13 Ocak 2026

Esma Atila, Geride Kalan Ada

ile izdihamdergi

Sabahın ilk saatleriydi. Vapura binip Büyükada’ya gidecektik. Kış saati uygulaması yüzünden seferler sınırlıydı. Canım arkadaşım her yere geç kalırdı; bu yüzden ona minicik bir yalan söylemiştim. Yola çıkacağımız saat dokuzdu fakat ona sekiz buçukta çıkmalıyız demiştim. Tahmin ettiğim gibi dokuzda ancak hazırlanabildi. Buna rağmen yine de geç kaldık.

Bütün gün yağmur yağacağı söylenmişti. Aralık havasında adaya gitmek çılgınlıktı. Ama bazen insan delilikle ıslanmalıydı. Yürüme ritmimi, yağmurun şemsiyeye vuran takırtılarıyla eşleştirmiştim. Ortaya çıkan bu şahane şarkıyı seviyordum. Ama yağmuru daha çok seviyordum.

İskeleye vardığımızda, uykulu gözlerle dışarıyı seyreden birkaç kişi dışında kimsenin olmadığını gördük. Pazar pazar, bu havada kim deli olmak isterdi, değil mi? Kabataş İskelesi’nin içinde yağmurun sesi hâkimdi. İç karartıcı havadan çıkmalıydım.

Kahve içecek vaktimiz vardı. İskelenin küçük kafesine geçtik. Bir yandan kahve içiyor, bir yandan sohbet ediyorduk. Seferi kaçırdığımız için sinirlenmem gerekiyordu ama hayret… Gayet sakindim. Uzun zamandır yaptığım “sabır” çalışmalarım meyvelerini vermişti demek. Arkadaşıma tek kelime sitem etmedim. Vapurun sesini duyunca iskeleye doğru yol aldık.

Turnikeleri geçince karşımda devasa vapuru gördüm. Bir heyecan sardı beni. Üst kata çıktık, cam kenarına oturduk. Genellikle önemli günlerin gecesinde geç uyurum. O gün de uykusuzdum. Önemli bir konferans vardı ve bunun bir parçası olmaktan mutluydum.

Büyükada’nın önemi de kendisi gibi büyüktür. Eskiden bilim hakkında düşünceler üretilirmiş burada. Vatikan’ın büyük kararları bu adadan çıkarmış. Tabii bu durum üzerine Abdülhamid Han da burada, o kararların alındığı evin yanına bir mescit yaptırmış. Şimdi iskele olarak kullanılıyor. Biz de oraya gidiyorduk.

Vapurun içinde zamanda süzülüyor gibiydim; yüzyıllık ahşap oturaklar, aşınmış pencereler, loş ışık saçan lambalar, hicaz makamında şarkı söyleyen Fransız elbiseli kadınlar, ud çalan fesli adamlar… Bulutların içinden kendini göstermeye çalışan güneş gibi süzülüyorduk denizde.

Ahşap pencerenin önünde dışarıyı seyretmeye başladım. Gök gri ve kasvetliydi, yerin mavisi de gökyüzüne özeniyordu. Vapur hafiften dalgalanıyor, biraz da mideyi sarsıyordu ama sakin ilerliyordu. Camdan aşağı damlalar süzülüyordu. Manzara İran filmlerindeki bunalımı anımsatsa da beni heyecanlandırıyordu. Arkadaşımla birbirimizin fotoğraflarını çekmeye başladık. Hangimizin fotoğrafı daha şık çıkarsa onu birbirimize attık. Hevesimiz azalınca, anlaşmış gibi telefonları çantaya koyduk ve sessizleştik. Bu sessizlik can sıkıcı değildi; dinlendiriciydi.

Camdan süzülen bir damlaya gözüm takıldı. Son sürat aşağı indi, indi… Başka bir damlayla birleşti. “Beni içeri hapsettin ama çıkmasını çok iyi bilirim,” diyen anılarımdan biri gözümün önünde belirdi. Güzel giden her günümün bir yerinde mutlaka bu anılar ortaya çıkıyordu. Bebeklerin bir anda ağlaması gibi. Minicik bir su damlası bile bu anıların gün yüzüne çıkmasına yetmişti. O minicik damlanın içinde ne zamanlar, ne mekânlar vardı. Rüya gibi yedi saniye sürdü; tadı kursağımda kaldı, yavaşça yok oldu.

Seneler önce, bir 23 Nisan tatiliydi… Annemle, kardeşlerimle, yeğenlerimle Büyükada’ya gitmiştik. En tepeye doğru tırmanıyorduk. At arabalarının sesi, çocukların neşesi her yerdeydi. İskeleden tepedeki kiliseye kadar ip götürülüyordu. Eğer ip kopmazsa dileğin gerçekleşiyormuş. İnanan insanların elleri renk renk iplerle doluydu. Biz de o ipleri takip ediyorduk.

Elimde telefonla yürüyordum. Beyaza boyanmış ahşap evlerin, bir daha asla bakmamak üzere, fotoğraflarını çekiyordum. Bir ara minicik kaldırımı fark etmedim, ayağım kaydı. Ansızın, gürültüyle yere kapaklandım. Yardımlarla ayağa kalktım. Hem utanmıştım hem de ayağımdaki acıyı belli etmemeye çalışıyordum. Başım önde, tepeye doğru yürümeye devam ettim.

Tepedeki mesire alanına vardık. Tahta sandalyelere oturduktan biraz sonra ayağımdaki sıcaklık geçti. Ağrısı yavaş yavaş başladı. Ayağımın üzerine bastığım anda burnumu sızlatan bir acıyla tekrar yerime oturdum. Aşağıya nasıl ineceğimi düşünmeye başladım; bu düşünce kaygılanmama yetti. Mecburen aşağı inecektim, üstelik adada herhangi bir araca izin verilmiyordu.

Küçük adımlarla yürümeye başladım ama her adımda acım arttı. Adalarda sadece at arabaları vardı ve hepsi doluydu. Beni almaları için yalvarmaya niyetim yoktu. Kendimi acındırmak için tek bir adım atmam. Ambulans vardı ama yalnızca acil durumlar içindi. Ambulansı böyle “basit” bir durum için çağırmayı ayıp saymıştım. Şimdi düşünüyorum da, bazen insan kendine fazla katı olabiliyor.

Neredeyse beş kilometre yürüdüm. İskeleye kısa mesafe kaldığı için at arabaları almıyordu. Yalvarmaya hazırdım. En sonunda annemin sırtına çıkmak üzereydim. Dur–kalk yaparak, ağlaya ağlaya aşağıya indim. Ambulans çağırmamamın bedelini aileme de ödetmiştim. Kollarımdan tutmuş, beni taşımış, acımı çekmiş, söylenmelerim yüzünden bunalmışlardı. Güzel bir bahar gününün sonunda herkesin sinirleri gerilmişti. Sekerek yürümeye çalışmaktan diğer bacağım da feci şekilde ağrıyordu.

Vapura kendimi attığımı hatırlıyorum. Sonrası rüya gibiydi. Annemin omzunda gözlerimi açtım; Eminönü’ne varmıştık. Bedenim öyle yorulmuştu ki, uyandığımda sarhoş gibiydim. Yolculuk sırasında eniştem aranmış, Eminönü’ne çağrılmış ve bekliyormuş. Haberi bile olmamış.

Vapurdan inmeye çalışırken iki bacağımın ağrısından ayakta duramadım. Zor bela kendimi dışarı attım. Eniştem beni hızlıca hastaneye götürdü. Tabii eşimi de aramışlar, durumu haber vermişler. Muayene, röntgen derken doktor net bir teşhis koyamadı. Ya incinmişti ya da çatlamıştı. O gün alçıyla tanıştım ama tanıştığıma pek memnun olmadım. Ev işleri geldi aklıma: nasıl yemek yapacaktım, nasıl banyo yapacaktım?

Artık eskilerde kalmış olan eşim hastaneye gelip beni aldı. Yol boyunca “seni annene götüreyim, evde tek başına kalma” deyip durdu. Kendi derdime düştüğüm için bu ısrarı pek anlamadım. Ayağım alçıdayken evde tek başıma yapamazmışım. Ayağıma basmamam gerekiyormuş, basarsam daha kötü olurmuş, annem bana bakarmış.

Tabii anneme gitmek istemedim. Herkes kendi evinde rahattı. Ayağıma basa basa merdivenleri çıktım, evime vardım. O da işine döndü.

O zamanları günü gününe hatırlamıyorum. Annem geldi, yemek yaptı. Kayınvalidem geldi, temizlik yaptı. Arkadaşlarım her gün uğradı. Bazen işlerimi kendim hallettim. Alçıya basa basa onu hamur ettim. Dinlenmek mümkün değildi.

Yalnızdım; temizlik de yaptım, yemek de. Ne lavaboyu temizledi ne de kahve pişirdi. Her zamanki gibi eve geç geldi. İzin gününde bile sabah gitti, gece gelmek bilmedi. Güneş bile battıktan sonra dünyayı hemen terk etmezdi; yavaş yavaş aydınlatmayı bırakırdı. Demek ki güneşin insanoğluna merhameti vardı. “İyi misin?” diye sorduğunu bile hatırlamıyorum.

Bazen düşünürüm; aynısını ben yapsaydım el âlem ne derdi? Kocam evde, ayağı alçıda; ben sokaklarda fink atıyor olsaydım… “Hastalıkta, sağlıkta” cümlesi havada asılı kalmadı. Kara bir bulut gibi başımın üzerine çöktü. Yalnızlığı iliklerime kadar hissettiğim günlerdi.

Bir süre, beni anneme göndermek istemesini iyiliğimi düşündüğü için sandım. Yalnız kaldığım günlerde de anlamadım. Sonraları sorumluluk almak istemediğini düşündüm. Beni evden postalamak istemesinin sebebini anlamam için üç ay geçmesi gerekiyormuş.

Gerçeklerin tokadı insanı yıkmaya yetiyor.

Meğer aldatılıyormuşum.

İZDİHAM

Hepimiz Ölecek Yaştayız