Açlık Varsa Servet Çalıntıdır

Kötülük de kader midir?

Hırsız, Fuminori Nakamura’nın Türkçeye çevrilen ilk romanı. Kitap ilk önce bir macera romanı sanılabilir. Oysa bu ödüllü romanın arka planında “kader”, “mülk” ve “toplumsal şartlar” tartışılmaktadır.

1977 doğumlu Fuminori Nakamura’nın Türkçeye kazandırılan ilk romanı Hırsız, Japonya’nın önemli edebiyat ödüllerinden Kenzaburo Oe Ödülü’ne layık görülmüş; on iki farklı dile çevrilmiş, genelde beğenilmiş ve başarılı bulunmuştur.

Romanın başarısı; hem olayı hem de bir felsefesi olmasında yatıyor. Okuyucuyu hem aksiyon, yani heyecan yönünden, hem de sorgulama, yani düşündürme yönünden tatmin eden bir roman Hırsız. Olay; yankesicinin hayatı… Yanlış anlaşılmasın, doğumundan ölümüne hayatı anlatılmamış. Sadece artık yankesicilikte ustalaştığı, olgunluk yaşı konu edilmiş. Arka planda ise sürekli “kader” konusu işlenmektedir. Yazar, okuyucunun kader üzerine düşünmesini sağlar. Fakat ona yardımcı olmaz. Kitabın sonunda da herhangi bir cevaba ulaşılmaz. Fuminori Nakamura diğer birçok Japon yazarda da görüldüğü üzere -mesela Haruki Murakami’de- soruların hepsine cevap vermez. Sanırım birçok noktanın sır olarak kalmasını sağlamaya çalışırlar bu şekilde. Bu, romana ayrı bir gizem katar. Okuyucunun ilgisini çeker, dikkatinin dağılmasını önler. Okuyucunun zihni o soruyla meşgulken, araya epeyce olay sokarlar ki, dağılma meydana gelmesin.

AÇLIK VARSA SERVET ÇALINTIDIR

Yankesicinin çocukluğunu, anne-babasını, gençliğini bilmiyoruz. Sadece vicdanlı, merhametli, daha doğrusu iyi bir insan olduğunu söyleyebiliyoruz. Çünkü o fakirden değil zenginden çalar. Fakirlere de şüphe çekmeyecek oranda yardımda bulunur. Hırsızın, marketten çeşitli malzemeler çalmakta olan çocuğa ve annesine dönük dikkatinden, belki çocukluğunu tahmin edebiliriz. Kendisi de böyle acı dolu, kaderin kurbanı bir çocukluk geçirmiştir, bu yüzden öyle bir çocuğun halini hemen anlamaktadır diye düşünebiliriz. Ama bunlar, okuyucunun psikolojik okuma yeteneğine bağladır ve tahminden öte bir anlam ifade etmez. Aynı unsurları başka bir okuyucu başka bir şekilde yorumlayabilir. Fuminori Nakamura, bu yöntemle farklı yorumlara ulaştıracak doneleri ardı ardına sıralar. Dolayısıyla onun, farklı tipteki okuyuculara ulaşmak istediği söylenebilir.

Romandan çıkarılacak ilk husus; yankesiciliğin bir hastalık olduğudur. Bu hastalığa kapılanlar kurtulamamaktadırlar. Zaten zihin bir yerden sonra hırsızlığı da meşrulaştıracak fikirlere ulaşmaktadır. Bu şekilde zihin, vicdanını, suçluluk duygusunu bastırmaktadır. Örneğin yankesicinin arkadaşı şöyle demektedir: “Dünyada açlık çeken tek bir çocuk bile olduğu müddetçe, her türlü servet çalıntıdır.” Açlık çeken çocuklar nedeniyle mülk sahiplerinin hepsini hırsız ilan etmek, daha korkuncu, hırsızlığı meşrulaştırmak tartışmaya açık bir fikirdir. Doğruluğu veya yanlışlığı hiçbir zaman netleşmeyecek bir tartışmadır bu. Romancı bu şekilde ucu bucağı olmayan tartışma konularıyla da romanına canlılık katar. Okuyucunun olayları farklı bakış açılarıyla görmesini sağlar.

Demek ki yazar olaylara siyah-beyaz penceresinden bakmamamız gerektiğini vurgulamaktadır. Evet, hırsızlık kötüdür. Bunda tartışılacak bir yan yok. Fakat “Afrika’daki aç çocuklar” düşünüldüğünde sahip olunan mülkler de tartışma alanı içine girer. Üstelik hırsız, neden hırsız olmuştur? Bir çocuğu hırsızlığa iten toplumsal şartlar nelerdir? Peki bir de dini şartları düşünmek gerekir dersek, sonuç ne olacaktır? Nakamura toplumsal şartları göstermek ister, hırsızlığa zorlanan çocuk üzerinden. Çocuğun babası belli değildir. Annesi, dostuyla yasak bir ilişki yaşar. Çocuk, anne tarafından hırsızlığa zorlanır. Sık sık da annesinin sevgilisinden dayak yer. Sonra da neden yankesici olmaması gerektiğini anlamaz. Oysa romanımızın kahramanı olan yankesici, hırsızlıktan uzak tutmaya çalışır onu. Ama bunu yapan kişi hırsız olduğu için çocuk üzerinde hiç de etkili olmaz.

Nakamura toplumsal şartları şu cümleyle anlatır: “Işığın gözünü almasını engelleyemiyorsan, yapacak en iyi şey ters yönde ilerlemektir.” Kurallar, ışıktır. Onlar gözünü alıyorsa, onların gözünü, yani hayatını rahatsız etmesini engelleyemiyorsan, kuraldışı hareket etmelisin. Diğer ifadeyle, namuslu bir şekilde para kazanmak mümkün olmaktan çıkarılmışsa, hırsızlık yapacaksın.

Olaylar hırsızın gözünden anlatılır. Roman boyunca birinci tekil anlatım tercih edilmiştir. Anlatıcı ayrıca olayları yaşayan kişidir. Bu noktada Nakamura’nın zayıflıklarından söz edebiliriz. Çünkü anlatımına tanık olduğumuz kişi hiç de hırsız gibi değildir. Sanki yazar, hırsızlık olaylarını başka birinden dinlemiş veya okuduklarından, izlediklerinden çıkarmıştır. Romanın bu noktaları film kareleri gibidir zaten ve çok inandırıcı değildir. Bütünün içinde zayıf kalan noktalardır, oralar. Fakat “kader”, “mülk” ve “hırsızlık”ın tartışıldığı sayfalar, sahicidir, daha doğrusu sancısı çekilmiş, çok düşünülmüş ve bir sonuca ulaşılmamış dedirten sayfalardır.

SORULAR YUMAĞI

Romanın kahramanı sebepsiz yere öldürülür. Çünkü onun öldürüldüğü noktada bir başka kişinin bir cesede ihtiyacı vardır. Kötü adam Kizaki, tam bir Makyavelist’tir. Hedefe ulaşmak için gereken her şeyin yapılmasını meşru görür. Güçlülerin zayıflar üzerinde her türlü tasarrufta bulunmaya haklarının olduğuna inanmaktadır. Bu yüzden hırsızlık, cinayet, zulüm güçlülerin doğal hakkıdır. Buna böyle inanmamak, sonucu değiştirmeyecektir Kizaki’ye göre.

Kahramanımızı Kizaki öldürür ve o, can çekişirken, şöyle bir nutuk atar: “Eminim neden böyle olduğunu, neden öldürüldüğünü bile bilmiyorsundur. Hayat bir gizem… Dinle; sence ben neden karşına çıktım? Neden hayatının bir parçası oldum? Kadere inanır mısın? Kaderinin kontrolü bende miydi, yoksa kaderinde benim tarafımdan kontrol edilmek mi vardı? Ama sonunda ikisi de aynı paranın iki yüzü değil mi?”

Yazar bu felsefeye bütünüyle inanmamaktadır. Bu yüzden roman kahramanını öldürmez. O halen bıçaklandığı sokak arasında durmaktadır. Cebindeki bozuk parayı tutmaktadır. Eğer oradan birisi geçerse, bozuk parayı fırlatarak yardım isteyecektir. İstedi mi? Oradan biri geçti mi? Geçtiyse de yardım etti mi? Bilemiyoruz. Ama bu ihtimal de, hayatın ve kaderin bir parçasıdır yazara göre. Diğer ifadeyle iyilik mutlak olmadığı gibi, kötülük de mutlak değildir.

Ömer Yalçınova, Yeni Şafak Kitap Eki

İZDİHAM

İzdiham 39. sayı çıktı. “Benim içimde biri var. Ne ölüyor, ne sağ bırakıyor.” diyorsanız İzdiham’ı mutlaka okuyun.

İzdiham bu sayısıyla birlikte sinemadan müziğe, edebiyattan psikolojiye kadar birçok alanda farklı bir bakış açısıyla usta ve genç yazarları bir araya getiriyor.

İzdiham, sayıların peşinden değil iyi metinlerin peşinde koşmaya devam ediyor.
Dergimizin 39. Sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.

Yorumlar!

Bir Cevap Yazın