Esra Dürger, Gezinti

Çok yorulmuştum. Dinlenmek için bir yer ararken havuzun önünde  gördüğüm banka oturdum. Ayaklarım ne ağrımıştı ama ! O kadar dolaşırsan olacağı bu diye söylendim kendi kendime. Her defasında eve erken  gideceğime söz verir tutamazdım. İçimden bunları geçirirken arkamdan sesler gelmeye başladı.

Başımı çevirip baktım. Fakat  oturduğum bankın sırtını dayadığı ağaç önümü kapatarak sesin geldiği yeri görmeme  engel oluyordu. Ben de tekrar önüme dönüp suya bakmaya devam ettim. Fıskiyeler havuzun içinde ara arda dizilmişti.

Fışkıran su, fondaki müzikle beraber ayaklarının üzerinde sırayla yükselerek dans eden insan gibi ahenkle  sallanıyor, çalan kişi alete   her vurduğunda su dalgaları  cezbeye gelerek hareketlerini hızlandırıyordu.

 Bir süre sonra cadde üzerinde yürüyen insanlar boş alanı doldurup bankın yaslandığı ağacın dibine bakmaya başladılar. Merakla yerimden kalktım ve topluluğun içinden geçtim. Sesin kaynağını bulmuştum. Üç kişilerdi. İkisi yerde, diğeri onların ortasına koyduğu plastik sandalyede oturuyordu. Benim tarafımdakinin elinde bendire benzeyen bir çalgı vardı.

Kendini ritme kaptırmış , başını coşkuyla öne arkaya hareket ettirerek arkadaşlarına eşlik ediyordu. Şarkı söylerken boynundaki  damarlar  kabarıp iyiye  belirginleşiyor, ritimle  birlikte kalkıp kalkıp iniyordu. Ortadakinin  elindeki   kanunu andırıyordu. Fakat çalan kişi yüzük yerine çubuk kullanıyor -Çinlilerin pirinç lapası yerken kullandıkları çubuklara benziyor- gözlerinden okunan  büyük bir titizlikle, yanlış notaya basmaktan korkarcasına çubuklarla aletin arka arkaya sıralanmış tellerine ritmik bir hızla  vuruyordu.

En soldaki  ise gitar çalıyordu. Şaşkın gözlerle onları seyredenlere bakıyor,kafasını öne eğerek şarkıyı mırıldanıyor çevresindekilere kayıtsızca  duruyordu. Çevresinde bu kadar kalabalığı görmeye alışkın değildi kim bilir ?  İlk defa sokak ortasında sanat icra ediyor olmanın verdiği şaşkınlık da olabilirdi bu. Önlerinde siyah  kutu duruyordu. Kutu çok sayıda bozuk parayla dolu, kağıt para yok denecek kadar azdı. Kutudan gözlerimi ayırdıktan sonra sağa sola bakınarak ‘Belki de onlar için, insanların gözlerinde ışıldayan o şey ,kutudaki paradan değerlidir, diye düşündüm.’Bu arada kulağım da sesteydi. 

Çubukla çalınan aletin sesi oldukça farklı geliyordu. Sonradan öğrendiğime göre  İran’a özgü bir enstrüman  olup adına  santur deniyormuş. Vurmalı olana da  erbani. O da İran çalgısıymış. Onları dinlerken  seslerin mistik duygularımı  kabarttığını hissettim. Santuru çalmaya yarayan çubuk içimdeki karanlık,  keçeleşmiş duygularıma vurarak onları havaya dağıtıyor, erbani vuruşlarıysa gökyüzünde aydınlanan bu duyguları ait olduğu yere geri çağırıyordu . Bu bana  tıpkı yün çırpan bir kadının yünleri havalandırmak için onlara vurmasını  anımsatıyordu. Fiskiyeden akan suyu düşündüm . Ondaki semazen halini. Nasıl da dönüyordu beyaz etekleriyle. Müzik, suyun üzerinde bir hal olarak belirmiş, ona berrak bir ruh giydirivermişti. 

Su ile birlikte beni de içine alan  müziğe öylesine dalmış suların dansını ve çalgıcıları izlerken  önlerinden açık gri ceketli, fotr şapkalı sağ koltuk altına darbuka sıkıştırmış bir amca  geçti ve erbani çalan adamın arkasına durdu. Elindeki darbukaya yavaş yavaş vurmaya başladı.  Biraz sonra darbukaya vurulan eller hızlandı.  Kımıldanmaya  ,yüksek sesle şarkıya eşlik etmeye başladım. Şarkı bitti, müzisyenler başka şarkıya geçeceklerdi,  beklemeye koyulduk. Gözüm amcadaydı.

Süt gibi beyaz yüzündeki tebessüm rengini bir çiçekten almış gibiydi. Bu çiçeğe kendimce ad koyma uğraşındayken gitarlı olan arkasına dönerek ona seslendi ve  sessizce bir şeyler söyledi ama uzakta olduğumdan anlayamamıştım. Hayır ne yazık ki çok istememe rağmen  duyamamıştım.Sonra önüne döndü ve şarkıya başladılar.

Amca, elindeki darbukayı çalmıyordu artık. Bunun yerine sol elini havaya  kaldırmış ritme göre yukarı aşağı hareketlendiriyordu . Şarkı bitene kadar eli havada kaldı… Yüzüm düşmüştü. Çiçeğin rengine baktım, değişiklik yoktu. Ardım sıra kovalayan düşüncelerle oradan ayrıldım. Gitarlı çocuk amcaya ne dedi de amca darbukayı bıraktı ?  O da elini kullandı işte.  Hem istese de durdurabilir miydi elini?

Elleri olmasaydı ne olurdu ki?  Acaba su ne alemdeydi ?

Esra Dürger

İZDİHAM

İzdiham’ın 45. Sayısı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.
Unutamayacağınız bir sayıyla karşınızdayız.

Edebiyat, edebiyatçılara bırakılmayacak kadar ciddi bir meseledir diyen İzdiham’ın 45. Sayısı çıktı.

İlk sayısından itibaren özgün bir tavırla halkın nabzını tutan ve hayatın içinden sesleri sayfalarına taşıyan İzdiham Dergisi 45. Sayısıyla da tüm dünyanın içinde bulunduğu bir tabloya kapağında yer verdi. Türkiye Günlük İnsanlık Endeksi tablosuyla son yaşananlara apayrı bir pencereden bakan İzdiham Dergisi arka kapak tasarımında da yine bir insanlık tablosuyla karşımıza çıktı.

 ‘Artık eskisi kadar yakın olamayız’ temalı İzdiham Dergisinin 45. Sayısında Özer Turan, Rümeysa Kocaman, Gökhan Özcan, Ali Ayçil, Abdullah Harmancı, Güven Adıgüzel, Mehmet Narlı, Bülent Parlak, Seda Nur Bilici, Bekir Şamil Potur, Emine Şimşek, Sümeyye Özbay, Adem Maksatsız, Nurdal Durmuş, Esma Koç, Yaşar Ercan, Ahmet Aslan, Halil Ecer, Ahmet Can, Turan Karataş, Selahattin Yusuf, Onur Bayrak, Berat Karataş, Enes Aras, Gökçe Yüksel, Muhammed Güleroğlu, Mehmet Ercan, Yasin Kara, Hüseyin Hakan, Dilek Kartal gibi edebiyat camiasının önemli isimlerinin yazmış olduğu içerikte kapak kadar çarpıcı metinlere yer veriliyor.

Bir Cevap Yazın