Dilek Kartal, Gece Gece Bir Nuray

Saate baktı. Daha on iki bile olmamıştı. “Bir bitmedi.” diye söylendi. Gözünü yoldan ayırmadan gömleğinin cebindeki paraları çıkarıp tek eliyle saydı. Mal sahibine verilecek yevmiyeyi ve benzin parasını ayırıp kalanı tekrar cebine koydu.

Normalde, gece bir gibi arabayı diğer şoföre teslim ederdi. Ama bugün.

Yağmur, zaten korkunç olan trafiği iyice çığrından çıkartmıştı. Biraz erken bıraksa arabayı? Gerçi eve gidip ne yapacaktı? “Oğlan çoktan uyumuştur, bizimki de kanepede. Sahi, bugün günlerden ne? Salı. Hangi dizi var Salıları?” Amaan, biri geçe giderdi işte mis gibi, iki lokma bir şeyler yer, sonra da vurur kafayı yatardı. Hayır yani, uyumamış olması mesele değil de tutup canını sıkacak bir şeyler bulursa gece gece. “Yürü oğlum İbrahim.” dedi, “Hiç çekilmez bu yorgunluğun üstüne.”

Cadde boyunca dur, kalk ilerlerken şık bir restoranın önünde bekleyen kadını gördü. El etti kadın; durdu. Saçlarından çok belli olmasa da, ceketinin koyulaşan omuzlarından epeyce ıslandığı anlaşılıyordu. Şemsiyesi yoktu. -Halbuki meteoroloji günlerdir yağmur uyarısı yapıp duruyordu.- Üstelik de bu kadar şık bir kadın.

“Levent lütfen!”
“Düz mü gidelim, yoksa geri dönüp yukarı mı?”
“Hiç fark etmez, neresi daha açıksa. Gerçi yağmurda her taraf aynıdır ama.”
“Valla, Mecidiyeköy’den Şişli’ye tam 45 dakkada geldim.”
“Doğrudur, Allah yardımcınız olsun.”

Bunları söylerken dikiz aynasından kadına baktı. Birine benziyordu. Otuzlarının başında olmalıydı, taş çatlasın otuz üç, beyaz tenli, kıvırcık saçlı. “Güzel hatun.” diye geçirdi içinden.

Arabanın içi, hoş bir kadın kokusuyla dolmuştu. Geceleri daha çok fark edilirdi bu kokular. Bazıları dayanılmaz derecede kötü olurdu; hele sigara ve ter kokusuyla karışmışsa. Bu öyle değildi; ince, belli belirsiz ama varlığını da hissettiriyordu. Kadının fark etmesinden korka korka, derin bir nefes aldı İbrahim.

Kadın, tek eliyle yanındaki camı aralamaya, diğer eliyle de saçındaki tel tokaları çıkarmaya çalışıyordu. Bir, iki, beş, on… Sonrasını saymadı. Deliydi bu kadınlar. Güzel görünmek adına katlanamayacakları eziyet yoktu. Ne gereği vardı cânım saçları böyle zapt etmeye çalışacak. Hem bak tokaları çıkarınca ne kadar da… “Nuray!” deyiverdi birden, üstelik yüksek sesle. Kadın, başını çevirip dikiz aynasından sertçe İbrahim’e baktı:
“Pardon?”
“Yok. Şey yani. Size değil. Birini gördüm sand…”

Çatılan kaşları gevşedi kadının, başını, araladığı cama çevirip yüzünü yeniden yağmura uzattı. Tabii ya, buradan bakınca, böyle yandan. Saçları, gözlerini yumması falan. Gamzesi bile vardı galiba. Nuray’ın da gamzesi vardı. Onun da saçları böyle. Yok, kıvırcık değildi Nuray’ın saçları, bir ara heves etmişti o kadar. İbrahim, Nuray’ın saçlarını öyle kıvırcık yaptığını ilk gördüğünde delirmiş, “Ne kız o kafanın hali, şarkıcı karılara dönmüşsün aynı!” diye azarlamıştı. Ama Nuray bu, hiç kızılır mı Nuray’a? Alt dudağını çocuk gibi bükmüş, başını öne eğmişti. Yetmemiş bir de usul usul sokulmuştu İbrahim’e. Halbuki mahallenin kızıydı Nuray ve bu kadar çok sokulmamalıydı İbrahim’e. Burnunu boynuna dayayıp nefesinin olan sıcaklığıyla, “Kızma bana yaaa!” dememeliydi. Demişti Nuray. Bunu o ‘a’ları uzata uzata söylemişti üstelik. Boynu cayır cayır yanmıştı İbrahim’in. Boynundan başlayarak bütün gövdesi ateşe verilmiş gibi titremiş tek kelime edememişti. Zaten ne olduysa o gün olmuştu.

Kadın haklı çıkmıştı. İbrahim’in boştur umuduyla girdiği yolda da berbat bir trafik vardı. Kadın, arada bir İbrahim’in gözünden kaçan açık bir yol görecekmiş gibi başını arka koltuktan ön tarafa doğru uzatıyor; her uzandığında da belli belirsiz ama varlığını hissettiren kokusunu da beraberinde getiriyordu. Kokuyu her fark edişinde, iç geçiriyormuş gibi derin bir nefes alıyordu İbrahim.

Şükran’ın hiç böyle alışkanlıkları yoktu; İbrahim’in karısı. “Hiç uğraşamam valla, en güzeli temizlik kokusu.” der kestirip atardı. İyi güzel de hani ne olurdu şöyle azıcık sürüverse, hiç değilse boynuna, kulaklarının arkasına. Bak mesela Nuray öyle değildi; severdi o. Arada parfümünü değiştirdiğinde boynunu İbrahim’e uzatır, “Nasıl sence?” diye sorardı, sesinin olan cilvesiyle. İbrahim dikiz aynasından elindeki telefonla uğraşan kadına baktı. Basbayağı benziyordu işte. İçi ürperdi.

“Aysel Hanım merhaba. Yoldayım ben, çok trafik var yalnız, haber vereyim dedim. Derin mi o? Yaa? Verir misiniz telefona? Tatlıımm! Niye uyumadın annecim sen? Yoldayım tatlım. Ama sabah söylemiştim ya aşkım. Yok anneciğim, alamadım bugün, çok işim vardı. Yarın söz, hatta istersen hafta sonu beraber alırız. Hı hımm, onu da alırız.”

Kızı olmalıydı. Bütün kadınlar gibi onun da yüzü çocuğuyla konuşurken değişiyor, diye düşündü. Bir ışık, bir aydınlık yayılıyor kadınların yüzlerine çocuklarıyla konuşurken. Kadın, telefonu kapatınca bir açıklama yapması gerekiyormuş gibi “Kızım,” dedi, “Bisiklet sözü vermiştim ama yoğunluktan…”. “Allah bağışlasın,” dedi İbrahim. Kızından bahsederkenki heyecanı hoşuna gitmişti İbrahim’in. Nasıl bir anneydi acaba? Nasıl oynardı çocuğuyla? Şimdi eve gidecek, koşup kızına sarılacak, belki birlikte uyuyacaklardı. Ya baba? Kocası yani? Kim bilir?

“Gerçi çok küçük daha, sokakta falan binemez ama.”
“Çocuk işte.”
“Hoş, bisiklete binecek sokak falan da kalmadı ya.”
“Öyle. Biz şanslıydık. Benim de vardı üç tekerlekli bir tane.”
Aynen, benim de.”

Babasının o üç tekerlekli bisikleti eve getirdiği günü hatırladı İbrahim. Hemen alıp kapının önüne çıkmıştı. Nuray da hemen gelivermişti yanına, “Benden başkasını bindirme tamam mı?” demişti, “Tamam.” demişti İbrahim de. Sonra bir gün, neydi o kızın adı, o kızı bindirmişti de küsmüştü Nuray.

Küserdi Nuray. Pis küserdi, bela susardı hem. İbrahim’in ciğerleri üşürdü o susunca. Askerden izne geldiğinde de böyle bir susmuştu. Neymiş, geleli iki gün olmuş da bir yüzünü görmek istememiş Nuray’ın; hiç mi göresi gelmemiş; iki gün olmuş yahu, koskoca iki gün; mahallenin itiyle kopuğuyla sarılıp koklaşmaktan bir Nuray’a sıra gelmemiş. Üçüncü gün İbrahim, koşup yanına “Nuray!” demişti ama boşuna. Nuray’ın dilini çöz çözebilirsen. Bir hafta kedinin ciğercinin kapısından ayrılmadığı gibi dolanıp durmuştu evlerinin önünde, Nuray pencereye bile çıkmamıştı. Sonra da ne olmuşsa öyle birdenbire.

Yağmur hafiflemeye başlamıştı. Birazdan trafik de sakinleşirdi. Ayakları iyice şişmişti İbrahim’in. Kolay mı kaç saattir? Hep böyle olurdu. İki damla yağmur düşünce arabaların sayısı birdenbire çoğalırdı sanki. Ondan sonra böyle dur kalk, dur kalk… Haşat olurdu insanın ayakları, tabii sinirleri de. Dikiz aynasında biran göz göze geldiler. Bakışlarını caddeye kaçırdı İbrahim. “Tövbe, tövbe! Gece vakti. Ama benziyor işte.”

Kadın, izin isteyerek pencereyi araladı, bir sigara yaktı. Bunalmıştı. Kim olsa bunalırdı zaten. İbrahim de bunalmıştı, gömleğinin bir düğmesini açtı. O sırada gözü, kadının gömleğindeki düğmelere çarpacak gibi oldu, bir kez daha tövbe çekti İbrahim, gözlerini bir kez daha kaçırdı.

Gece gece nereden çıkmıştı bu Nuray şimdi. Şükran’ı düşünmeye çalıştı. İyi kadındı Şükran, güzelliğine güzel, çok da becerikli bir kadındı. İbrahim’e karşı bir saygısızlığı da yoktu. Hem İbrahim istemişti bu evliliği. Hatta Şükran başlarda pek beğenmemişti bile onu.

Annesi telefonda, Nuray’a söz kestiklerin söylediğinde kalbi bir güm demiş, durmuş; güç bela “Hayırlı olsun.” diyebilmişti. Başka ne desin ki? Onca sene susup şimdi denir miydi anneye, böyleyken böyle diye. Denmezdi. Demedi İbrahim. Yumruğunu kemirdi durdu aylarca. Askerden döndüğünde bir iki kez karşılaştılarsa da hiç konuşmadan geçip gittiler birbirlerinin yanından. Kimse üzerinde durmadı bu selamı sabahı kesişin. Asıl film, Nuray’ı nişanlısıyla ilk gördüğü gün koptu İbrahim’de. Eğilmiş, nişanlısının kulağına bir şeyler fısıldıyordu Nuray. Boynu bir kez daha yandı İbrahim’in. Ama bu defa başkaydı. Boynundan başlayarak bütün gövdesine zehir basıyorlarmış gibi. O gece dedi annesine: “Beni evlendir.”

Ah bu kadınlar! Aralarındaki istihbarat ağı muazzamdı. Bir haftada helal süt emmiş bir kız bulundu, bir aya kalmadı isteme, söz, ardından da nişan. Yaz çıkmadan evlendi İbrahim; taşındı gitti mahalleden. Arada hafta sonları annesine uğruyor, laf Nuray’a gelsin diye dört dönüyordu. Laf nihayet geldi Nuray’a. Nişanı atmış. Hem de ne atmak! Sevmedim seni demiş elin oğluna, canım bu kız da deli miymiş, madem sevmemişmiş ne demeye gezip tozmuşmuş garibanla, ne diye o kadar masrafa sokmuşmuş milleti.

İbrahim, “Sevmedim seni demiş”ten sonrasını duymadı bile. Bir gök gürültüsü kulaklarında. Annesi ilk defa yakalamıştı İbrahim’i böyle suçüstü. Sarsıp kendine getirmek ister gibi, “Şükran nasıl?” diye sormuştu birdenbire, “Mide bulantıları devam ediyor mu?”

Yolun buradan sonrası açıktı. Keyfi yerine geldi İbrahim’in. Şükran uyumamış olsa diye geçirdi içinden, belli belirsiz gülümsedi. Kadın da hazırlanmaya başlamıştı, belli ki inecekti. İbrahim aynadan son kez baktı kadına. Üstelik bu defa, diğerlerinden daha uzun… Saçlarının yüzüne düşmesine, dudaklarına, boynuna. Kadın inince bir süre de peşinden. Arabada kalan kokuyu uzun uzun içine çekti. Sonra kızdı kendine: “Ne o öyle sapık gibi.”

Ara sokaklardan durağa vardığında saat yarıma geliyordu. Gececi şoför, İbrahim’in geldiğini görünce hemen taksinin yanına koştu: “Abi, eve kadar atayım istersen, yürüme bu yağmurda.” “Yok.” dedi İbrahim. “Çok bunaldım, hem ayaklarım da açılsın biraz.”

Ne geceydi ama. Bütün yorgunluğuna rağmen keyfi yerindeydi. Eve yaklaştığında ışıklarının yandığını gördü. Uyumamıştı Şükran.

Yemek yiyecek misin?”
“Hiç uğraşma, bir sigara içer yatarım.”

Şükran, terliklerini tıkırdatmadan mutfağa geçti, birkaç dakika sonra da bir bardak çayla geri döndü: “Taze demlemiştim. Uyku tutmayınca.”

İbrahim, alıcı gözle bir daha baktı Şükran’a. Güzeldi güzel. Eli yüzü, gülüşü, yürüyüşü. Anlayışlıydı da. Canı sıkkın olduğunda bulaşmazdı İbrahim’e. Evin içinde bildiğin görünmez olurdu. Vardıysa işte bir kusuru, cilve bilmezdi. Daha bir kere sokulup da şöyle, ‘hadi’ der gibi bakmamıştı İbrahim’e. Bakamamıştı belki. Ama Nuray… İbrahim, Şükrana bakarken aklına düşen Nuray’dan tedirgin oldu. Şükran’ın bunu sezmesinden korktu. Oysa biliyordu Şükran, ta başından beri hem de. İbrahim ne çok istemişti ona bunu doya doya anlatmayı; ama her defasında konuyu değiştirmiş, almamıştı İbrahim’in derdini Şükran, zehrini bölüşmemişti. Nuray da İbrahim’in içinde böyle dertop olup kalmıştı.

Çay bardağını sehpaya bırakıp “Gelsene yanıma,” dedi İbrahim. “Çayın altı…” diye geveledi Şükran, mutfağa doğru neredeyse koşarak. “Liste verdiler okuldan,” diye seslendi mutfaktan:
Ne listesi?”
“Öğretmen. Kırtasiye listesi işte. Defter, boya, makas falan.”
“ Sabah hatırlat, para bırakayım.”

İbrahim, bir an karşısındaki kanepede Nuray’ı görür gibi oldu. Uzandığı yerden onu seyrediyormuş gibi. Hızla kalkıp mutfağa, Şükran’ın yanına gitti. “Ne işin var gece gece mutfakta? Gelsene içeri.”

Bunu söylerken Şükran’ın beline sarılmış, nefesini özellikle ensesine vermişti. İrkildi Şükran. İbrahim onun gergin olduğunu hissetti ama aldırmadı. “ Sabah halledersin,” dedi, boynunu öperek. Boynunu İbrahim’in dudaklarından hafifçe uzaklaştırdı Şükran; “ Başım ağrıyor İbrahim,” dedi. İstemiyordu. İbrahim bozuldu ama ısrar da etmedi, etmezdi. O sırada sırtında bir çift göz hissetti. Sanki Nuray. İrkilme sırası ondaydı. Dönüp kapıya baktı, kimse yok.

Şükran, hiç kıpırdamadan öylece durdu bir süre İbrahim’in kolları arasında. Sonra usulca çekti bedenini. Sesi buz gibiydi: “Pazar falan da vardı, çok yoruldum bugün.”

Halbuki çok zor bir gece geçirmişti İbrahim. Şükran bunu bir bilse, bir kerecik bilse… Arabadaki kadını, kadının yüzünü, saçlarını, o kokuyu… Gerilmişti. Bir sigara yakıp balkona çıktı. Nuray’ın hayali bu defa da balkonda onu bekliyordu. “Yaa işte İbrahim.” diyordu, gözlerinin içine içine bakarak. Dünyanın bütün “a”ları upuzun alev gibi sarıyordu İbrahim’i.

Cüzdanını açtı, kartvizitlerin olduğu gözden dörde katlı kağıt çıkardı. Nuray biraz daha sokuldu İbrahim’e. Sonra biraz daha.

Bu kadar çok sokulmamalıydı oysa; İbrahim’inki de candı.

Telefonunu çıkarıp, bir şeyler yazdı İbrahim. Sonra sildi, tekrar yazdı, tekrar sildi. Tekrar, tekrar.
Ah be Nuray!”

Gönderdi.

Dilek Kartal, Çünkü Hayat Bulaşıcıdır

İZDİHAM

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın