2 Nisan 2021

Akın Yakan: “Ayın Yüzü Suya Düştü” Romanı Hakkında Konuştuk

ile ibrahim


1965 yılında küçük bir esnaf ailesinin üçüncü ve en küçük çocuğu olarak Aydın’da doğdu. İlk, Orta ve Liseyi Aydında tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde tanıdı İstanbul’u. 
1991 yılından beri Aydın’da serbest Avukat olarak çalışıyor. Alara ve Sarp isminde iki evladı var. Edebiyatla uzun zamandan beri ilgilenmesine rağmen, yazmaya geç başladığını söylüyor. İnsanın ruhundan gelen esintileri yazabilmesi, bedene, maddeye bürünmesi müthiş bir üretim. Her şeyin anlamı olduğuna inanarak yazdığını dile getiriyor. Sanatta bu nedenle bir şeyler anlatmalı, anlam taşımalı, mesajı olmalı iddiasında. Hayatın anlamı olduğu gibi.
Kasım 2014 te “Zaten herkes Tek başına Değil mi?” isimli öykü kitabını yayımlayan Akın Yakan, yazı hayatına devam etmektedir.
 

İbrahim Varelci: Romanın merkezinde adalet kavramı var. Mesleki yaşantınızın bu temayı seçmede etkisi oldu mu?

Akın Yakan: Romanın merkezinde adalet kavramı olduğunu söyleyebiliriz. Fakat iyi ile kötünün, doğru ile yanlışın adalet kavramı içinde sorgulandığı bir roman olarak tanımlamak daha doğru olacak. Felsefi akımların, kadim inanışların ve edebiyatçıların yüzyıllardır tartıştığı bu kavramlar hep insanları meşgul etmiş, tartışmalara neden olmuş. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı birbirinden ayırmak kolay mı? Hele hele içinde insan varsa bu kavramları birbirinden ayırmak, farklarını ortaya koymak o kadar zor ki. Bir insan için sadece iyi veya sadece kötü diyebilir miyiz? Hangi iyinin içinde ne kadar kötülük olduğunu bilemeyiz. Doğal olarak bunun tersi de söz konusu olabilir. Yani kötü diye bildiğimiz bir kişide hangi iyiliklerin saklı olduğunu da bilemeyiz. O zaman adalet nasıl gerçekleşecek? İyi ve kötü, doğru ve yanlış neye göre, nasıl şekillenecek ve adalet ete kemiğe bürünecek? İşte temel sorun burada düğümleniyor.

Yargılama adına kuralların, yasaların uygulanması tek başına adalet sağlamaya yetmeyebilir. Bu tartışma gerçekten yüzyıllardır devam ediyor. İşin en ilginç yanı ise yasaların ve kuralların uygulanması ile adaletin sağlanamadığı zamanlarda insanlar kendi adaletini sağlamaya ve dengeyi kurmaya çalışması.

Romanda Demircilerin Fatma’nın “Kadı Efendi… Sen adaleti dağıttığını zannediyorsun ya. Şunu unutma yalnızca ölüm adil” dediği gibi artık insanların sadece ölümün adil ve eşit olduğuna inanmaya başladığı zamanlarda, çaresizlik içinde kendi çaresini üretiyor. Kendi adaletini kendi sağlamayı öğreniyor.

Otuz yıla yakın süredir fiilen avukatlık yapıp, hak ve adalet mücadelesi içinde olunca, ruhunuzun ve iç dünyanızın bundan etkilenmemesi olanaksız.

İ. V: Romanda tasavvuf geleneğine ve diğer geleneklere de yer veriyorsunuz. Roman fikrinin bu çoğulculuk düşüncesiyle geliştirildiğini söyleyebilir miyiz?

Akın Yakan: Roman, 17. yüzyılda Ege Bölgesinde yer alan Güzelhisar şehrinde, bugünkü adıyla Aydın’da geçiyor. Üç dinin, üç dine bağlı farklı etnik kökenlerden gelen, farklı kültürlere sahip insanların barış içinde yaşadığı, sosyal ve ekonomik ilişkilerin oldukça yoğun olduğu bir şehir.  Bu anlamda farklı dini inanışların, kültürel değerlerin ve sosyal yapının yarattığı çoğulculuk, son derece zengin. Aslında 17. yüzyılda Güzelhisar’ın sahip olduğu bu zengin dokunun bu zamanda olmaması büyük kayıp. Elbette bu koşullar, bu zenginlik roman için büyük bir fırsat ve malzeme sağlıyor.

Romanda tasavvuf başta olmak üzere diğer gelenek ve inanışlar, teolojik açıdan farklı yönleriyle ele alınıyor. Aslında sadece bu yönüyle bile anlatılacak birçok ayrıntı var. Fakat burada en önemli nokta, insanların farklı inanışlara sahip olmasına rağmen barış için bir arada yaşayabilmeleri ve oturup sorunlarını konuşabilmeleri.

Oğuz Atay “Bütün sanatlar gibi roman sanatı da bir gelenek üzerine kurulur. Bu gelenek yalnız roman geleneği değildir; toplumun kültür geleneğini yaratan bütün davranışların tarihidir.” sözü çok şey anlatır.

Roman sadece bir olayın anlatımından, aktarımından çok daha farklı olmalıdır. Bir olayı anlatırken, insanları tanımalı, onların üzüntülerine, sevinçlerine,hislerine, ruhlarındaki yara izlerine tanık olmalısınız. Yazarın, romanının kahramanlarıyla ve dokuyla empati kuramaması, okurun da o romanla empati kurmasını engeller. Roman,olayın anlatıldığı zamana ve yere ait kültürel ve sosyal değerleri de aktarmalıdır. Okuyucuyu, romanda yaşanan yer ve zamana götürmeyen, onu hissettirmeyen roman amacına ulaşmış olmaz.

İ. V: Yerel öğelere sıklıkla yer veriyorsunuz. Ege’nin ve özellikle Aydın yöresinin sizdeki yerini dinlemek isterim.

Akın Yakan: Romanda, o zamanki Güzelhisar’a ait kültürel ve yerel ögelere yer veriliyor. Mesela helva ve yemek kültüründe, tarım ürünleri çeşitliliğine, meyhane kürtüründen, kahvehanelere, ticari yaşamın içinden dokumacılıktan, dericiliğe, kervancılıktan, hancılığa kadar çok geniş bir anlatım var. Maalesef o döneme ait şeriye sicillerinin kayıp olması büyük bir eksiklik. Muhassıllık kayıtları ve akademik çalışmalar olmasına rağmen o döneme ait çok az bilgi var. En büyük şansımız Evliya Çelebinin anlatımlarının olması.

17.yüzyılın başından itibaren Ege Bölgesinde efelik yaygınlaşmaya başlamıştır. Elbette romanda da, efe ve efe kültürü de yer alıyor. Efelik bu topraklarda doğan bir olgu. Zaman içindekendi kültürünü de yaratmış. Giyim kuşamdan, sanata kadar birçok alanda kendi kültürünü oluşturup sosyal yaşama damgasını vururken, Kurtuluş Savaşıyla ülkenin bağımsızlığına katkı sunmuştur. Efeler kimi zaman eşkiyalık yapıp kötülüklere imza atarken, kimi zamanda adaletin ve hakkaniyet sağlanmasında kendini göstermiştir. İyi ve kötü kavramını açıklarken kısaca değindiğimiz gibi, iyi ve kötüyüde, doğru ve yanlışı da içinde barındırmıştır.

Romanda Gara Efe “Her başına çuhadan narçiçeği fes geçirip, üstüne iğne oyası cepken giyen, kartal kanadı camadanı kuşanan, çakşır menevrek altına çizme geçiren efe olmayacağı gibi; üstüne ipek kaftan giyip, başına sarık geçiren, elinden kitabı, dillinden hakkı, adaleti düşürmeyen her âdem de kadı olmaz.” sözleriyle bunu anlatmaya çalışıyor.

İ. V: Karakterlerin isimleri çok dikkat çekici ve romanın atmosferiyle oldukça uyumlu. O yörelerde yaşamış kimselerin gerçek isimleri mi, yoksa karakterlerin isimlerini siz mi bu şekilde koydunuz?

Akın Yakan: Öncelikle romanda yer alan bütün karakterler ve isimler kurgunun bir parçası. İsimlerin şekilsel özellikleri dışında, kişilerin duygularının,  düşüncelerinin, inançlarının, gelenek ve göreneklerinin izlerini taşıdığına inanıyorum. Aslında kişilere verilen isimlerle, yüklenen rolleri, beklentileri, algıları da yönlendirir siniz. Ve böylece başka sonuçların sebebi olarak belirir çoğu zaman. O nedenle, romanda karakterlerin isimleri belirlenirken kurgudaki ögeler dikkate alındı.

İZDİHAM

Editör: İbrahim Varelci