Hilal Takmaz, Bir İstanbul Seferi

“Ayşe’nin doğumundan sonra toparlanamadım bir türlü. Sık sık hastalanıyorum. Zülal’in düğününü de bir atlatsak hayırlısıyla. Evet kına burada, düğün İstanbul’da olacak. Çocuklarla yolculuk çok zor. Allah’tan kara yoluyla gitmekten vazgeçip uçakta karar kıldık. Siz nasıl geleceksiniz?” Bir yandan valiz hazırlarken bir yandan da son görüşmeleri yapıyorum.  

Düğünün İstanbul’da olması bizim için iyi bir fırsat. Balayımızı orada geçirmiş, Gülhane’nin hemen karşısında Ayasofya manzaralı bir otelde kalmıştık. Odaları saray tefrişatında döşeliydi. Evlendikten sonra üç yıl art arda aynı yere gidip unutulmaz hatıralar biriktirdik.

Üç gün erken gitmeye karar verdik. “Hem gezer hem de dinleniriz.” diye düşündük. Müze ve saraylardan oluşan bir tur planladım. Biraz büyümelerini beklemiştim, çocuklarla tarihi mekanları gezebilmek için. İstanbul Muhafızları’nı çok seviyorlar; bu sayede biraz bilgi sahibi oldular şehir hakkında. 

İlk gün, İstanbul Arkeoloji Müzesiyle başladık tura. Çocukların ilgisini çekebilecek pek çok obje vardı. Aslında buraya gelirken Osman Hamdi’nin “Kaplumbağa Terbiyecisi” isimli tablosunu görmek istiyordum ama o tablo Çinili Köşk’te sergilenmiyormuş. Osman Hamdi’ye ait bir başka tablo gösterdi kapıdaki güvenlik görevlisi. Birkaç fotoğraf çekip ayrıldık oradan.  

Ardından sarayın bahçesine geçtik. “Birer dondurma alıp biraz soluklanalım.” dedik. Bizden önceki müşteri Hintliydi. İki külah dondurmaya kırk dört lira istedi satıcı. “Yerli müşteriye de aynı mı fiyat yoksa turistleri mi kandırıyorsunuz?” diye sordum. “Yok abla herkese böyle, kiralar çok yüksek.” diye cevapladı. “Dışarıdan alırız.” dedik ve almaktan vazgeçtik. 

Hüseyin, bizimle birlikte dolaşıp kendini yormak istemedi. “Ben Ayşe’yle bahçede oturup beklerim, siz işiniz bitince ararsınız.” dedi. Hiç ikiletmedim, bebekle gezemezdik zaten. Ne zaman Topkapı Sarayına gelsem heyecanlanırım. Geçmişte nasıl bir yer olduğunu ve sarayda yaşayan insanları hayal ederim. Aynı heyecanı kızlara da geçirebilmek için sürekli konuşuyorum.

“Burası hem padişahın evi hem de devleti yönettiği sarayıydı biliyor musunuz çocuklar?”. “Bütün padişahlar burada mı yaşamıştı anne?”. “Topkapı Sarayını İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet yaptırmıştı Zehracım. Ondan sonra da uzunca bir süre, başa geçen tüm padişahlar bu sarayı kullanmaya devam etti. Buraya gelirken içinden geçtiğimiz Gülhane Parkı da sarayın has bahçesiydi.”. “Peki çocuklar için oyun parkı var mıydı anne?”. “Şimdiki gibi oyun parkları var mıydı bilemiyorum ama şehzade ve sultanların öğrenim gördüğü okullar vardı. Orada, zamanın en iyi hocalarından eğitim alırlardı”.

Bugün sarayda olağan dışı bir şeyler  var. Ortalık çok sakin. Tarihî kıyafetler giymiş küçük bir grup dikkatimi çekiyor. Dizi ya da belgesel çekimi yapıyorlar sanırım. Biraz daha yakından bakmak için ilerliyorum. Divan-ı Hümayunun toplandığı Adalet Kulesinin önünden Bab-ı Ali’ye doğru gidiyorlar. 

Üveyik kır bir atın üzerinde, sultan kıyafeti giymiş biri yürüyor. Başlarında kocaman sorguçları ve bellerinde kılıçlarıyla heybetli solaklar onun önünde ve ardında ilerliyor. Bugün günlerden cuma olmalı. Padişah, Cuma Selamlığına çıkacak, halk da ona saygılarını sunacak. İstemsiz bir şekilde peşlerine takılıp yürüyorum.

Kapının önünde muazzam bir kalabalık var. İnsanlar kıtalar halinde dizilmiş. Köşede birtakım ecnebi hanımlar töreni izliyorlar. Padişah kapıda görününce arzuhâllerini vermek isteyenler yanına koştular. Bazıları başlarının üzerinde yanan bir meşale taşıyordu, bunun anlamı eğer adaleti icra etmezse mahşer günü bu meşale gibi yanacağını ima ediyordu.

Bu gösterişli alaya dalıp çocukları unuttum. Etrafıma baktığımda ikisini de göremedim. “Herhâlde geride kaldılar.” diye düşünüp sarayın bahçesinde koşmaya başladım. Kimsecikler yoktu. “Zehra, Meryem neredesiniz?” diye bağıra bağıra her yerde onları aradım. Hüseyin’e telefon edip yardım istemek geldi aklıma fakat çantamı da bulamadım. İçeride bir yerde düşürmüş olmalıydım. Ağlamak istiyordum ama sesim çıkmıyordu. Korkunç bir kâbus gibiydi olup bitenler.

Çaresizlik içinde ne yapacağımı düşünürken sabah otelde gördüğüm gazete haberini hatırladım. “İçinde 7 mürettebat ve 181 yolcu bulunan İzmir-İstanbul seferini yapan yolcu uçağı, kalkıştan bir süre sonra denize düştü. Hava yolu şirketi, kazadan yaralı kurtulan kimsenin bulunmadığını açıkladı”. 

Hilal Takmaz

İZDİHAM

İzdiham 39. sayı çıktı. “Benim içimde biri var. Ne ölüyor, ne sağ bırakıyor.” diyorsanız İzdiham’ı mutlaka okuyun.

İzdiham bu sayısıyla birlikte sinemadan müziğe, edebiyattan psikolojiye kadar birçok alanda farklı bir bakış açısıyla usta ve genç yazarları bir araya getiriyor.

İzdiham, sayıların peşinden değil iyi metinlerin peşinde koşmaya devam ediyor.
Dergimizin 39. Sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın