Erdem Öztaşa, Mezarlık

Son bardağını da içtikten sonra ayağa kalktı, parayı ödedi ve yalpalayarak kapıya çıktı. İçerinin boğuk havasından dışarının oksijenine kavuşunca ciğerlerine mis gibi giren havanın kokusu mide bulantısını azaltmakla birlikte başının da dönmesine sebep oldu. Yalpalayarak ve düşünceli bir şekilde kaldırımda yürümeye devam etti. “İnsanlar” dedi, “bizi kullanıyorlar ama, acaba sonunu düşünmüyorlar mı bunu yaparken?”

Kafasında çılgın düşünceler kaptırmış kendini gidiyordu. “Kelimeler sultanını kaçırmış birileri” diye mırıldandı. Yolda giderken sağa sola tutunuyor, gelip geçenlere çarpmamaya çalışıyordu. İnsanlar aşağılayıcı gözlerle onu süzerken ondan çekinip yolu da açıyorlardı bilerek. Kim ister bir sarhoş ile papaz olmayı…

Savrula savrula nihayet top sahasının önüne geldi, oradan da bıraktı kendini yokuş aşağı… Kendini yokuş aşağı bırakınca düştü, yolda giderken aldığı mandalinalar da ezildi, eli çizildi. Çevreden iki genç kaldırdı, kaldırıma çıkardı. “Bir şeyin var mı?” dedi. “Evet, ruhumu kaybettim, bulabilir misiniz?” Kafada kontak olduğunu düşünen gençler de kaldırıma çıkardıktan sonra bırakıp gittiler. Kalktı, silkindi. Kar yağmıştı, içine giren kar suları müthiş bir ürperme yaymıştı vücudunda. Ezilmiş mandalinalarla dolu poşetle evin yolunu tuttu ve nihayet kendini yatağa attı. Mandalinaları kapının girişinde, montunu biraz ileride, kendini de yatak odasının kapısının eşiğine bırakmıştı. Başı müthiş ağrıyordu, hayâller görmeye başladı. Bir ânda gözleri doldu, hıçkıra hıçkıra ağlama isteği geldi içine, gözleri dibine kadar dolunca bıraktı, hüngür hüngür ağlamaya başladı. “Ahh” diye bir feryad etti, sonra burnunu çekti, toparladı kendini.

Karşısında bulunan kitaplıkta hareket eden bir şeyler görmeye başladı. Ama sarhoşluğuna verdi bunu. Gözlerini kapattı, açtı, hâlâ bir şeyler hareket hâlindeydi. Kelimeler üzerine üzerine gelmeye başlamıştı. “Onun harfleri geliyordu” üzerine…

“İsminin harflerini kurşun yaptım
Sıktım kalbime”

dedi. Üstüne üstüne gelen harfler sahiden “Onun harfleriydi”. Nun’du yani, vav’dı, ra’dı, cim’di, elif’ti, sonra yine nun geliyordu. Geliyordu harfleri…

Sonra harfler onun sûretine dönüştü. Ona doğru yaklaştı sûreti, hem kelimeler vardı o sûrette, hem de kendisi… Sonra daha dikkatli bakınca tüm bu gördüklerinin duvardaki poster ve o poster üzerindeki harfler ve suretin bir karışımı olduğunu anladı. “İnsan sevince, nasıl da gördüğü her şey sevdiği oluyor” dedi. Tekrar ağladı, silkindi, sanki ilâhî bir kudret gelmişti, kalktı ve hızlıca çekmeceleri karıştırdı. Hiçbir şey göremiyordu, gitti ışığı yaktı. Tekrar çekmeceleri karıştırdı. Bu sırada da müthiş bir ürperme tüm vücudunda yayılıyordu. O çekmeceleri karıştırırken dışarıdan bir yerden kulağına en sevdiği müziğin sesi gelmeye başladı. Bir ân durdu, “onun da sevdiği müzikti bu” dedi, burnuna “murad edilenin” kokusu geldi. Ciğerleri hiçbir zaman böyle muhteşem bir esans kokusu çekmemişti içine… Huzur doldu. Çekmeceleri daha bir zevkle aramaya başladı, ama bir yanı da müziğin geldiği kaynağı merak ediyordu. Hem merakını yatıştırmaya çalışıyor, bir taraftan da murad edilene ulaşacağı köprüyü arıyordu.

Bir ânda muazzam bir ahenk geldi ruhuna ve kelimelerine…

“Sakinleşin harflerim” dedi. “Ruhuma sükût hâkim olmalı ona ulaşana kadar”…

Müziğin sesi iyice yaklaşmaya başladı, rahatsız edecekti neredeyse. “Kim bu kâinatımın sevdiği müzikten beni soğutmaya çalışan” dedi. Sinirle pencereden baktı, ama kimseyi göremedi. Ses çok yakınındaydı, ama o yoktu. Kulaklarını kapattı, salonun ortasına geçti, ses arttıkça artıyordu. Sonra, sonra “onun kahkahaları” da karışmaya başladı ahenk arasına. Gözlerini kapadı, kulaklarını tıkadı, ama gözlerini kapayınca da onun sûreti geliyordu önüne. Bir ânda ruhunun bulduğu huzur kendini karanlığa bırakmıştı. “Kes şu lanet müziği!” diye bağırdı, ama durmuyordu ses. Bağırmaya başladı, tepiniyordu. Zıplamaya başladı, “kesin şunu, kesin!” dedi. O sırada kapı çaldı. Kapıyı ısrarla vuruyordu birileri. “Açılsana kapı” dedi. Kapı açıldı, içeri gelen komşuları idi. “Ses duyunca, bir şey oldu sandık.” “Yok bir şey, iyiyim ben. Müziğin sesini çok açtım da. Duyuyor musunuz siz de?” “Neyi?” “Müzik çalıyor ya!” “Hayır, müzik falan çalmıyor.” Komşular birbirlerine bakarak konuşmaya başladılar. “Hayır, çalmıyor.” “Şey, galiba biraz yorgunum da. Size iyi günler. Pardon, geceler. Saat kaç bu arada?” “On bir buçuk oldu. Gürültünüze uyandık.” dedi bir tanesi. Sinirle bir yumruk salladı ona, yere düşen adam kayboldu. Diğer komşular da patlayarak balon oldu. Bastığı yer kaymaya başladı. Müzik sesi sağır edecek derecede çınlıyordu kulağında, gözleri kapandı. Bütün gücüyle bağırdı. Yer kayıyordu veya o eriyordu. Yere düşer gibi oluyor, düşmüyordu. Sonra sanki bir ân havalandı, ama tekrar yere indi. Salona geçti, kapı olduğu yerde yoktu. Kapı yerine insan iskeleti vardı, sonra o iskelet kapı oldu. Kapının tam yanındaki “sigara içen iskelet”i kapıyla karıştırdı. Sonra sustu. Konuşmuyordu ama sustu. İnsan sussa bile içinden konuşur, tamamen susmak mümkün oluyor mu ki hiç? Zihnimizden geçen düşünceler konuşuyor biz sussak, biz sussak kalbimizdeki harfler konuşuyor, biz sussak ruhumuz susmuyor. Ama o tamamen sustu. Ne kalbindeki harfler, ne ruhu, hiçbir şey konuşmuyordu. Büyük bir sükût mezarlığına döndü ve salonun ortasında ayakta kalakaldı. Mum gibi eridiğini hissediyordu, yerle bir oluyordu. Küçük bir ip parçasına tutunmaya çalıştı ama o da döndü onun suretine… Gözlerini kapadı, onun sureti, etrafına baktı, her yer onun harfleri ve onun sureti… Sıtma tutuyordu, gözleri kaydı. Sonra her yer karanlık oldu. Sonra gözleri geri geldi. Yerler ıslaktı, kendi gibi. Midesi bulandı, kusmaya başladı. Ama ağzından değil, her yerinden kusuyordu. Onu kusuyordu. Midesi mezarlığa döndü. Dikkat etti, müzik sesi kesilmişti. Sadece kahkahalar kalmıştı geriye, onlar da yavaş yavaş hıçkırığa dönüşmeye başladı. “Zıtların senfonisi mi bu?” diye geçirdi içinden, zihninden, kalbinden veya ruhundan ve sonra bıçkın bir delikanlı gibi kalktı ayağa. Ayaklarında derman kalmamıştı, saf bir sükûnet hâkimdi salona.

Sadece o hıçkırıyordu. Kimdi onu bu denli üzen? Kim ağlatıyordu? “Ben galiba.” 1-2-3-4… Sessizlik… Sesim yankı yapıyor. Sonra pencere tarafından bir ışık huzmesi vurdu yüzüne, gözlerini alıyordu. Gözleri karardı, bir ân kör olduğunu sandı ve toparlandı. Kitaplığına doğru yürüdü, kitaplar kendi kendine açıldı. Birileri okuyordu kitapları… “Mutluluk bize hayatta sadece bir kez verilir; daha sonra karşılaştıklarımız tamamen acıdan başka bir şey değil.” diyordu Dostoyevski ona. Sonra “sizin şehrinizden tanrıya götürüyorum / perişan ve divane gönlümü” dedi Ferruhzâd. “Bu hayatta sadece yaşamayı becerebiliyoruz” dedi Nouvella Vague. Bence yaşamayı değil, yaşayamamayı beceriyoruz dedim ben de. Amma da büyük laf ettim. “bilemezsin Günseli derdi yaşamak her gün girilen bir imtihan olursa buna kimse dayanamaz” dedi Oğuz Atay. Benim adım Günseli değil ama! “Gerçekte hepimiz, hem de çokluk hepimiz birer deliyiz” dedi tekrardan Dostoyevski. Söz almadan konuştu ama, kim sırası gelince konuşuyor zaten değil mi? “Bu gece gözlerinin göğünden / şiirime yıldız yağıyor” dedi Ferruhzâd.

Pencereye baktı, o sırada gökte yıldızlar arasında onun suretini gördü. Yıldızlar kayıp kalbine girmişti, onun sureti kalbine girmişti. Yani o göklerden ilhâm olarak gelmişti ona, ben hep demiştim zaten onda tanrısal bir şeyler var diye… “Bırak şu ölüleri, diyordu bana; gel seninle mezarlığa gidelim de diriler arasında oturalım!..” dedi Necip Fazıl. Ve kalktım, hızlıca kapıdan dışarı çıktım. Çıktı, yürümeye başladı. Sarhoşluğu geçmişti, koşarak, adeta koşarak gidiyordu. Hızlıca yokuşu çıktı, bu kez top sahasının karşısından yürümeye başladı. Az kalmıştı, kalbi küt küt atmaya başladı. Kapının önüne gelince üstünü silkeledi, derin bir nefes çekti.

Elinde bir demet çiçek, oturdu toprakla elenmiş taşının başına, “ben geldim” dedi “sana.” Arkasından bir el dokundu, “bu saatte ne işin var burada kardeş? Hırsız falan mısın da mezarlığa geldin?” dedi bekçi. “Sonra toprak onu kendine çekti, kaybolmaya başladı. Yağmur yağıyordu, eridi, aslına döndü, sıvı bir balçık oldu ve onun toprağına karıştı. Mezardan çok güzel bir esans dağıldı tüm kâinata ve o günden sonra her seven mutlu oldu, herkes sevdiğiyle evlendi ve çiçekler açtı ve yaz oldu ve kış hiç gelmedi ve hep gülüyordu insanlar artık ve umutsuz bir umut kalmadı artık dünyada ve kelimeler hep saygı duruşunda durdu onlar için.

Erdem Öztaşa

İZDİHAM

 

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın