukaddime, C.I, s.480
(22) İbid, s.431, HASAN, age, s.180
(23) FINDIKOĞLU: s.802
(24) ARSLAN, age, s.121-130
(25) Mukaddime, C.I, s.537-542
(26) İbid, s.537
(27) İbid, s. 537
(28) İbid, s.541
(29) İbid, s.541-542
(30) İbid, s.542-543
(31) İbid, s.537
(32) İbid, s.537, SPRINGBORG, Patrica, İbn Haldun ve Yöntetimler Döngüsü, Doğu Batı, Sayı:2, Şubat-Mart-Nisan 1998, s.194
(33) İbid, s.537
(34) İbid, s.607-608
(35) OKANDAN, Recai Galip: Umumi Amme Hukuku, İstanbul, 1966, s.246
(36) Mukaddime, C.I, s.416, SPRINGBORG, a.g.m., s.194
(37) İbid, s.577-578
(38) OKANDAN: s.247-248, ARSLAN, a.g.e., s.140-146
(39) Mukaddime, C.I, s.514
(40) İbid, s.515
(41) İbid, s.515
(42) İbid, s.516
(43) İbid, s.516, SPRINGBORG, a.g.m. s.194-195
(44) ÖZBİLGEN: s.214
(45) Mukaddime, C.I, s.545
(46) İbid, s.541
(47) İbid, s.552-553
(48) RAYYİS, Ziyauddin: İslam’da Siyasi Düşünce Tarihi (Çev: Ahmed Sarıkaya), İstanbul, 1990, s.253
(49) İbid, s.253
(50) Mukaddime, C.I, s.566-568
(51) RAYYİS, s.256-257
(52) Mukaddime, C.I, s.450
(53) HASSAN, a.g.e., s.214-220
(54) Mukaddime, C.I, s.451
(55) İbid, s.537
(56) İbid, s.538-539
(57) ÖKTEM: s.296
(58) Mukaddime, C.I, s.505
(59) ŞİRVANİ: s.227
(60) Mukaddime, C.I, s.539
(61) İbid, s.502-503
(62) İbid, s.698-699
(63) İbid, s.516

Doç.Dr. Ezeli Azarkan

İZDİHAM

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın