Hoşgörünün İnce Kıyısında Bir Enkaz, Lokman Baybars
Yönetmen: Cristian Mungiu
Senarist: Cristian Mungiu
Görüntü Yönetmeni: Tudor Vladimir Panduru
Cristian Mungiu, Romanya Yeni Dalgası’nın en ciddi çehresi. Şimdi bu ciddi çehre, bu kez bakışlarını doğudan batıya, buzlu Norveç fiyortlarına çeviriyor. Fjord, Mungiu’nun uzun metrajlı kariyerinde ilk kez “öteki”ni artık kendi mahallesinde değil, refahın ve ilericiliğin kalesi sayılan bir İskandinav kasabasında arıyor.
Bu arayış, beklenen o keskin bıçak gibi sosyal eleştiriden ziyade, bir tür kültürel hipotermi sunuyor.
Filmin merkezinde, Romanyalı Mihai (Sebastian Stan) ve Norveçli Lisbet’ten (Renate Reinsve) oluşan Gheorghiu ailesi var. Beş çocuk, katı Hristiyan değerleri, yasaklı internet ve seküler müziğe kapalı bir dünya. Norveç’in küçük, sakin, “herkes birbirini tanır” kasabasına taşınıyorlar. Başlangıçta her şey yolunda. Ta ki okuldaki bir öğretmen ergen kızlardan birinin vücudunda morluklar fark edene kadar.
İşte o an Mungiu’nun makinesi çalışmaya başlıyor. Ama bu kez makine, eski filmlerindeki o sert, acımasız, nefes aldırmayan vites geçişlerinden uzak. Daha çok, bir otomatiğe takılıp kalmış gibi.
Kafka Soğuk Savaşta
Norveç Çocuk Hizmetleri, kâğıt üzerinde çocuğun yüksek yararını gözeten, evrensel ve eşitlikçi bir kurum. Pratikte ise Mungiu’nun ellerinde bir Kafka labirentine dönüşüyor. Aile, bir gecede suçlu durumuna düşüyor. İspat yükü tersine dönüyor. Mihai’ye polis, “çocuklarını dövdüğüne dair” yazılı ifade vermesi için baskı yapıyor. Avukatları, davanın tam ortasında onları alaycı bir gülümsemeyle terk ediyor. Sosyal hizmet görevlisi, çocuğu olmayan biri olarak, “devlet bana gereken eğitimi verdi, çocuk sahibi olmak zorunda değilim anlamak için” tripleriyle ortalıkta dolanıyor.
Bu noktada Mungiu’nun derdi belli: İlericilik, kendi hoşgörüsüzlüğünün kurbanı oluyor.
Seküler aşırılık, dinsel aşırılığın yerini alıyor.
Ama sorun şu ki, Mungiu bu tezini işlerken, karakterlerini birer savunma tanığından öteye taşıyamıyor. Mihai ve Lisbet, bir bürokrasi canavarının önünde ezilen, çaresiz, neredeyse “ezilmiş” figürler olarak kalıyorlar. Onların iç dünyalarına, çocuklarını kaybetmenin o tarifsiz acısının felsefi boyutuna inemiyoruz. Daha doğrusu, Mungiu bizi o derine sokmaya niyetli değil.
Bunu, mesela 4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün‘deki o kürtaj sahnesiyle karşılaştırın. Orada her kare, her sessizlik, bir varoluş sancısıydı. Fjord‘da ise aynı yönetmenin elinden çıkmış olmasına rağmen, bir tür prosedürel soğukluk var. Sanki Mungiu, anlatı tekniğinin kurallarını fazlasıyla ezberlemiş, artık karakterlerin ruhuna değil, sistemin dişlilerine odaklanmış.
Dil Uçurumları
Filmin belki de en ilginç katmanı, dil meselesi. Aile üç dil arasında gidip geliyor. Romence, Norveççe, İngilizce. Mahkeme salonunda, bir baba “popoya tokat” ile “dayak” arasındaki farkı anlatmaya çalışıyor. Avukat, eski bir Romen atasözünü soruyor. “Çocukları dövmek için izin mi alıyorsun?” gibi absürd bir soruyla karşılaşıyor.
Dil, burada bir anlaşmazlık değil, bir yanlış anlaşılma makinesi olarak işliyor.
Wittgenstein derse ki, dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır. Mungiu’nun karakterleri için bu sınır, bir uçurum. Romence düşünen bir baba, Norveççe yargılanıyor. Çocukları ise iki dil arasında sıkışmış, aslında her iki tarafı da anlayan ama hiçbir tarafa tam olarak ait olamayan aracılar. Bu, filmde güçlü bir felsefi zemindir. Ancak Mungiu bu zemini, karakterlerinin psikolojik derinliğini aydınlatmak için değil, daha çok sistemin mekanik işleyişini sergilemek için kullanıyor.
Bir an geliyor, ergen kızlardan biri mahkemede “Evet, babam bazen tokat atar ama bu bizim kültürümüzde normaldir” diyor. Bu cümle, tüm filmin etrafında döndüğü eksen. Kültürel görecelik mi? Evrensel çocuk hakları mı? Ataerkil şiddetin meşrulaştırılması mı? Yoksa bir ailenin, kendi değerlerini yaşama özgürlüğü mü? Mungiu bu soruyu ortaya atıyor, ama cevap vermiyor. Üstelik bunu bilinçli bir açık uçluluk olarak değil, adeta bir kaçış olarak yapıyor.
Estetik: Buzulun Altında Ne Var?
Tudor Vladimir Panduru’nun görüntü yönetmenliği, Mungiu’nun gerçekçi sinemasının imzasını taşıyor.
Sıkı çerçeveler, baskıcı kompozisyonlar, insanın doğa karşısında ne kadar küçük olduğunu hatırlatan geniş planlar. Norveç’in o nefes kesici fiyortları, filmin adeta bir karakteri. Beyaz, mavi, gri. Soğuk. Çok soğuk.
İşte sorun da burada. Mungiu’nun önceki filmlerinde mekân, karakterlerin iç dünyasının bir yansımasıydı. Ceaușescu’nunRomanya’sının boğucu blokları, 4 Ay‘ın o dar koridorları, Mezuniyet‘in gri banliyöleri hep birer ahlaki sıkışmışlık haritasıydı. Fjord‘un fiyortları ise sadece güzel. Nefes kesici güzellikte, evet. Karakterlerin ruh haliyle bir ilişkisi yok. Çünkü karakterlerin derinlikli bir ruh hali yok. Mihai’nin öfkesini, Lisbet’in çaresizliğini, o buz gibi doğayla harmanlayamıyoruz. Estetik, burada duygudan kopuyor.
Belki de Mungiu kasıtlı olarak bir “duygu eksikliği” sineması kuruyor. Belki de soğukluk, filmin mesajının ta kendisi. Ama bu tercih, izleyiciyi filme bağlayan o hayati ipi koparıyor.
Haneke’nin Aşk‘ındaki o sistemli, acımasız soğukluk ile Mungiu’nun buradaki soğukluğu arasında dağlar kadar fark var. Haneke, soğukluğun içinde bir yangın çıkarıyordu. Mungiu ise yangını çıkarmak şöyle dursun, mevcut kıvılcımları da söndürüyor.
Doğu Batı Ekseninde: Bir Fjord
Fjord, “Doğu Kuzeyle Buluşuyor” temasını işliyor. Ataerkil, dindar, ceza yöntemlerinde daha “geleneksel” bir Doğu Avrupa kültürü ile laik, eşitlikçi, çocuk merkezli bir İskandinav modeli karşı karşıya.
Mungiu’nun eleştirel bakışı, her zamanki gibi, kurban rolüne oturmaya niyetli değil. Ne Mihai masum bir kurban ne de Norveç sistemi safi zalim. Gri tonlar var… Bu gri tonlar, ne yazık ki, çoğu zaman karikatüre dönüşüyor.
Norveçli karakterler, birkaç istisna dışında, fazlasıyla tek boyutlu. Sosyal hizmet görevlisi, avukat, öğretmen… Hepsi aynı “kibirli, duygusuz, ama kâğıt üzerinde haklı” kalıbına dökülmüş. Tıpkı RMN‘deki köylülerin hep birden yabancı düşmanlığına kapılması gibi, burada da Norveçliler hep birden “bizim sistemimiz mükemmel, senin kültürün sorunlu” noktasında birleşiyor.
Mungiu’nun kitle psikolojisini anlama konusundaki yeteneği, bu kez işini fazla kolaylaştırmış. Toplumsal fay hatlarını ortaya çıkarmak yerine, bir tür “köylü komedisi”ne (tabii bu kez köylüler Norveçli) düşme tehlikesi geçiriyor.
Oysa Altın Çağdan Öyküler‘deki o keskin, acımasız, yer yer absürde kaçan eleştiri neredeydi? Oradaki grup düşüncesi hem komikti hem dehşet verici. Burada ise daha çok didaktik bir ders havası var. “Bakın ilericilik de ne kadar bağnaz olabilir” der gibi…. Bu dersi, çok daha sofistike bir şekilde, mesela Michael Haneke’nin Beyaz Bant‘ında izlemiştik. Orada da bir toplumun kolektif psikozu vardı, Haneke, sistemi karakterlerin kanıyla, teriyle, çaresizliğiyle örüyordu. Mungiu ise burada bir maket ev yapmış gibi. Her şey yerli yerinde, malzeme kaliteli, fakat içinde yaşayan yok.
Oyuncular: Kaygan Zeminde Dans
Sebastian Stan ve Renate Reinsve, filmi sırtlayan iki dev. Stan’in Mihai’si, öfkeyle bastırılmış acı arasında gidip gelen, her an patlamaya hazır bir barut fıçısı. Romanya kökenlerini ilk kez bu kadar doğrudan kullanma fırsatı bulan oyuncu, karakterin kültürel aidiyetini tenine işlemiş durumda. Mungiu’nun senaryosu, Stan’in bu potansiyelini tam olarak kullanmasına izin vermiyor. Mihai’nin öfkesinin kaynağını, çocuklarına olan sevgisiyle şiddeti nasıl aynı potada erittiğini, içsel bir hesaplaşma olarak görmek isterdik. Oysa Stan, daha çok dışsal olaylara tepki veren bir figür olarak kalıyor.
Reinsve ise Dünyanın En Kötü İnsanı‘ndaki o neşeli, darmadağınık, hayat dolu Julie’den çok uzakta. Lisbet, bastırılmış, sessiz, gözlükleri ve sade kıyafetleriyle âdeta silikleşmiş bir kadın. Bu kasıtlı bir tercih elbette. Mungiu, kadının kendi kültürü içindeki konumunu da eleştiriyor belki de. Reinsve’in bu kadar kısıtlanmış bir performansla, karakterin iç çatışmalarını belli belirsiz ima etmesi, seyirciyi fazlasıyla yoruyor.
Ne zaman bir duygu patlaması yaşansa –mesela Lisbet’inçocuğunu bırakırken ağlaması– Mungiu kamerayı arkadan çekiyor. Yüzleri görmüyoruz. Bu bir tercih, ama tercihin bedeli: karakterlerle kurduğumuz empati, bir tür buzul kaymasına dönüşüyor.
Mungiu’nun Buz Devri mi?
Fjord, başarısız bir film değil. Hatta birçok yönetmen için bu, kariyerinin en iyi işi olabilirdi. Mungiu için, bu standartların altında bir iş. Eleştirel bakışı, bu kez çok düzgün, çok pürüzsüz, çok “ders kitabı” niteliğinde. Sanki Mungiu, önceki filmlerindeki o içgüdüsel, yaralayıcı, izleyiciyi boğan anlatımının yerine, akademik bir tez yazmış. Tezin konusu da “Hoşgörüsüzlüğün Hoşgörüsü” üzerine.
Filmin en büyük sorunu, cesur sorular sorup, bu soruların altında ezilmekten korkmamasına rağmen, karakterlerini birer argüman taşıyıcısından öteye taşıyamaması. 4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün‘deki Otilia’nın o uzun, nefes kesen yürüyüşü, Mezuniyet‘teki babanın ikilemleri, RMN‘deki köy toplantısının o rahatsız edici gerilimi… Bunların hiçbiri Fjord‘da yok. Yerine, prosedürel olarak doğru, estetik olarak kusursuz, ama ruhu olmayan bir anlatı gelmiş.
Belki Mungiu, kendi deyimiyle, “bir yabancı olarak Norveç’i anlamaya çalışmanın zorluğunu” filmin dokusuna işlemiş. Belki de bu mesafe, kasıtlı bir yabancılaştırma efekti.
İzleyici olarak, Gheorghiu ailesinin yanında olduğumuzu hissediyoruz, ama onların yerinde değiliz. Onların acısını anlıyoruz, ama hissetmiyoruz. Oysa Mungiu’nun sinemasını güçlü kılan tam da bu “hissetme” kapasitesiydi.
Fjord, Cannes’dan sonra tartışma yaratacak. Kimileri Mungiu’nun en cesur filmi diyecek, kimileri ise bir hayal kırıklığı.
Ben ikinci gruptayım. Çünkü Romanın şu sözü aklıma geliyor hep: “Sisler içinde kaybolmuş bir doğruluk, açık bir yanlıştan daha tehlikelidir.”
Fjord, işte o sisler içinde kaybolmuş bir doğruluk. Fazla dengeli, fazla ölçülü, fazla “her iki tarafı da dinlemiş”.
Oysa Mungiu’nun asıl gücü, dengeleri bozmak, bir tarafı tutup ötekini acımasızca eleştirmekti. Bu kez, ne yazık ki, iki taraf arasında öyle bir salıncakta kalıyor ki, film ne bir yere varıyor ne de bir yar açıyor.
Bu film, Mungiu’nun külliyatında bir “ara film” olarak kalacak. Ne bir başyapıt ne de bir fiyasko. Sadece, büyük bir yönetmenin, büyük bir konuyu anlatırken, kendini fazla kaptırdığı detaylar yığını.
Lokman Baybars
25.05.2026
Ulus/Ankara


