Emel Çelik, Yürekte Başlayıp Ellerde Hayat Bulan Keçecilik

 Günümüzde kültürümüzün bir parçası olan geleneksel el sanatlarımız unutulmaya, yok olmaya yüz tutmuş ne yazık ki. Yıllar içinde teknolojinin hızlıca hayatımıza girmesi, tüketim tercihlerimizin değişmesi sonucunda bu meslekleri yapan kişilerin gün geçtikçe azalması süreci hızlandırmış. Kültürümüzdeki el sanatlarından birisi de “Keçecilik”. Sayıları az da olsa mesleklerini hâlâ kutsal bir görev gibi yapan zanaatkârlarımız da var elbet. Bunlardan birisi de Sadık Karabulut.

Sadık Usta, Manisa’nın Kula ilçesinde yaşayan elli yaşında, ömrünü mesleğine adamış bir keçe ustası. Üç kardeşten ortanca olanı. Baba mesleğini kutsal bir emanet gibi sürdürüyor. Otuz beş yıldır, her gün sabahın erken saatlerinde açıyor ekmek teknesinin kapılarını, büyük bir sevgiyle mesleğini icra ediyor. Bilindiği kadarıyla bölgede bu sanatla uğraşan tek zanaatkâr.

Bir vesileyle yolum dükkânına düşüyor. Dükkânın demir parmaklıklarına asılmış keçe eşyalar, günün tertemiz ışığıyla gelip geçeni selâmlıyor sanki. Kapıyı aralayıp hayırlı  işler diliyorum. Yapmakta olduğu işi bırakarak esnaflık adabıyla içeri buyur ediyor. Karşıma tablo gibi bir manzara çıkıyor: Üzerinde büyükçe harflerle “Besmele-i Şerif” in yazılı olduğu devasa bir makine mağrur bir şekilde dimdik karşımda. Rengârenk keçeler, makinenin demirlerinde süzülüyor. Dışarıdaki keçe eşyalardan içeride de var. Onlara, özel anların ve aile büyüklerinin minnetle asılmış fotoğrafları eşlik ediyor. Köşeye kurulmuş olan soba sıcacık bir samimiyet yayıyor etrafa. Birçok alet edevat bu tablonun içinde yerlerini almış durumda. Hâl hatır sorulduktan sonra ortamın çok etkileyici olduğunu; her köşesinde emeğin, alın terinin gizlendiğini; yaptığı işin ne kadar kıymetli olduğunu söylemem üzerine Usta başlıyor anlatmaya: Kendimi bildim bileli bu dükkândayım, diyor. Keçecilik baba mesleği. Çocukluk yıllarımda okuldan arta kalan zamanda çıraklık yaptım babama. Yaklaşık on dört – on beş yaşlarından beri de bil fiil burada çalışıyorum. Benim ustam babamdır. O, rahmet-i rahmana kavuşuncaya kadar, işi biliyor olsam da kalfası olarak çalıştım. Onun disiplini ve iş ahlâkıyla yetiştim, diyerek babasına rahmet diliyor. (Mekânı cennet olsun.) Titreyen sesiyle devam ediyor anlatmaya: Eskiden memlekette Keçecilik kabul gören bir işti. Özellikle köylerde günlük hayatta birçok alanda kullanıldığı için talep çoktu. Şimdi öyle mi? Yaptığım üç beş keçenin neredeyse hepsi turistik amaçlı. Nadir de olsa kullanmak için alan çıkıyor. Arada bir meraklı olanlar da gelir. Fotoğraf çekerler ya da hediye etmek için alanlar olur, diyor ve birkaç anısını anlatıyor. Keçecilik zanaatının bir önemi kalmadı artık ama Allah bereket versin akmasa da damlıyor. Ekmek kapım açık en azından, diyerek şükrediyor.

Sadık Usta’yı dinlerken bir yandan da yerde serili duran keçe yolluğun üzerine, gönlünde oluşturduğu rengârenk desenleri ahenk içinde yerleştirişini izliyorum. Hiçbir modele bakmadan bu kadar güzel desenleri uyum içinde ortaya çıkarmasına, elinin pratikliğine hayran olmamak elde değil.

Usta’nın iki oğlu var. Büyük olan başka bir işe yönelmiş. Küçük olanı ise üniversite öğrencisi. İkisine de öğretmiş Keçeciliği. Hayattayken çocuklarına, mirasını bırakmanın haklı gururunu yaşıyor. O anda Usta’nın küçük oğlu Şerif de babasının yanında ona yardım etmekte. Yerde serili duran keçeye, kendinden emin bir mahcubiyetle, desenleri işliyor. Duruşundan mesleğin inceliklerini ve ahlâkını öğrendiği anlaşılıyor. Oğlanlar ne yapsın, bu mesleğin geleceği yok, diyor Sadık Usta. Ona hak vermemek mümkün mü?

Keçenin tarihi hakkında bildiklerimi ben de Usta’yla paylaşıyorum. Keçe, yeryüzünde bilinen en eski tekstil türü, tekstilin atası da diyebiliriz. Biz Türklerin tarihinde de önemli bir yeri olmuş her zaman.  Orta Asya’dan bu yana Keçecilik yapılagelmiş. Göktürkler döneminde, kağanların tahta çıkış törenlerinde kullanılan eşyalar keçeden olurmuş. Yani hukukun ve devletin sembolüymüş bir nevi. Türkler, yerleşik hayata geçtiklerinde de Keçeciliğin her zaman var olduğunu biliyoruz. Yüzyıllar boyunca kullanım alanının genişliği sebebiyle günlük yaşamın bir parçası ve gelir kaynağı olmuş. Bu nedenle bizim için tarihi ve kültürel anlamda çok kıymetli olduğunu belirtiyorum. O da bilgilerini paylaşıyor ve tarihe küçük bir yolculuk yapıyoruz. Bu mesleği yapan ustaların da ne kadar kıymetli olduklarını söylüyorum. O hüzünle başını sallıyor. Benim ise o anda atalarımızın konargöçer hayatı yaşadıkları dönemdeki çadırları, yere serdikleri yaygıları, kıyafetleri gözümde canlanıyor. Koyunlarını otlatan bir çobanı omuzlarına attığı bir kepenekle hayal ediyorum. Rahmetli dedem, keçe seccadesinde namaz kılarken gözlerimin önüne geliyor.

Küçük bir suskunluktan sonra Keçeciliğin oldukça uğraş isteyen bir iş olduğunu söylüyor Sadık Usta. Bunu dükkânına girince etraftaki alet edevattan anlayabiliyor insan. Büyük bir hevesle tek tek gösterip anlatıyor işlevlerini. Ayrıca keçeleri boyamak için büyükçe bir kazan olduğunu ancak boyama işinin biraz meşakkatli olması yüzünden evde yaptığını belirterek renklerin solmaması ve canlı olması için kök boya kullanıldığını da ekliyor. Koyunların tüylerinin mayıs ayında kırpılmasıyla yünlerin temizlenmesinden başlıyor anlatmaya. Temizlenen yünlerin taranıp yere serilmiş bir hasır üzerine ıslatılarak yayılıp rulo yapılmasını, 1 saatten fazla süren sıkıştırma işlemini; sonrasında 3 saat kadar süren tepme işlemini, bu işlem sırasında her 10 dakikada bir açılan keçenin ıslatıp havalandırılarak tekrar işleme devam edildiğini ve kurutma işlemine geçildiğin;, son olarak, yapılmak istenen ürüne göre şekil verilip desenleri oluşturmayı aşama aşama anlatıyor.

Bu işlemlerin, eskiden el aletleriyle ve insan gücüyle yapıldığını, zamanla makineler sayesinde zorluğun biraz olsun azaldığını söyleyerek dükkâna hükmeden devasa makineyi gösteriyor. Bu makinenin mağrur duruşunun sebebini şimdi daha iyi anlıyorum. Anlatımının ne kadar içten ve samimi olduğunu düşünürken Sadık Usta’nın bir an içlendiğini fark ediyorum. Sebebini sorduğumda aldığım cevap beni şaşırtmasa da ben de içleniyorum. Usta: Bizi yeterince desteklemiyorlar, diyor. Eskiden yine biraz olsun elimizden tutarlardı, şimdi ne arayan var ne soran, diyerek hüzünlenen gözleri, nasır bağlamış ellerine takılıp gidiyor. Haklı buluyorum Usta’yı. Çünkü bu kıymetli mesleği yapan bir avuç kalmış zanaatkârdan birisiydi nihayetinde. Kıymeti bilinmeli, arkasında durulup desteklenmeliydi.

Bu güzel ortamı ve muhabbeti sonlandırma vakti geldiğinde, müsaade isteyerek dükkândan ayrılıyorum. Tıpkı karşılaması gibi uğurlaması da usulünce oluyor. Hatırlanmış olmanın, mesleği adına bir şeyleri anlatmış olmanın mutluluğunu fark ediyorum Sadık Usta’nın tavrında. Hayırlı işler dileyip şükranlarımı sunuyorum kendisine. İçimde böyle bir ustayı ve sanatını daha iyi tanımış olmanın mutluluğuyla yola koyuluyorum. Zihnimde edindiğim bilgileri, gördüklerimi harmanlamaya çalışırken bir yandan da yüreğimde ince bir sızı beliriyor. ”El emeği göz nuru” söyleminin dile geldiği “Keçecilik zanaatını” ve ustanın kırgınlığını, değişen zamana çaresizce boyun eğişini düşünüyorum. Günden güne yok olan değerlerimizi, bu değerlere gönül vermiş olanların ayakta kalma çabasını düşünüyorum. El sanatlarıyla uğraşan ustaların duruşlarını, aldıkları meslek terbiyesini yaşantılarına nasıl yansıttıklarını bir kez daha anlıyor ve şahit oluyorum.

Bizi biz yapan değerleri unutmamalı vakit daha da geç olmadan hepimiz elimizden geldiğince bunun için çabalamalıyız. Kültürümüzün bir parçası olan el sanatları modernleşmek adına kaderine terk edilmemeli. Kıymetleri paha biçilemeyecek olan ustalara daha fazla değer verilmeli. Bunun için yapılan çalışmaların da olduğunu göz ardı edemeyiz elbet. Ancak daha fazla hassasiyet gösterilmeli diye düşünüyorum. Çağa ayak uydurarak değerlerimize, kültürümüze  sahip çıkabiliriz öyle değil mi?

Sizlerin de bir gün Manisa’nın şirin ilçesi Kula’ya yolunuz düşerse Sadık Usta’nın dükkânına bir uğrayın derim. Bir bardak çay eşliğinde hoş sohbetini, mesleğine dair anlattıklarını dinlemekten keyif alacağınıza eminim. Kim bilir, belki minyatür bir çoban kepeneği, bir seccade ya da bir yolluk alıp o anı ebedileştirebilirsiniz.

Geçmişimizi, el sanatlarını kültürümüzü yaşatan USTALAR! İyi ki varsınız, hep var olun. Sadık Usta’nın hikâyesine kulak veren dostlar, sizlere de selâm olsun!

Emel Çelik

İZDİHAM

İzdiham'ın 47. Sayısı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Büyük bir heyecanla beklediğimiz yeni sayıda ”Yaşar Ercan, Gündüz Vassaf, Gökhan Özcan, Yankı Yazgan, Ali Ayçil, Elif Aşiran, Dilek Kartal, Bülent Parlak, Turan Karataş, Seda Nur Bilici, Ahmet Aslan, Sulhi Ceylan, Sümeyye Dursun, Rümeysa Kocaman, Abdullah Harmancı, Hüseyin Hakan, Cüneyt Gönen, Yasin Kara, Ahmet Enis Gürcan, Akın Akaoy, Onur Bayrak, Bekir Şamil Potur, Enes Aras, Mustafa Toprak, Faruk Sarıkavak, Tuğba Karademir, Halil Ecer, Vedat Milör” gibi isimlerin metinlerine yer veriliyor.

Yorumlar!

Bir Cevap Yazın