Ayşegül Yıldırım, Biri Beni Öldürsün

Gecenin kollayıcı, güven veren kolları bedenimi ve ruhumu sararken ben içimde bulunan huzur kırıntısını munzur bir şekilde bertaraf edip, kafamı duvarlara vurma arzusu içerisinde doğrulduğum sırada altımdaki yatak acıyla inledi. Benimle beraber kalkan toz taneleri de özgürlüklerine kavuşmuş mahkûmlar gibi dört yana yayılmış, odayı istila etmişlerdi. Yapacak daha iyi bir işleri yokmuş gibi bütün günü bu odada, benimle geçiriyorlardı. Onlara acıdım. Tanrı’ya beni bir toz tanesi olarak yaratmadığı için şükrettim. Hemen ardından toz tanesi olarak değil de insan olarak yarattığı için de yakındım. Tanrı kafamın karışıklığını hoş görecektir.

Her neyse.

         Yine de yatağımı ve üstündeki tozları seviyorum. Pek çok duygu paylaştık onlarla. Mutluluk, acı, keder, gözyaşı, şehvet, tutku ve daha nicesi. Son geceme veyahut son sabahıma da şahit olacaklardı hiç şüphesiz. Kim bilir belki son nefesimi emektar yatağımın üzerinde verecektim. Uykuda ölmenin nasıl bir his olacağını bilmiyorum. Aslında ölmenin nasıl bir his olacağını bilmiyorum. Fakat çocukluğumdan beri içimden bir ses uyurken öleceğimi söyler bana. Tanrı’nın sesi olduğunu düşünürüm. Tam da bu sebeple her gece endişeyle girerim yatağa. Her gece umarım ölmem diye dua eder, sabah kalktığımda ölmediğim için hayıflanırım Tanrı’ya. Biz insanlar böyleyizdir. Bir tarafımızın istediğini öbür tarafımız istemez. Yaşamaktan bıkkın vaziyette iken bile ölümü reddederiz. Veya ölümü kucaklamaya hazırken aynı zamanda yaşamı arzulamaktan geri durmayız. Belki kabul edilmeyen bütün o dualarımız netlikten yoksun olduğundan dolayı geri çevriliyordur. Zira basit bir test sınavında dahi iki şıkkı birden seçemeyiz.

         Gece 3’ten sonraki saatleri tehlikeli buluyorum. “İnsan bu saatlerde uyanmanın eşiğine gelir.” Diye bir söz çalınmıştı kulağıma. Yağmurun sesi, gecenin sessizliği ile harmanlanıp kulaklarıma dolarken bu sözün beni yutmasına izin verdim. Ayağı kalktım ve yürüdüm. Camdan aşağı doğru süzülen damlaya takıldı gözlerim. Ta en aşağı inene kadar izledim onu. Kayışını, yok oluşunu, parça parça olup silinişini izledim. Sonra bir farkındalık dalgası hissettim. Kendimin de kayışını, yok oluşunu, tutunamayışını izliyordum. Adeta bir yağmur damlasıydım hayat denen buğulu camda.

         Odanın içerisine dolan ışık bir lahza her tarafı aydınlatmış ama fazla kalmadan uzaklaşıp dizginleri karanlığın eline tekrar vermişti. Yıldırımın tok sesiyle irkildim. Etraf tekrar siyaha büründüğünde biraz önce orada olmayan bir koyuluk dikkatimi çekti. Yatağın üzerinde odama ait olmayan bir şey duruyordu. Bir siluetti bu. Bir insan silueti. Bir film sahnesini anımsatmıştı bana. Etrafa şöyle bir baktım. Kameralar veya spot ışıkları yoktu. Anlaşılan o ki bu bir film sahnesi değildi. Çimdikledim kendimi, rüyada olabilirdim. Rüyada, rüya gördüğüm şüphesine düşersem hiç şüphesiz rüya görüyorumdur. Gerçekte rüya gördüğüm şüphesine düşersem belki rüya görüyorumdur. Ve rüyada, gerçekte olduğum şüphesine düşersem… Her neyse bunların bir önemi yok.

         Yabancı cisme doğru ürkek adımlarla yürümeye başladım. Tam önüne geldiğimde eğilip, gözlerimi kıstım. Donuk bakışları, gözlerine ulaşmayan gülümsemesi ve kıvırcık saçlarıyla fazlasıyla tanıdık ve bir o kadar da yabancıydı.

Kendimin ta kendisi!

         Kendime karşı ambivalans duygular içerisinde olduğumu itiraf etmeliyim. Sevgi ile nefretin iç içe geçtiği çetrefilli bir ilişki bizimkisi. Belki de abartıyorumdur bilmiyorum. Uzun süredir şiddetli geçimsizlik yaşadığımız, ayrılık kararı aldığımız ama asla ayrı kalamadığımız dışında bildiğim kadarıyla bir sorunumuz yok. Özlemişim kendimi. Onunla konuşmak, sohbet etmek istedim. Biraz da takılsam, şakalaşsam  fena olmazdı doğrusu. Ona şöyle dedim;

“Seni yersem iki katına mı çıkarım yoksa yok mu olurum?” abartılı bir şekilde gözlerini devirdi

 “Senin sorunun ne? Beni yiyemezsin çünkü sen yoksun.” Dedi.

Kan beynime sıçramıştı. Her zaman yaptığı şeyi yapıyordu işte. Buna izin vermeyecektim. Meydan okur gibi baktım ona. “Olmayan sensin.” Dedim. Gülüşü sinirimi bozmaya başlamıştı. Her zaman yaptığı gibi bir kahkaha patlattı. Benimle alay etmeye bayılıyordu. Ağzını tuhaf bir şekilde açıp kapatmaya başladı. Bir şey çiğniyor gibiydi ve şapırtı sesi insanı katil edebilecek türdendi.

“Ne yapıyorsun sen?” diye sordum. “Kendimi yiyorum.” Dedi ve ekledi; “Yani seni yiyorum.” Sahiden omzumda bir ağrı hissetmiştim. Isırılmış gibi yanıyordu. Hiddetle ayağa kalktım. “Defol git buradan!”

“Eğleniyor musun?” diye sordu.

“Ben değil sen eğleniyorsun.

“Omzumu neden ısırdın?”

“Bunu yapan sendin.”

“Hayır. Sendin.”

Sürekli yaptığı şeyi yapıp kafamı karıştırıyordu. “    Kes şunu!” diye bağırdım.

Kayboldu. Fakat aynaya doğru döndüğümde onu tekrar gördüm. Oradaydı işte. Aynı muzip sırıtışla bakıyordu bana. Rahat bırakmaya niyeti yoktu. Yatağın ucundaki sehpanın üzerine bıraktığım siyah nesneye dokundum. Silahların, insanları güçlü hissettiren bir tarafı vardı. Yıkıcı gücü elinde bulundurmanın zevkiyle dudaklarım yukarı doğru kıvrıldı. Soğukluğunu ve sertliğini avuç içlerimde hissediyordum. Çinlilerin barutu bulup ateşli silahlar üretmelerinin altında yatan sebepleri merak ettim. Bu bir tür aşağılık kompleksi olabilir miydi? Kendilerini zayıf hissettikleri için mi buna ihtiyaç duydular?

         Tüm bunlara gerek var mıydı sahiden? Kavgalara, savaşlara, silahlara gerek var mıydı? Üstat Freud der ki; “Medeniyetin kurucusu ilk defa mızrak atmak yerine küfür kullanmış olan insandır.” ne bileyim birbirimizi öldürmek yerine birbirimize küfür edebilirdik.

 Aklım çok karışık ve şimdi sınırların, savaşların olmadığı optimist dünya düzeni düşüncesinin beni amacımdan saptırmasına izin vermemeliyim. Yıkıcı gücü aynaya doğrulttum. Doğru mu yapıyorum sahiden? İnsan yaptığı şeyin doğruluğundan şüphe ettiğinde onu bu noktaya getiren etmenleri gözden geçirmelidir. Sahi neydi beni buraya getiren etmen? Kendimin aynadaki yansımasına baktım. Kendimin aynadaki yansıması bendim. Nasıl da masum duruyordum. Yine kanım kaynadı kendime. Kıyamadım. Anlaşılan o ki bu gece de yapamayacağım. Fakat endişelenmem gereken bir durum var. Ben ona kıyamıyorum ama bir gün o bana kıyabilir.

İyisi mi biri beni öldürsün ya da Tanrı beni kendimden korusun!

Ayşegül Yıldırım

İZDİHAM

İzdiham 39. sayı çıktı. “Benim içimde biri var. Ne ölüyor, ne sağ bırakıyor.” diyorsanız İzdiham’ı mutlaka okuyun.

İzdiham bu sayısıyla birlikte sinemadan müziğe, edebiyattan psikolojiye kadar birçok alanda farklı bir bakış açısıyla usta ve genç yazarları bir araya getiriyor.

İzdiham, sayıların peşinden değil iyi metinlerin peşinde koşmaya devam ediyor.
Dergimizin 39. Sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın