Honore de Balzac, Seraphita

İnanmak, diye devam etti Séraphita, kadın sesiyle -çünkü erkek az önce konuşmuştu-. İnanmak bir Tanrı vergisidir! İnanmak hissetmektir. Tanrı’ya inanmak için Tanrı’yı hissetmek lazımdır. Bu duygu, büyük adamlarda, savaşçılarda, sanat ve bilim insanlarında, bilenlerde, üretenlerde, eylem yapanlarda görüp hayranlık duyduğunuz şaşırtıcı güçlerin edinilmesi gibi, insan tarafından yavaş yavaş edinilen bir özelliktir.

«Şeyler arasında fark edebildiğiniz ilişkiler demeti olan düşünce, öğrenilen bir dildir, değil mi? Semavi hakikatler demeti olan inanç da bir dildir, ama düşünce içgüdüye ne kadar üstünse o da düşünceye bir o kadar üstün bir dil… Ve bu dil de öğrenilir. İnançlı kişi bir haykırışla, bir jestle yanıt verir, o da bu kılıçla keser, biçer, her şeyi aydınlatır. Gaibi gören “görücü” ise gökten inmez, göğü seyreder ve susar. Ancak, inanan ve gören, bilen ve yapabilen, seven, dua eden ve bekleyen bir yaratık da vardır. Kaderine razı olarak ışık ülkesinin özlemini çeken bu yaratıkta ne inançlının kibri, ne de “görücü”nün sessizliği vardır; dinler ve yanıt verir.

«Onun için, karanlık çağların şüphesi öldürücü bir silah değil kılavuzluk eden bir izdir; savaşı bütün biçimleriyle kabul eder; dilini bütün üsluplara uyarlayabilir. Kızıp parlamaz, merhamet eder; kimseyi ne mahkûm eder ne öldürür, tersine kurtarır ve teselli eder. Onda saldırganın kırıcılığı değil, her şeyin içine işleyen, her şeyi ısıtan, aydınlatan ışığın incelik ve tatlılığı vardır.

«Onun gözünde şüphe ne bir dinsizlik alamet, ne bir günah, ne de bir suçtur; sadece bir geçiş sürecidir ki, insan onunla ya gerisin geri “karanlık”ın içine döner ya da “ışık”a doğru ilerler.
«Şimdi, Aziz Rahip Efendi, aklımızı kullanmamız gerekiyor. Siz Tanrı’ya inanmıyorsunuz. Neden? Çünkü size göre Tanrı anlaşılamaz, açıklanamaz bir varlık.

«Tamam, kabul… Size Tanrı’yı bütünüyle anlamanın Tanrı olmak olacağını söyleyecek değilim; bana inanılabilir görüneni vurguyla ifade etmeme hak tanımak için, size açıklanamaz görüneni inkâr ettiğinizi de söylemeyeceğim. Sizin için bu, bilincinize yerleşik apaçık bir şey. Sizin anlayışınızda madde evrilip sonunda akla, zekâya varıyor; aynı şekilde insan zekâsının da karanlığa, kuşkuya, hiçliğe varacağını düşünüyorsunuz.

«Tanrı size anlaşılmaz ve açıklanmaz görünüyorsa bile, en azından salt fiziksel her şeyde mantıken gayet tutarlı ve çok üstün nitelikli bir işçi gördüğünüzü itiraf edin. Öyleyse bunun mantığı, neden en kusursuz yaratığı insana gelince orada dursun? Bu soru ikna edici olmasa bile, hiç olmazsa biraz düşünülmeyi hak ediyor.

«Tanrı’yı inkâr ediyorsanız da, bereket, kuşkularınıza temel olmak üzere, tıpkı akıl yürütmelerinizin Tanrı’yı öldürdüğü gibi akıl yürütmelerinizi öldüren iki yanı keskin olguların varlığını tanıyorsunuz.

«Madde ile mananın biribirini asla anlayamayan iki yaratı ve manevi dünyanın, sonlu maddi dünyanın yapısından türeyen sonsuz ilişkilerden oluşmuş olduğunu; yeryüzünde kimse kafa kuvvetiyle dünyevi yaratıların bütünüyle özleşememişse, zihnin bu yaratılar arasında fark ettiği ilişkilerin tam bilgisine hiç erişemeyeceğini, ikimiz de kabul etmiştik.

“Buna göre, örneğin, fiyorddaki çakıltaşlarına kendilerini görmek ve saymak yetisi tanımayışınız gibi, sizde de Tanrı’yı anlayabilme yeteneğini tanımayı reddederek, işi daha bu aşamada ve tek hamlede bitirebilirdik.
Sahi, insan o taşları alıp kendine ev yaparken onların insanı inkâr edip etmediklerini biliyor musunuz?

«Bir olgu var ki sizi eziyor: Sonsuzluk. Onu içinizde hissediyorsanız, sonuçlarını nasıl kabul etmezsiniz? Sonlu şey sonsuzun eksiksiz bilgisine ulaşabilir mi? Sonsuz olduklarını kendiniz söylediğiniz ilişkileri kavrayamıyorsanız, bunların özeti olan o uzak sonu nasıl kavrayacaksınız? Açımlanması ihtiyaçlarınızdan olan düzen sonsuz olduğuna göre, sınırlı aklınız bunu anlayabilecek mi? İnsan niçin algılayabildiğini anlayamıyor diye sormayın, çünkü anlayamadığını da algılayabiliyor. Zihninizin, erimi dâhilindeki her şeyin cahili olduğunu size kanıtlarsam, kendisini aşanı tasavvur etmesinin imkânsız olduğu konusunda bana hak vermez miydiniz? O zaman size şöyle demekte haklı olmaz mıyım: Tanrı’nın, aklınızın mahkemesinde mahkûm edildiği suçlamalardan birinin doğru, diğerinin yanlış olması gerek; yaratılmış dünya mevcut olduğuna göre, bir sonun gereğini hissediyorsunuz, ama bu son güzel olmalı değil mi? Toprak damlarını görüyordu kasabanın, ak topraklı. Üst üste yığılışmış evler. Ak bir yol geçiyor kasabanın ortasından ta kayalığa kadar gözüküyor, kasabayı ikiye bölüp…

“Remziii,” diye bağırdı çın çın sesiyle Melek Hanım, “yemeği hazırladım. Remziiii!…”

Remzi Bey sevindi, midesi kazınıyordu, koşarak tepeden aşağı indi. Sofra kurulmuştu, ceviz sandığın üstüne. Sofra örtüsü sakız gibiydi. Üstünde bir bütün tavuk, kocaman bir köy somunu bir tepsi kadar, komşular onu, yolculuk için hazırlamışlardı, böyle iki tane daha, komşuları Melek Hanımı çok severlerdi. Melek Hanımı kim sevmez ki, bu zarafet, bu bal akan diller, bu görgü, bu giyim, bu kuşam, nereye gitse şenlendirirdi orayı, kaşar peyniri, bir naylon torbada, kırmızı turp, daha sayalım mı, beyaz peynir, yalancı dolma, çoban salatası, daha daha… Ve ortada yarılanmış Remzi Beyin rakı şişesi… İşte Melek Hanım budur, bu kadındır. Şimdi anladınız mı Remzi niçin ona karşı hep mahcuptur, hep alttan alır?

Honore de Balzac, Seraphita

İZDİHAM

İzdiham'ın 44. Sayısı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın