Cemal Şakar, Tabii ki Özenti Değil Elbette Yaşantımız Bu

Hava sıcak. Camlardan giren rüzgar yüzüme, enseme yalaz olup vuruyor. İvrindi çatırına indikçe Şapçı’nın serinliği arkada kalıyor. Eski traktör lastikleri doldurmuşum kamyonete; yük havaleli. Kamyonet bir sağa yatıyor, bir sola. Bazı taksiler beni görür görmez sağa kaçıyor. Tırsık şeyler diye düşünüyorum, keyifle. Sigara dudaklarımda iyice ıslanmış, camdan dışarıya tükürüyorum. Ter tişörte çıkmış, pantolonda lastik lekeleri… İkindi vakti. Güneş sağ yanımdan vuruyor. Açıkmışım. Çatıra yaklaşınca arabayı boşa atıyorum. Direksiyona doğru uzanıp belimi gerip dinlendiriyorum. Sağda yeni açılan alabalıkçıya girsem mi? Ağaçların altında, derenin kenarında serinlerim hem. En az otuz lira tutacağı geliyor aklıma. Vazgeçiyorum. Ama acıkmaktan öte, serinlemek çekici geliyor. Gazoz filan içmem, salata istemem. Olur mu olur. Son anda karar veriyorum. Frene basıyor, vitesi ikiye takıyorum. Viraja hafif sert giriyorum. Kamyonet bir güzel sola yatıyor. Olsun. Toparlayacak, biliyorum. Yıllardır tepesindeyim, ne zaman ne yapacağını biliyorum. Bütünleşmiş yaşıyoruz onunla. Birbirimizi hiç yanıltmıyoruz.

Ortalık tenha. Okullar kapanmadı. Yazlıkçılar henüz dökülmedi Körfez’e. İki-üç masa var, bir de kaputu kaldırılmış arabayla ilgilenen iki delikanlı. Salkımsöğüdün yanındaki, derenin hemen kenarındaki masaya anahtarları, sigarayı, telefonu bırakıp çeşmeye yöneliyorum. Temiz havada, üzerime sinen lastik kokusu belirgin hale geliyor. İyi ki alışmışım bu kokuya, diye düşünüyorum. Yoksa katlanılmaz olurdu. Sıvı deterjanla elimi ovdukça siyah sular akıyor. Biraz daha.. biraz daha… Bu kadar arınıyor. Yüzüme bol su. Islak ellerimi saçlarıma sürüyorum. Serinliyorum. Masaya oturup sigara yakıyorum. Biraz kendime geliyorum. Kaşarlı alabalık söylüyorum. Minik taşlar arasında kıvrıla kırıla akan suyun sesi… Kuş sesleri… Bir serinlik… Güzel be diyorum, hayat güzel. Yarın ödenecek çek geliyor aklıma, ikibin civarında eksik var. Keyfim kaçıyor. Ulan bu dünyaya borç ödemeye mi geldim ben? Yarını unutmaya çalışıyorum.

Arabayla ilgilenen delikanlıdan biri bana doğru geliyor. Üst baş perişan ya; anladı sanayiyle bir alakam olduğunu. Amca diyor, benim arabayı bir türlü çalıştıramadım. Bu amca işine de bozuluyorum ya, neyse! Benzin var mı? Yerimden bile kalkmıyorum. Bilmiş bilmiş davranıyorum. Var. Akü? Kontağa basıyorum, tık yok. Canımı sıktığını belli edip yerimden kalkıyorum. Kutup başlarını elimle kontrol ediyorum. Sorun yok. Elektrik kablolarını gözümle tarıyorum, kopan, sarkan yok. Koltuğa oturup kontağı açıyorum. Tık yok. Akü, diye bağırıyorum, başımı camdan uzatıp. Nolmuş? Bitmiş, nolcek. Hay Allah, napsak? Napcen, İvrindi yakın gidip akü alcen. Gözlerime bakıyor. Mevzu belli, iş başa düşüyor. Ben götürem sizi. Valla güzel olur amca; sevaba girersin. Garsona sesleniyorum: Ben hemen gelcem.

Kamyonet daha soğumamış bile. İyi ki camları açık bırakmışım da koltuğa geçen terim hafif bir serinliğe dönüşmüş. Yükü çok havaleli yapmışsın diyor, yanımda oturan. Olcek o kadar, iş işte! İvrindi’ye doğru hafif rampa. Zorlamıyorum kamyoneti, üçüncü viteste inleye inleye ilerliyoruz. Onlar kendi aralarında muhabbete dalıyor. Yazmak, okumak, öykü, oyuncak müzesi, bekleme salonu… Hiç anlamadığım şeyler… Lafa girmek için yanımda oturana, ölmüş oyuncak müzesi nerde diye soruyorum. Hafif tebessüm ediyor. Benim kitabın adı amca o. Utanıyorum. Kapasana çeneni, bırak gençler laflasın, anlamadığın işlere giriyorsun.

Sanayiye doğru dönüyorum. Herkes bir arabaya bakıyor, bir de yüke. Bir an aklıma polis geliyor, görmeseler bari. Basarlar cezayı. Hafif hızlanıyorum. Yanımdakine dönüyorum: Nerelisin bakem? Kepsut, ama Bandırma’da ekmek işi yapıyom. Sen? İvrindiliyim, ama Ankara’da memurum. Neresinden? Korucu’dan. Şimdi sizin oralar püfür püfür esiyordur. He öyle; akşamları ceketle duruyoruz. Sen lastik hurdacılığı mı yapıyorsun? Cam dibinde oturan, adı Ali’ymiş. Yok! Eskiyi alıp yeniliyoz. Ooo ne güzel, ekonomiye katkı. He hee, ne katkı, ne katkı; katkı yapcez diye iliklerimiz kurudu. Camdan dışarı bakıyor. Kendime kızıyorum; hemen eteğimdeki taşları döküyorum diye. Bi sus yahu, bi sus!

İlk gördüğüm akücünün önüne yanaşıyorum. Akücü bunları yabancı görüp aldatmasın diye yanlarında içeri gireyim diyorum. Vazgeçiyorum. Tahsilli adamlar, aldanmasınlar. Bir sigara yakıp etrafa bakarken, hemen karşıdaki tamircide Evliya Sabri’nin taunusu görüyorum. Altında benden aldığı yeni lastikler, daha gıcır gıcır. Parasını ödemeden sefasını sür anasını satayım, diye düşünüyorum. Gördüğüme seviniyorum. Kaç zamandır telefonlarıma çıkmaz olmuştu. Oraya doğru hızlanıyorum. Arabanın etrafında dönüyorum. Tamirciye soruyorum nerdele diye. Buralardaymış. Çay ocağına bak diyor. Dükkanların bittiği yerde, önünde asma çardağı var. Biliyom, diyorum. Ara ara çay içerim burada. Sabri yanında uzun boylu, saçları atkuyruklu bir gençle oturuyor. Selam verip yanlarına çöküyorum. Sabri beni gördüğüne bozuluyor. Çay içcen mi? Olur, içem, diyorum. Yanındaki delikanlı beni süzüyor. Hafif gerginleşiyor, bu herif de nerden çıktı diye. Misafirinin yanında bozmak istemiyorum Sabri’yi. Yahu diyorum, şu mevzu vardı ya, onu yarın bi şaapsan. Sabri susuyor. Bi çek var; ikibin civarında eksiğim var da. Bi çaresine bakem, diyor canı sıkkın sıkkın. Valla bak, bildiğin gibi değil; çok gerginim, işler malum. Hatta varsa biraz da fazla ver, haftaya cuma üstünü iade ederim. Sabri kızıyor, sen de bokunu çıkarma diyor.

Arkamda sesler: Amca, amca! Bunlar da diyorum, bi amca tutturmuşlar. Sabri’ye şirinlik yapmaya çalışıyorum, gönüllensin, yarın ödeme yapsın diye. Atkuyruklu delikanlı sevinçle ayağa kalkıyor. Askılı deri çantası kalçalarına değiyor. Vay Alicim, buralarda… dünya ne kadar küçük ya… Sarılıp kucaklaşıyorlar. Ali, atkuyrukluyu yanındakiyle tanıştırıyor; İsmail Özen, Akif Hasan Kaya. Vay deyip kırk yıllık ahbap gibi sarılıyorlar. Bizden hafif uzaklaşıp lafa dalıyorlar. Biz yalnız kalıyoruz. Fırsat bu fırsat diye Sabri’ye bir daha dönüyorum. Bak, diyorum bu kez sözün öncekilere benzemesin. Adam mafya, tahsilat işi filan yapıyor. Gözdağı gibi de algılasın istemiyorum. Valla çok sıkışığım. Tamam len, tamam!

Delikanlılar yanımıza geliyor. Evliya Sabri İsmail’in eniştesiymiş. Abi de olur derse, ben arkadaşlarla yol çatırındaki alabalıkçıya gideyim. Sen de işin bitince gelip beni alırsın diyor. Bence tamam, diyorum. Sabri de olur diyor.

Akü kasaya konmuş. Üç kişi kucak kucağa oturuyorlar. Rampa aşağı boşa atıp sallanıyoruz. Sabri neyin oluyo? Eniştem. Halamın kocası. Buralı mısın? Evet, ama Konya’da yaşıyorum. İyi bakem, iyi. Abi diyor, sen de eniştem gibi arabayı niye boşa atıyorsunuz? Devir iktisat devri oolum. Boşa atınca ne kadar iktisat edeceksiniz ki? Canım sıkılıyor. Gönlü olsun diye vitesi üçe takıyorum. Ha şöyle yahu!

Aküyü arabanın yanına koyuyorlar. Akif Hasan tornavidayla kanırtıp kutup başlarını sökmeye çalışıyor. Kamyonete gidip 12-14’ü alıyorum. Çekilin diyorum. Kutup başlarını söküp aküyü yere alıyorum. Yenisini yerleştiriyorlar. Güzelce sıkıyorum. Bas bakem kontağa. Daha ilk basışta araba çalışıyor. Yüzler gülüyor.

Ellerimi yıkamaya giderken, garson sesleniyor: amca nerde kaldın ya! İşler uzadı biraz. Gençler benim masanın yanında bir tane daha taşıyorlar. Kiremitte balık geliyor. Sadece su diyorum garsona. Gençler tokmuş. Çay istiyorlar. İyi bari diyorum, şimdi onların balıkları da ödemek lazımdı. Benimle ilgileri yok. Kendi aralarında lafa dalıyorlar. Birbirlerinin kitaplarından, başka kişilerden söz edip duruyorlar. Dünyada sanki başka işleri yok. Ne çek, ne senet, ne vergi, ne bağkur… Bütün işleri okumak yazmak. İsmail Ali’nin bekleme salonu mu ne onu okumamış. Mahcup. Kitap Konya’ya gelmemiş. Ali çantasına el atıyor. Siyah, ince bir kitap çıkarıyor. İmzalayıp veriyor. Bu imza işi de ne ki? Bu imza işi, ne iş, diye soruyorum. Ali gülümsüyor, pembelik yanaklarına iyice yayılıyor. Racon böyle, diyor. Sonra yine kendi aralarında muhabbete dalıyorlar. Ben de balığa.

Yarınki çek geliyor aklıma. Ağzımın tadı kaçıyor. Şu Evliya ödeme yapsa bari; kalanını esnaftan toparlarım. Yapar inşallah diyerek kendimi teselli ediyorum. Bir yandan balıktan alırken bir yandan da kulak misafiri olmaya devam ediyorum. Ali’yle Akif Hasan Balıkesir’de buluşup günübirlik Körfez’e gitmişler. Akçay, Ören, Ayvalık, Cunda yapıp dönüyorlarmış. Burada balık yedikten sonra kontak basmamış. İsmail’in de eniştesi akşam tutturmuş İvrindi’ye gidelim diye, hayvan işi mi ne varmış. Gece teyzesinde kalmış, enişte de hayvan işini halletmiş, ama sabah onların araba da arıza yapmış.

Hayvan işini duyunca ben de şafak attı. Evliya Sabri’nin kaçak et işi de yaptığını duyuyordum. Taunusun lastiklerine bakarken, arka lastiklerin yükten dolayı çamurlukların içine iyice gömüldüğü aklıma geldi. Yaktım ulen Evliya seni deyip telefonu aldım ve bir tenhaya çekildim. Nasıl olsa bu mafya bozuntusunun parayı vereceği filan yok. Jandarmayı arayıp Evliya’yı ispiyon ettim. Yerini söyledim. Bagajda kesinlikle kaçak et var dedim.

Mutlu oldum.

Masaya döndüm. Gençler muhabbeti iyice demlemişler. Babamın Şarkısı’ndaki Özenti Değil, Yaşantımız Bu öykün acayipti diyor Akif Hasan. Eyvallah, diyor İsmail. Ulen efeler diyorum, kulak misafiri oldum da, o laf benim kamyonette yazıyor. İsmail’in gözü parlıyor. Abi diyor sen akşam yolda mıydın? Karagedik’te bir kamyonetin arkasında yazıyordu da. He dedim, yenilenmiş lastikleri akşamdan sardım. Çoluk çocuk yazlıkta. Gece orada kalırım, gündüz de işlerimi erkenden halledip dönerim dediydim. O zaman senin kamyonette gördüm, hatta enişteye nasıl cümle ama, dedim, yazıyı işaret ettim. Hass, pezevenk, dedi, enişte, ağzındaki sigarayı pencereden tükürdü, görmüş bir yerden yazmış, sorsan ne anlama geldiğini bilmez! Canım sıkıldı, pezevenk ha! Anlamını bilmez ha! İyi ki ispiyonlamışım gavatı dedim.

Çaylarımız geldi. Vakit ilerliyor ama keyfim yerinde. Akif Hasan İsmail’e, enişteni ara diyor, Balıkesir’e birlikte dönelim. Akşam seni Konya’ya yolcularım. Ali de Ankara’ya dönecek zaten. İsmail iyi olur valla, diyor, enişte bir araba kullanıyor, sorma gitsin, canım boğazıma geldi. Akif Hasan, istersen Cemal abiyi de ararız, diyor. Ali itiraz ediyor; genç gence takılalım diyor. Gelecek şimdi, meselen ne, meselen ne deyip duracak. Sanki bi kendi kuşaklarının meselesi var; biz sadece geyik yapıyoruz. Diğerleri yutkunuyor, ama ses etmiyorlar. Eniştesini arıyor. Ulaşılamıyor. Bir daha arıyor. Yok. İçimden keyifleniyorum, sen daha çok ararsın o gavatı deyip mutlu oluyorum.

İzin istiyorum gençlerden. Akif Hasan mazot parası diye on lira uzatıyor. Kızıyorum. O ne len diyorum, sok cebine onu. Helallik diliyorlar.

Islık çala çala kamyonete doğru ilerliyorum.

Cemal Şakar

İZDİHAM

İzdiham'ın 47. Sayısı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Büyük bir heyecanla beklediğimiz yeni sayıda ”Yaşar Ercan, Gündüz Vassaf, Gökhan Özcan, Yankı Yazgan, Ali Ayçil, Elif Aşiran, Dilek Kartal, Bülent Parlak, Turan Karataş, Seda Nur Bilici, Ahmet Aslan, Sulhi Ceylan, Sümeyye Dursun, Rümeysa Kocaman, Abdullah Harmancı, Hüseyin Hakan, Cüneyt Gönen, Yasin Kara, Ahmet Enis Gürcan, Akın Akaoy, Onur Bayrak, Bekir Şamil Potur, Enes Aras, Mustafa Toprak, Faruk Sarıkavak, Tuğba Karademir, Halil Ecer, Vedat Milör” gibi isimlerin metinlerine yer veriliyor.

Bir Cevap Yazın