Gökhan Özcan, Ters Giden Şeyler

İnsan, kendisinin acıklı bir karikatürü olmaya doğru gidiyor hızla. Ölmekten ‘ölesiye’ korkan ve fakat neredeyse her yaptığıyla hayatın bir parçasını yok etmekten geri durmayan acayip, nobran, şuursuz canlılar oluyoruz. Çok mu abartılı geliyor kulağa kurduğum bu cümleler? Belki biraz… Keşke tamamen abarttığımı kendime kabul ettirebilsem… Ama ‘dünyada ters giden şeyler’ diye bir liste düzenlemeye kalksak, içinden insana doğrudan ya da dolaylı olarak pay çıkaramayacağımız pek az ‘suç’ kalır muhtemelen elimizde. Sadece kendimize değil, dar ya da geniş ölçekte beraber yaşadığımız diğer insanlara da çeşitli şekillerde zarar veriyoruz bizler. Sadece insana değil, hayata da… Sadece hayatımıza eklediğimiz yeni yaşama alışkanlıklarıyla değil, hayatı doğal rotasında tutmaları noktasında sınanmış, tecrübe edilmiş eski alışkanlıklarımızdan kolayca vazgeçişimizle de…

Bakalım hayatlarımıza; tecrübenin hevese kurban edildiği, mutluluğun hazza ipotek edildiği bir keskin dönüşümü neredeyse tereddütsüzce kabullenmedik mi hepimiz? Yeni kuşaklar yaşamadıkları için belki bilmiyor ama bir öncekiler, ondan bir öncekiler farkında olmalı; insan asırlar boyunca bugün insan diye tarif ettiğimiz ‘şey’ değildi. Bugün ihtirasla büyüttüğümüz obez gövdelerimiz artık insanlık elbisesine sığmadığı için insanın tarifini değiştirip kendimize uydurmakla meşgulüz sürekli.

Kaçınılmaz gerçek şu: Bu hayat yetmeyecek bize! Çünkü dünyadaki her şeyi tıka basa yesek de doyuramayacağımız bir açlıkla malul hale getirdik kendimizi. Edindiğimiz, sahip olduğumuz, satın aldığımız hiçbir şey tatmin etmeyecek heveslerimizi. Çünkü zaten Tanrı’sı olan bir hayatın küçük, kifayetsiz, zavallı tanrıları olmaya özendirdiler hepimizi. Hayat, biz kovaladıkça bizden kaçan bir şey artık. Bu kör koşu tüketiyor bizi ama bu gidişle durmayacağız, duramayacağız; çünkü durmayı başımıza gelebilecek en büyük felaket olarak görüyoruz.

Hayatın bu körelten ritmi, bu kusurlu kısır döngüsü, bu arsızca kurgusu, herhangi bir doğal ya da kasıtlı sebeple aksadığında, durmadan akan şeyler durduğunda, normal dediğimiz gidişat anormale çevirdiğinde, bir virüs, bir hastalık, bir deprem, bir kriz, fazlasıyla ısırgan bombalar, istenmeyen bir mülteci akını ya da başka herhangi bir ‘arıza’, insanlarla hazza bağlanmış bu yeni hayat döngüleri arasına girip ‘her şeyi berbat ettiğinde’ yaşamaya mecbur kaldıklarımız nasıl da boğar hale geliyor bizi. Nasıl da ‘ne yapacağını bilemez’ oluyoruz hepimiz. Ölmekten, sahip olduklarımızı yitirmekten, konforumuzu kaybetmekten, acılara gark olmaktan korkuyoruz, evet! Ama asıl korkumuz bunun ötesinde bir şey… Biz, şunca kalabalığın içindeyken ıssızlaşabilen bir yeryüzünde çaresizce köşeye sıkışmaktan, gerçeğin gelip yakamıza yapışmasından ve her birimizin yüzüne tek tek yaşadığımız şeylerin toplamının bir hayat etmeyeceğini haykırmasından korkuyoruz asıl! İllüzyonu sona erdiren ve gerçeği bütün çıplaklığıyla yüzümüze vuran o kaçılmaz, kaçınılmaz, o dehşetengiz komuttan…

Ters giden şeylerin suçunu 2020 yılına yüklemeye devam edeceğiz muhtemelen daha uzun bir süre… Ters giden şeylerin başında ölçüsünü, yolunu, istikametini ve anlamını yitirmiş yeni ‘insan’ın geldiği gerçeğiyle hiç yüzleşmeden…

“İnsanlar, ‘her şey geçer’ derler fakat bu dehşet verici bayağılığın menzilini kaç kişi kavrar? Kaç kişi hayattan kaçar, hayat için şarkı söyler ya da ona ağlar? Hayatın beyhude olduğu kanaatiyle kim dolmamıştır? Ama kim bunun sonuçlarıyla yüzleşmeye cesaret eder? Bir Hindu prensinin bir sakat, bir yaşlı ve bir ölü görmesi her şeyi anlamasına yetmiştir; bunları gören bizler ise hiçbir şey anlamayız, zira hayatımızda hiçbir şey değişmez. Ne olursa olsun hiçbir şeyden vazgeçemeyiz; oysa beyhudeliğin apaçık işaretleri erişebileceğimiz bir yerdedir” diyor Emil Michel Cioran, ‘Çürümenin Kitabı’nda.

Gökhan Özcan

İZDİHAM

Kaynak: Yeni Şafak

İzdiham'ın 44. Sayısı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın