Ahmet Can, Deliliğin Sebebi, Kendine Ulaşamamaktır

Delilik, insanlığın tarihiyle başlar. Bir son gelişme haberi olmadığı takdirde ebediyen devam edecektir.

Peki ne anlıyoruz bu kavramdan? Hastalığı tanımak -bir isim koymak, teşhis-, onun ne olduğunu bilmek, şifaya giden yolun yarısıdır.

M. Doğan’ın Büyük Türkçe Sözlüğü’nde delilik; ‘Deli olma hali, akla uymayan davranış ve çılgınca davranış’ şeklinde görülür. Deli ise daha karmaşıktır; çünkü birçok anlamı vardır; ‘Aklını ve şuurunu kaybetmiş, akıl ve şuur dengesi bozulmuş kimse, mecnun, meczup, divane, azgın, zorlu, bir şeye aşırı derecede düşkün, vurgun, tutkun, müptela, sert, keskin, gözü pek, korkusuz, pervasız, kahraman, yiğit, cezbeye tutulmuş derviş, Osmanlı ordusunda bir tür atlı eyalet askeri.’

Hemen soralım, yukarıdaki kavramlardan herhangi birini bünyesinde barındırmayan var mı?

Çevrenizdeki insanlara bir bakın. Kendinize bir bakın. İnsan kendi resmini çizerken, içindeki kaç deliyi hakkıyla kağıda dökebilir ki… Bir anlamda ‘deli’, sınırlarını aşan mânâya muhatap… Hep veliyle birlikte anılması, buna müşahhas bir örnek ve yine delilik, bütün büyük dehaların kumaşındaki divaneliğin remzi… Tarihte birçok yazar ve düşünür deliliği incelemiş, onu anlamaya çalışmıştır.

Delilik üzerine yazılmış olan en önemli eserden biri Michel Foucault‘un “Deliliğin Tarihi” kitabıdır.

Foucault, Ortaçağ’dan itibaren batı toplumlarının ‘deli’yi hangi ‘delilik’ tanımı içine yerleştirdiklerini araştırmakta; ikinci olarak da bu ‘kendine göre tanımlanmış deliliği’ nasıl dışladıklarını veya kabullendiklerini incelemektedir. Bu iki boyutlu anlama faaliyeti, bir toplumun imgesini benimsedikleri kadar, dışladıklarının da doğrultusunda oluşturduğunu ortaya çıkarmaktadır.

Delilik deneyleri, meczuplar, hezeyanın aşkınlığı, deliliğin çehreleri, hekimler ve hastalar ile tımarhanenin doğuşu gibi birçok konuyu en ince ayrıntısına kadar masaya yatırır Foucault.

“Delinin gülüşündeki şey, onun daha önceden ölümün gülüşüyle gülüyor olmasıdır ve meczup ölümü haber vererek onu silahlarından yoksun bırakmıştır” der, Deliliğin Tarihi‘nde Foucault. Kazancakis’in ‘Zorba’ isimli karakteri de bu cümlede özetlenir. Bir misal vermek gerekirse, Zorba, hafif meczup sosu katılmış, derviş mizaçtan ve kadercilikten fazlasıyla nasiplenmiş; fakat son derece başına buyruk bir karakterdir. O, ölümün her an ensesinde dolaştığını bildiği halde, son anına kadar dalgasını geçer hayatla. Her hayal kalbe dönmüştür eski saatin diliyle; dalga geçmek için bile geç kalınmıştır oysa…

Zorba için hayat bir eğlence merkezidir ve ‘ince şeyler’i ıskalamaya vakti yoktur onun. Dünya edebiyatında hatırı sayılır bir adam olan Giovanni Papini‘nin karakteri Gog ise biraz daha farklıdır. Posayla ilgilenmez ve ‘asıl’ın içindeki ‘asıl’ı keşfetmek ister. Daha çok şizofreni limanına halat atmış bir meczubu andırır Gog. Bu meczup cesurdur, cüretkârdır. Olayları, yazarları, bilim adamlarını, filozofları sabırla dinler. Onları kırmaktan hoşlanmaz. ‘Ne kadar ilgili dinlerse, o kadar saçmaladıklarını’ söyler nihayetinde. Fakat yine de dinler.

Bunca insanı paranın gücüyle bir delinin nasıl sardığını anlatır kitap ve aslında Papini‘nin karakteri o dünyaca ünlü birçok yazardan daha tutarlıdır. Belki de tutarsızlığın büyüsü öyle bir hal almıştır ki; biz Gog‘u daha yakın buluruz akla… Romanda insan şu düşüncelerden kendini alamaz:

Ruhun anatomi haritası yapılması söz konusu olsa, bunu da elbette Gog yapmaya kalkardı. O haritanın en ucuna kendi resmini, öteki ucuna ise hayallerini yerleştirmek ister ve bunu yapardı. Yine Dali’nin deliliğinden bir fragmanla, yalnızca rüyada olduğu anları yeniden yaşamak isteyen bir sürreal görüntüler akışı olabilir mi delilik fenomeni? Bu akışın anaforunda kimi kaybolur ve zamanın gerisinde gerçekliğini aramaya başlar. Zaman kaybolduğunda gerçeklik de yok olmuştur şuurda ve zaman kayıp kişiliktir çoğu kez delinin resminde.

Büyük yazarların büyük fikirleri ilk okuyuşta anlaşılmaz. Maksat derinde gizlidir. Ve Papini en derinde arar ‘en tepe’yi.

Gog’un dünyasındaki -rüyasındaki- ‘yalan’, insanların riyakârlığının ortaya çıkarılması için kullanılır. Demek ki zaman, içimizdeki ‘deli’yi bastırmayı öğretirken, bizi ‘mış gibi’; fakat akıllı bireyler olarak kodlar.

Sistem, suçlusu, suçsuzu, nihilisti, anarşisti, dervişiyle bir şekilde uzlaşı halindedir. Çünkü suçluyu hapseder, suçsuzu okula hapseder, okulda başarılı olmayanı işyerine hapseder. Okulda başarılı olanı kariyerine hapseder. Yalnız deliye ne yapacağı konusunda pek bir şey bilmez. Onu hastaneye yatırsa, sokakta benzer daha birçoğu vardır. Çare yoktur ve bu ‘biçim bozumu’nu korkuyla kendisine düşman beller.

Deli -burada gerçek deliden bahsediyorum- kendisinin deli olduğunu bilmez. Bu yüzden onun yaptığı tüm dengesizlikler aslında belli bir dengeden beslenir. O dengenin adı hesapsızlıktır. Yazının başından beri söylemeye çalıştığım ve bir türlü söyleyemediğim o hesapsızlık, Aldous Huxley‘in peyote isimli kaktüs benzeri bir bitkiyi (Bu bitki meskalin isimli ünlü müsekkinin ana maddesidir. Bir takım halisünasyonlar görmeye yaradığı gibi maddenin ötesi hakkında metafizik bir algı durumunu da harekete geçirir.  Kızılderili bir kabile bu bitkiye tanrı der. Özel seanslar düzenleyerek bu bitkiyi bir ritüel şeklinde kullanırlar.) denediği an hissettiği duygudur. Huxley, Algı Kapıları’nda bilincin aralanması ve gözün ötesindeki alemi anlatırken, ‘bir tür delilik’ der geçtiği boyuta. Hesapsız bir hayat mıdır peki delilik?.. ‘Hayır, ne hesaplı deliler var’ diyebilirsiniz ve son söz olarak o hesaplı deliler, içimizdeki en akıllı kimselerdir diyerek kapamak istiyordum bahsi; fakat metni tekrar okuduğumda, sanki biraz hızlı bitiyor gibime geldi ve birkaç şey daha söyleme gereği duydum.

Dostoyevski‘nin Yeraltından Notlar‘ı bir delinin hatıra defterine yazdıkları gibi okunursa, gizli bir ‘üst insan’ izleri görülür. Yeraltı bilinçaltıdır ve bir anlamda bilinçaltı notlarıdır bu kitap.

Zen ve Motorsiklet Bakım Sanatı‘nın yazarı Robert M. Pirsig, elektrik şokuyla deliliği atlatmıştır.

Van Gog‘un Theo’ya Mektuplar kitabı, kulağını kesen delinin(!) gerçekte büyük bir dahi olduğunun göstergesidir.

(1) Michael Foucault, Deliliğin Tarihi. Çev.: M. Ali Kılıçbay (İmge Kitabevi)
(2) Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük (Vadi Yayınları)
(3) Elias Canetti, Kitle ve İktidar (Ayrıntı Yayınları)
(4) Dr. William Spock.  And of Mind. (Bonaparty Library)
(5) Catherine Baker. Insoumission a l’ ecole Obligatoire. (Bernard Barroult)

Ahmet Can, İzdiham 5. sayı

İZDİHAM

Eğer yeni bir şey başlatmak istiyorsanız her şeyi unutmak gerek. İzdiham yepyeni bir heyecan, tasarım, içerik ve estetik ile okurlarının karşısına geçiyor.

Türkiye’de yeni bir dergicilik anlayışının öncüsü olacak bir çalışma ile İzdiham bütün heyecanını ve her şeyi en iyi şekilde yapma düşüncesini bütün sayfalarına taşımış. izdiham dergi 41. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.



.

Bir Cevap Yazın